Kahve Muhabbeti

by Mart 15, 2008 4 yorum
Dedemin ne hasta halini ne de cenazesini gördüm.

10 yaşındaydım dedem öldüğünde. Sanırım o zamanlar ölümün ne demek olduğunu tam anlamıyla bilmiyordum. Neyse; konumuz ölüm değil zaten. Bu akşam annemle oturup, ablamın yaptığı kahvelerimizi içerken, dedemi konuştuk. Annem babasını özlemiş. Bende özlüyorum bazen...

Benim dedem, ben bildim bileli göremezdi. Göz tansiyonu denilen bir hastalık yüzünden görme yetisini kaybediyordu. Ben doğduğumda görüşünü tamamen kaybetmek üzereymiş. Asla tam olarak kör olmadı dedem. Hayata karanlık bir sisin arasıdan bakıyordu, görmeye çalışıyordu.

Dedemlerin; 2 katlı, bahçesinde gül,dut ve nar ağaçları olan bir evi vardı. Şehrin dışında. Şehir merkezine inmek için belli saatlerde seferleri olan otobüsler vardı. Kırmızı belediye otobüsleri... Dedem her sabah 9 otobüsüyle çarşıya iner, 15:30 otobüsüyle eve dönerdi. Hem de her gün... Elinde bastonu,başında o hiç çıkarmadığı "bu Ata'nın bize mirası" dediği şapkası... Her sabah bana çubuk kraker almak için çarşıya giden bu adamın görmediğine inanmıyordum. Nasıl oluyordu da tek başına çarşıya gidiyor, alışveriş yapıyor ve eve dönüyordu.

Göremeyen dedenize yaptığınız resmi göstermeye çalışmanın, ondan "çok güzel olmuş dedeciğim" cevabını aldığınızda, annenize koşup "anne anne bak dedem görüyor işte" diye bağırmanın ve görmesini yaptığınız resmin güzelliğine bağlayan dedenizin sizi "mucize resimlere" inandırmasının ne kadar iç burkucu bir anısının kaldığını anlatamam size...

Dakik adamdı benim dedem. Tam saatinde eve döner, kapıdan içeri girerdi. Şapkasını hep aynı askıya asardı, ayakkabılarını portmantonun hep aynı köşesine koyardı,ikinci rafa sağ köşeye... Sonradan öğrenmiştim; göremeyen insanların yaşam alanları, onlardan habersiz değişime uğratılmamalıydı. Yerde bıraktığınız oyuncak arabanız dedenizin tökezlemesine neden olabilirdi. Ya da hep açık duran bir kapıyı "evcilik oynuyorum" diyerek kapatmanız, kapıya çarpıp incinmesine...

Dedem etrafında olduğumuzu hep bilirdi. 5-6 yaşlarındayken boyum dedemin dizlerine kadar geliyordu ancak. Annem etrafta koşuşturarak dedemin yoluna çıkacağımızdan korkardı hep. Ama dedim ya dedem tam olarak göremiyor sayılmazdı. Hareketi ayrımsıyordu. Herhalde bizi "cüce karartılar" olarak görüyordu.:) Bir keresinde çarşıdan döndüğünde, anahtarıyla kapıyı açıp içeri girmiş ve portmantonun açık unutulan aynalı kapısında kendi yansımasını ayrımsamış. Tam olarak göremediği için yansımasını evde olan başka biri sanmış. Elinde ayakkabıları, önünde duran kişinin kendisine yol vermesini beklemiş. 1 dakika kadar sonra "önümden çekil de geçeyim" dediği kişinin cevap vermemesi ve o haraket ettikçe hareketlenmesinden, birinin aynalı kapıyı açık unuttuğunun farkına varmış, gülmeye başlamış. Gülerek salona geçmiş ve yaşadığı o 1-2 dakikayı kahkahalar içinde ev ahalisine anlatmış. :)

Ben hikayeyi ilk dinlediğimde çok üzülmüştüm. Gençliğimin verdiği budalalıkla, hikayeyi anlatıp gülenlere "dedemle dalga geçiyorlar" diye içten içe çok kızmıştım. Şimdi bende gülümsüyorum. :)

...

Dedem öldüğünden beri ilk kez geçtiğimiz Ocak ayında gittim o eve. Bizim evimizde yer olmadığı için, kutulara doldurulup oraya götürülmüş olan kitaplarımdan bazılarına ihtiyacım vardı. Kitaplarımın olduğu kutuları aynalı portmantonun yanına dizmişler. Kutuları açıp istediğim kitapları aramaya başlamadan önce durup kapıya baktım, dedemin anahtar sesini duydum bir an. Bekledim ama kimse girmedi içeri Aklıma sedef işlemeli bastonu geldi, etrafa bakındım ama göremedim, yerinde yoktu... Aynlı kapının ardında terlikleri duruyordu... Şapkası askıda değildi...

Hiçbir kutuyu açmadan hepsini teker teker arabaya taşıdım. Evi kitleyip bahçe kapısından çıkarken, bahçedeki tahta bank takıldı gözüme, eski güzelliği kalmamıştı, çürümüştü... Kutuların hepsi bagajdaydı ve arka koltuktan eski kitap kokusu geliyordu... Bir daha oraya dönmek için bir nedenim kalmamıştı.

mimi wonka

Developer

Cras justo odio, dapibus ac facilisis in, egestas eget quam. Curabitur blandit tempus porttitor. Vivamus sagittis lacus vel augue laoreet rutrum faucibus dolor auctor.

4 yorum:

Darkohl dedi ki...

Boyle seyler yazma lan. Duygusal insanlariz biz aglariz hemen. Benim dedelerim de sadece fotograflarda malesef..

Cem dedi ki...

benim yapacağım yorumu üstte bulunan dünya güzeli yapmış zaten.. eh bu da açıklıyor zaten neden benim ruhum olduğunu..

ben de dedemi sadece fotoğraflarda hatırlarım.. o görebiliyordu ama ayağından sakattı, sekerek yürürdü.. yani yürürmüş.. hatırlamıyorum aslında onu hiç.. sadece fotoğrafta gördüğüm, kucağında oturduğum günü anımsıyormuşum gibi geliyor.. belkide fotoğraftan.. bilemiyorum.. ama tüm 'kılıçlılar' gibi köyde sevilen bir insanmış.. hislendim öyle..

Dreamtime dedi ki...

Benim dedelerim sağ.Biri adana da.Diğeri de burda.Her hafta yanına geliyorum istanbuldaki dedemin.İyi insandır bazı ters davranışları olsa da.
Ben annenemi özlüyorum.Ben 14-15 yaşlarındayken vefat etti.Kendisi dünya tatlısı ve bir o kadar düşünceli bir kişiydi.Annemden daha fazla severim onu(hoş anne sevgisi içimde ne derece var onu da bilmiyorum) O benim herşeyimdi.Ben ne istersem kadın kesinlikle alırdı.Ama o gün ama bir ay sonra kesinlikle ya alır ya da parasını bana verirdi sen kendin al diye.Yediği şey ne kadar küçük olursa olsun bir lokma da olsa tattırırdı paylaşırdı insanlarla.Keşke uyaşasaydı şu an bambaşka ben olurdum kimbilir .Bu yazıyı okuyunca aklıma anneannem geldi .Hüzünlendim :/

La Santa Roja dedi ki...

ben bi dedemi 8 yaşında, öbürünü geçen yıl kaybettim. gene de bu yaşa kadar dedeli olduğuma şükretmeli sanırım. insan büyüdükçe çevresindeki ölümler de artıyor...