28 Temmuz 2016
Kırlangıç Sorunu
28 Mayıs 2010
Uzun Bir Yazı.
Boynumdaki arıyı avuçlayıp yere attıktan sonra anneme seslendim, gelip dışarıya atsın diye.
- Aaaa nerden gelmiş o? İyi ki gördüm kızııım.
- (iç ses: ne demek nereden gelmiş, ormanın ortasında yaşıyoruz be!) Hıı hıı... Yerde dolanıyordu öyle, kovanına geç kalmış salak.
Bal arısı gibi yararlı bir hayvanın minik iğnesinden çıkan bir damladan daha az zehirciği bazı insanların solunumunun durmasına neden olabiliyor. Eğer gerekli önlemi önceden almamış veya yaşadığı ülkenin sağlık hizmeti verme anlayışı gelişmemişse, arı gibi şirin bir hayvanın katline uğrayabilir sağlıklı bir insan ve ölmesi sadece 5 dakika sürer, tabi boynundan sokarsa 2 dakikaya düşer bu zaman. Arıların insan öldürmek gibi bir amaçları olduğunu düşünmüyorum ama hepsinin uçan katiller olarak adlandırıldığının farkındayım ailemdeki çoğu insan tarafından. Ben seviyorum onları.
Yıllar geçtikçe daha iyi yalan söylüyor insan karşısındakilere. Büyüdükçe zekâ gelişmiyor tabi sadece deneyim kazanıyor zihnimiz. Bu da bir çeşit erdemlilik sayılmalı aslında.
.
10 gün önce öğrenci işlerine mail attım. Mezuniyete katılmamak gibi bir hakkım olduğunu ama bu organizasyonda bulunmak için başka bir şansım olamayacağını bildiren güzel ve dolgun bir başka elektronik mektup geldi cevap olarak. Aileme isterlerse bensiz de gidebileceklerini söyleme fikri, 24 yaşına gelmiş bir bireyin artık ailesi tarafından şiddete maruz bırakılamayacağı fikrini altüst edebilecek bir tepkiyle karşılanırdı. Sessizim o yüzden. Ablam benzeri bir olaya daha önceden katılmış olduğu için, şu günlerde gelip " eee nerede davetiyeler?" şeklinde bir soru yöneltebilir belki. Ama işi-gücü olan insanlar sürüsüne katıldığından beri, ilk kez tanıştığı insanlarla yemek yiyip iş muhabbetleri yapmakla, Fransız ve İngiliz gibi medeniyet kavramından nasibini almamış tiplere modern çağın bir numaralı konularından biri olan çocuk psikolojisiyle ilgili sunumlar yapıp iş anlaşmaları bağlamakla ve bağladığı bu anlaşmaların bilime katkı olduğunu söyleyip kendini kandırmakla meşgulken, yanı başındaki en iyi arkadaşının mezuniyetini bir kalemde silip attığının farkındalığını yaşamaktan fersahlarca uzak olduğunu düşünüyorum. İşimi de gelmiyor değil. Sadece, insanlar hakkında eksik gedik ne bulursam dile getirmeyi sever oldum son zamanlarda.
.
Selvi bir sürü kitap yolladı. Sonuncusunu bitirmek üzereyim, özellikle sona bırakmamı istediği kitabın bitmesine 120 sayfa falan kaldı. Kitabın adı Kinyas ve Kayra. Hakan Günday’ın ilk romanıymış. Henüz Kinyas’ın sonunu okumaya başlamadım ama Kayra olanı sayfaların içine dalıp öldüreli çok oldu. Hatta son bölümde geri dönüp ellerimle boğup attığım okyanusun kalbinden çıkardım Kayra’yı ve izin verdim yazılan sonuna kadar emeklemesine. Sonra odasına girip siyaha boyattığı pencere camlarını kırdım. Her parçasını özenle sapladım vücuduna. Ne kan aktı ne gözyaşı, çığlık da atmadı zaten, hiç zorluk çıkarmadı.
Kinyas’ın sonunu okuyacağım bu yazı bittikten sonra. Tahmin ediyorum ki onu da gidip öldürmeme gerek kalmayacak ve suyun yolunu bulması gibi o kendi yolunu benim hissettiğim şekilde bulacak, beni bir yükten kurtaracak.
.
Kocaeli kitap fuarı Tüyap’ın değil de Kocaeli B.Belediyesi’nin üstlendiği bir organizasyonmuş. Öğrendiğim kadarıyla Tüyap’ın teklifini geri çeviren K.B.B. “biz kendi fuarımızı kendimiz yaparız kardeşiiim!” demiş. Ablama göre bu gereksiz bir sorumluluk alma hareketiymiş, çünkü eğer kitap fuarını Tüyap organize etse her şey daha güzel olurmuş.
Ben aradaki farkı anlayamadım nedense. Bursa’daki veya İstanbul’daki fuarlardan çok çok farklı veya olmamış dedirten bir şey yoktu bence. 17 yaşına girecek olan en küçük kardeşim bu fikrime; abla sen sadece kitaplara bakıyorsun biraz da etrafındaki yapılanmaya baksan anlarsın aralarındaki farkı, dedi. Haklısın tabi deyip standlardaki görevlileri deli etme işime geri döndüm daha fazla üstelemeyip, algılayamadığım bir şey için diretmek umursamazlığıma ihanet olurdu en nihayetinde.
- İyi güler hanımefendi nasıl yardımcı olabilirim.
- Selam. Sunay Akın’ın Ayçöreği ve Denizyıldızı kitabı var mı?
- O daha çıkmadı.
- 2001’de basılmıştı diye biliyorum ben.
- Hayır demek istediğim tükendi ve yeniden basılıyor.
- Kesin mi peki?
- Ne kesin mi?
- Basılıyor yani, emin siniz?
- Eheheh evet hanımefendi. İnternetten takip edebilirsiniz. Bu sefer bitmeden alın ama.
- Bende var zaten. Tekrar almayı düşünmüyorum.
- Pardon.
- Size de iyi günler.
Fuardayken ablamın hatrı için onların standında dikilip kitaplarını tanıttım. Gazetecilik kimliğimin laf ebeliği bölümünde yazan talimatlara göre davranıp yeri geldiğinde en iyi halkla ilişkiler uzmanı olabiliyordum ne de olsa, bari bir işe yarasındı bu özelliğim ve yardımım dokunsundu ablama ve psikiyatr patronuna. Çünkü onlardı bu ülkenin geleceklerinin zihin sağlığını emanet ettiğimiz insanlar ve büyük işler başaracaklardı her alanda ilerlemeyi hedef edinmiş bu ülkenin azimli insanları olarak. Ayrıca bedavadan mükellef bir yemek ısmarlayacaklardı.
Bıdı bıdı psikoloji merkezi başlığını taşıyan zekâ geliştirici, öğrenme bozukluğu, dikkat eksikliği giderme egzersizleri olan ve hafıza becerisini geliştiren yani daha başka bir çocuğu çocuk yapan umursamazlığına ait ne varsa hepsinin tedavisinde yardımcı olacak bu kitaptan hatrı sayılır ölçüde satıp bir de mekânın reklamını yaptım, yanımdaki diğer 4 kişiyle birlikte.
Akşama doğru satış yaptığım kişilerden birinin çocuk sahibi olmaması bir yana henüz evli dahi olmayışı “eee peki bu adam neden aldı bu kitabı?” muhabbetinin dönmesine neden oldu diğerlerinin arasında. Haklı olarak merak ediyorlardı ve salak da değiliz diyorlardı içlerinden. Dedim ya; zaten insan kendini kandırır en çok. Sen ben onlar…
- Hmm ne anlatıyor bu kitap?
- Bir şey anlatmıyor. Anlatma kaygısı yok zaten, her şeyi biliyor size sadece uygulamak kalıyor. İçinde bulmacavari alıştırmalar var, çocuklar için.
- Benim çocuğum yok ama.
-Eşinize 10 yıl sonrasının hesabını yaptım diyerek duyarlı eş kozunuzu oynarsınız ki çok işe yarar bence.
- Ahahaha peki ben evli de değilim desem.
- Eee süpermiş işte. Daha iyi, kendiniz çözersiniz alıştırmaları. 7-16 yaş arası yazıyor üstünde ama bakmayın siz onlara. Sabah çözdüm bende, çok eğleniyor insan. Konularında uzmanlaşmış psikologlar tarafından özenle hazırlandı bu kitap, 1 yıl kadar üzerinde çalıştılar gece gündüz ki hepsi de tanıdığım insanlardır. Sizi temin ederim ki bırakın çocuk psikolojisinden anlamayı hiç biri asla bir çocuk gibi düşünemez bile. O yüzden bu kitaptaki her şey çocuk olmayan herkes için bir nevi ego tatmini sayılır. Üniversitede okurken neden lisedeki sınavlara bu kadar çalışıp zaman harcamışım ki yahu diye hayıflanan çok zeki insanlar için basıldı aslında. Büyüdükleri zaman çocukluklarına dönüp baktıklarında aynı gereksiz sonuca varabilsinler diye.
- Siz de psikolog musunuz, hatta bu kitabı hazırlayanlardan biri olabilir misiniz?
- Hayır, değilim ama merak etmeyin aynı şekilde işe yaramayan bir başka meslek kolu için eğitildim bende. Belli bir kültürel seviyeye ve aşağılık kompleksli egosal mekanizmaya sahibim.
- Eheh… Peki, alıyorum o zaman. 10 yıl sonraya yatırım olur.
- Ahahaha peki. Buyurun.
- İyi akşamlar.
- Güle güle…
Parayı kasa yerine kullandığımız bir kutucuk dahi olmadığı için gelenlere ikram ettiğimiz süslü çikolata kâsesinin altına sıkıştırdım. Mühendis beyin elime sıkıştırmayı ihmal etmediği afili kartını da içtiğimiz çayların pörsümüş poşet çöplerinin yanına savurdum. Kaliteli bir karttı, havayı keskin bir çizgiyle kendinden emin bir şekilde yarıp ulaştı çöplerin arasına.
Gerçekten o kitabı çözmeye muhtaç birinin çığlıklarını görmüş ve uzun zamandır tanımadığım biriyle kurabildiğim en uzun muhabbeti yapmıştım karşımdakiyle. Evrende çoğu insanın farklı şekillerde inandığı sevap işleme olgusunu gerçekleştirmiş sayılıyor olmalıydım.
- Skorboarda işlensin lütfen.
…diye seslendim kafamı kaldırıp. Tek gördüğüm şey interteksin metal boruları ve havalandırma zımbırtılarıyla dolu tavanıydı.
.
Bu sene Roland Garros’da tanıdığım biri mücadele ediyordu. İlk turda elendi gerçi ama yine de sayesinde 5 saate yakın televizyon karşısında oturdum hiç kalkmadan. Maç bittikten sonra zapping yaptım uzun süre ve reklamları izleyip çizgi filmlere göz attım. Hala, en basit şekliyle güzel diye nitelendirilemeyecek reklamlar çekiliyor olmasını, çizgi filmlerdeki hayal gücü kullanımının yerini yozlaşmış kavramları empoze etme çabasına bırakışında saklı olduğunu açıkladım babama. O da kafasını gazetesinden kaldırmaya gerek görmeden kuru bir “evet” diyerek “haklısın kızım” dedi.
Geçtiğimiz yıl hissetmeye başladığım bıkkınlık ve yorgunluğa, okul ve iş gibi, duyulduğunda herkeste aynı çağrışımı yapan olgular nedeniyle kapılmış olabileceğimi ve bu durumun geçici bir süreç olduğunu, herkesin benzer dönemlerde benzer hislerle yoğrulduğunu söylüyordum kendime. Her şeye biraz ara vermek, hiçbir şey yapmama lüksümü kullanmak bu sorunun çözümü olacaktı. Muhabbetin başında da söylediğim gibi, yıllar geçtikçe daha iyi yalan söylüyor insan karşısındakilere ve eğer aynaya bakıyorsanız söyledikleriniz yaratıcılar için yazılan ilahiler gibi gelir kulaklarınıza.
Kendime bir amaç edinmenin hevesindeyim şu günlerde. Ne olacağını keşfettiğim zaman öğrenirsin. Heyecanlıyım aslında, hayatında ilk kez lunaparka gidecek veya piknik yapmayı öğrenecek bir velet kadar. Pikniklerden haz etmeyip lunaparklardan çekiniyor olmam büyüdükçe yakalandığım bir hastalığın belirtileri ama her gün yeni bir şeyin var olmaya başladığı yer kürede, hayatıyla ilgili basit bir karar verme aşamasında olan basit bir insan gibi bu hakkı buluyorum kendimde. Heyecanlanmalıyım.
Nimet saydığım interneti kullanıyorum sık sık. Açıyorum sözlükten rastgele bir sayfa, en baştaki kelime… Yazıyorum aziz gugıla, ara beybi kendimi bugün şanslı hissetmiyorum ama sana yalan söylemek hiç zor değil, diyorum.
Karşıma henüz amaç edinebileceğim bir şey çıkmadı. Sahip olduğun kulp bulma potansiyeli damarlarındaki asil kanla alakalı değil ki zaten damarlarındaki kan da herkesinkinden çok çok farklı değil, diyor sol omzumda oturup kulağımdaki metal küpenin yansımasında elindeki yabayla dişlerini karıştıran varlık.
Geldiğin çizgi film karesine geri dön ufaklık diyorum, hemen küsüp yok oluyor.
.
Şu dünyada âşık olduğum tek şey kitaplarım diyebilmiş saf bir insandım zamanında. Tabi ki her aşk gibi benim aşkımda zamanla sönükleşti, yeni şeyler istedikçe aynı kalmaya devam etti bazı şeyler, değişimlerse yetmedi bana. Hala seviyorum kitaplarımı ve okumam için bekleyen diğer tüm kitapları ama eskisi gibi değiliz. Onlar benim bakışlarımı beğenmemeye başladı bende çok üzerlerine gittim, genelgeçer saçmalıklarsınız hepiniz en aykırınız bile aynı hatalara düşüp yok ediyor kendini diyerek üzdüm onları. Yine de birbirine alışmış evli çiftler gibi iyiyiz, işte.
Filmlerle kırıştırıyorum sık sık. Afişlerini toplayı elektronik kafa kâğıdı hesabımda albümleştirdim hatta. Geçerken bakıp beğendiklerini izlemek için not alanlar vardır diye düşünmek hoşuma gidiyor.
Normal bir insanın parmak sayısını çok çok geçti son zamanlarda izlediğim filmlerin sayısı. Bunun nedeni Mart-Nisan arası katıldığım festivaller biraz da. Gerçi ülkeme festival kapsamında gelen çoğu filmi önceden izlemiş olmam pek de hoş bir şey değildi belki ama ne zaman bunu düşünsem aklımda şu cümle belirdi. “rendez á césar ce qui appartient á césar, et á dieu ce qui appartient á dieu” ne alakası var bilmiyorum ama nedense Latincesini de öğrenesim var. Farklı bir hak hukuk anlayışım var evet.
Bir başka zaman uzun uzun anlatacağım yine filmleri, zamanı hakkında pek bir fikrim yok ama ben olmasam da Selvi buralarda olur zaten, onun yazdığı yazılarda rastlarsınız diye düşünüyorum bahsettiğim filmlerin hangileri olduğuna. Nasılsa ikimizi de aynı insanlar takip ediyor diye geçiriyorum içimden hep, böyle olduğuna emin olamasam bile.
Biraz da müzik deyip Kinyas’a döneceğim, sanki bir acelesi varmış gibi beni beklediğini düşünüyorum.
Belgesel günlüğünü takip edemiyorum hatta sanırım şu günlerde İstanbul’da TRT’nin belgesel gösterimleri olmalı. İzlenilesi bir organizasyon aslında. Neyse… Dilimize “Yuva” olarak çevrilen “Home” belgeselinin müziklerinde imzası bulunan bir adam Armand Amar. Ben film müziklerinden aşinaydım kendisine ki bundan 3 yıl önceydi sanırım tanışmamız. Son 3 haftadır eski zevklerime geri dönme çabasıyla veya dinleyecek yeni bir şeyi olmayan insanların arşivlerine sarılma içgüdüleriyle olsa gerek deli gibi eski tınıları dolduruyorum kafamın içine. Bunları yazarken Génerique fin çalıyor 30. tekrar olmuştur abartmıyorum.
Yeni çıkan albümlerden veya videolardan haberim yok, beni haberdar edebilecek çoğu insanla görüşemiyorum artık. Benim işim yok ama onların vardır deyip seslenmek geçiyorsa da içimden unutmak için bekliyorum, birilerini rahatsız edecekmişim hissiyatından hala neden kurtulamadığımı bilemiyorum, geri kalan hiçbir davranışıma uymayan bir ayrıntı bu. Çocukluktan kalma bir alışkanlık sanırım. Anneme veya babama bir şey sormak için uğraşıyor oldukları işin bitmesini beklemem gerektiği öğretilmişti çünkü bana. Ve babam gazetesini bitirene, annem de her ne yapıyorsa bırakıp salona gelene kadar gidemezdim yanlarına.
- İnsanlar başka bir şeyle meşgulken senin sorduğun sorulara zaten gerekli cevapları veremezler, işlerinin bitmesini bekle olur mu kızım?
- Olur anne.
Bu günlerde unutmamaya karar verdiğim tek şey yaklaşan Tiersen konseri. Orada olacağım, mesaj atıp yerini söyleyenlerin yanına uğrayabilirim belki, söz vermiyorum. Şu çok ünlü rock festivaline ise gitmeyeceğim. Son ana kadar evin içinde “hadi gidelim, tamam para işini hallederiz kimlere gidelim vs vs..” şeklinde konuşmalar dolanıyordu. Ben kardeşlerimden 1 ay önce vazgeçtim konser işinden, çünkü “bak bu adamalar ölecekler son konserleri bunlar ilerde tarihe geçecek bak bu festival” deseler bile o kadar parayı onca insanın arasında sıkılıp delirecek raddeye gelmek için, bile bile vermem, veremem. Yaşayan efsaneler… Müthiş sahne şovları… Gaza gelip eğlenmek gibi bir özelliğim zaten hiç olmadı ve ihtiyacım olduğunu da düşünmüyorum. Bedavaya olsa giderim tabi o ayrı konu ki girdiğim bedava konserlerde tanımadığım insanları dinlemişliğim de var.
Sonuç şu ki para önemli bir şey ve eğer ülkemdeki bazı ailelerin aylık mutfak masrafından daha fazla olan bir parayı birilerine vereceksem sırf eğlenmek amacıyla, bu gerçekten dinlemekten vazgeçemediğim ve beni gerçek manada etkileyebilmiş olan bir müziği icra eden insanlar için olmalı. En basiti, en azından 3-5 albümünü almış olmalıyım konserine gideceğim adamın. Sevgili Yann Tiersen sahip olduğum albümleri ve dvdleri göz önüne alacak olursak işte tam da bu adamlardan biridir. Biletleri ne kadar olursa olsun kalabalık içinde sadece ikimizin olacağı bu konsere uçarak gideceğim.
Bitirmeden önce söylemek istediğim bir şey daha var ama daha fazla uzatmamak için kısaca söylemek istiyorum. Lütfen insanlar, Morrissey’in kıymetini bilin. Bu kadar.
Gidip şu insan müsveddesi Kayra’nın ekürisi saydığı Kinyas’ın sonunu okuyacağım.
Yaşıyorum hala ve etrafta dolanmaktayım en Huckleberry Finn tavırlarımla.
10 Aralık 2009

Bazen elinize dvd kutularını alıp izlemek istediğiniz filmi seçmeye çalışırken fark edersiniz ki görmek istediğiniz kişiler, ortak olmak istediğiniz sorunlar, derin derin iç çektiren romans o kutuların hiç birinde değildir. Durup artık sayısını bilmediğiniz ve bir kitap gibi dizdiğiniz kutulara ve yuvarlak plastik dağınıza bakarsınız. Kült filmler, başkaları tarafından 100 yılın en iyi aşk hikayeleri seçilen ve gerçekten sizin de çok sevdiğiniz eserler. Yok, izlemek istediğiniz film orada değil. Bilgisayarınıza koşup acaba gözümden kaçan bir şeyler kalmış mı diye dosyalarınızı altüst edersiniz. Hali hazırda inmekte olan bilim kurgu ve avrupa filmlerine bakarsınız ama ı ıh, izlerken sizi koltuktan fırlayıp amaçsızca yürümek için koridora yöneltecek hikaye orada yoktur.
04 Eylül 2008
13 Temmuz 2008
"neden böyle?" sorunu....
Her sene birilerine anlatmaya çalıştığım ama "elden ne gelir, sen kitap yollamaya devam et" cevabıyla karşı karşıya kaldığım konulardan biridir, doğu illerindeki genç arkadaşların "neden böyle?" sorunu. Sadece sınavların olduğu zamanlarda değil genel olarak içimize oturan bir konu aslında bu. (hadi ordan sosyal kimliğini ortaya çıkarıp aferin lan Mimi dedirtmeye çalışıyorsun bize diyenlerin canı sağolsun)
Oturduğumuz yerden ahkam kesmek hepimize kolay gelir zaten, sizlerde haklısınız.
İzin almadan(pardon istemeden oldu:p) bağlantı olarak eklediğim şu yazıya bir bakın derim, bu konuda şu ana kadar fikir yürütmemiş insanlar olduğunu düşünüyorum ve bence haklıyım sevgili okur. Ama bu bir duyarsızlık sayılamıyor maalesef bizim toplumumuzda, benmerkezci yaşayışa sahip bir toplumuz çünkü. Ve nedense bizim yerimize de sesini çıkaran ve birşeyleri değiştirmeye çalışan insanların olduğu gibi bir gaflet duygusuna kapılmış durumdayız. Çok acınası bir düşünce şekli, dimi lan!?
Basın/Yayın işinin içinde olan (hadi daha mezun olmadım ama en azından kıyısından köşesinden yakalmış bulunuyorum) bir Mimi kişisi olarak, bu konuyla " neden" yeteri kadar ilgilenilmediğinin bal gibi farkındayım. Sadece benim farkında olmam bu ilgisizliği önlemeye yetmiyor tabi ki (i'm no superman metaforu) Demiyorum ki hemen bir dernek kuralım yardım yaparken arada yataklıkda yapalım. Bu tür lokal faaliyet olaylarının çoğuna güvenmeyen biri olarak o tür bir öneri ile asla kimsenin karşısına gitmem zaten. Sadece birilerinin "daha" haberi olmasını sağlamak gerekiyor.
Yani bir çeşit bilgi paylaşımı. Yani düşünmek için bile dürtülmeye ihtiyaç duyan toplumum insanlarını superpoke'lama olayı. Yani azizim, farklı insanlarla aynı ortamları tüketme aktivitesi içindeyken, sadece "nbr lan hacı durumlar nasıl" "yaa demi abi feci bişeydi manyak güldük bizde ahahaha" muhabbetleri yapmamak lazım. Sanma ki yaş ilerleyip kemaale (bu şapkalı a işini kaldırmayacaktı tdk) erme devrelerine girince sözün kaale alınacak. Yok öyle bir şey, ciddi konulardan da bahsedebiliriz genç bünyeler olarak. Toplumumuza bakmamak lazım yani.
Konudan saptığımı hissederek aklımda sıralanan diğer cümleleri yazmamayı doğru buluyorum ve diyorum ki; al o prestiji.........................
24 Mayıs 2008
çorba yollayın bana!
yandan yemiş sportwoman'lığım kişiliğimi zapt eyledi ya, hani gibip insanların kafasına kafasına ace atma çabasına giriyordum son bir kaç haftadır. he işte; 3 saat halı çırpıcısı gibi görünen, materyali aluminium olan, 290gm'lık bir raketi sallayıp, sonra da 30dk.cık terli terli su içer gibi(ne alakaysa terli terli ikilemesinden sonra hep su içer gibi demek geliyo içimden) mini mini veletlerin oyununu izleyen ben insanı (ki an itibariyle bana insan demeye şahit lazım) bir güzel üşütmüş bulunuyor. hemde hava sıcaklığı 27 dereceykene!
3 gündür sürünüyorum ama çaktırmıyorum fazla. bir bilen ne demiş: kendine bi faydan yoksa bari etrafındakilere zararın dokunmasın! bunu söyleyen tolstoy falan olmalı çünkü bunu bir kişiden duymuştum sadece. neyse; konumuz benim ve ben hastayım!!
o değil daha dün doktorlara, özellikle cerrahlara, kızıp atıp tutarken "ilaç milaç içmem abicim, beynimizi konrtol ediyorlar, o renkli renkli göz alıcı ilaçlarıyla, bizi herşeye boyun eğen koyunlara çeviriyorlar bıdı bıdı bık bık tabi lan öyle, ben biliyorum vik vik vs vs..." şeklinde bir güzel şakıyordum blog sayfalarında, msn pencerelerinde, akşam yemeği masasında, tuvalet kuyruğunda, gece uykumda...
şimdi bu burun akıntısı, boğaz kuruluğu, öksürük tıksırık geçmezse gidip bir tane "daha" güzel turuncu turuncu ilaçcık içmek zorunda kalacağım, bedenime küfürler ede ede hemde... ıhlamur ve nane limon kokusu bile kusma sebebimken demli çayımla idare etmek zorundayım. (çay iyidir demlik demlik içilir!)
bana tavuk suyu çorba pişirip, şevkat göstereceğini söyleyen insan kişisi, gelip çorbacıya gidelim dediği zaman, tekme atmalıydım aslında bi taraflarına ama şükür ki "iki insan arasındaki en kısa mesafe bir doğru oluşturmuyor" du...
sonuç olarak hastayım, dökülüyorum ve bir sıcak çorba pişirenim yok :(
sevin beni :(
01 Mayıs 2008
Miskin Günler
Sabahtan beri ne yapacağını şaşırmış biri gibi evde dolanıyorum, aslında dolanıyorum da denemez, bu saate kadar mutfakta oturuyordum, annemin "yemek yapcam gidip salonda oturur musun" demesiyle salona geçtim şu an.
MySpace'den müzik dinliyorum, az önce Volkan Karaman adlı bir müzisyen eklemiş beni, kabul ettim ve onun parçalarını dinliyorum, tavsiye ederim çocuk iyi çalıyor azizim. Hele bir parça var ki; 1967, çok iyi icra edilmiş, pek bi beğendim, dönüp dönüp tekrar dinliyorum. Dur url şey ediim mirim, hemen: http://www.myspace.com/volcankaraman
Malum zamanlardan mıdır ne, bu aralar feci acıkıyorum, gecenin bir yarısı ton balıklı sandviç çeker mi insanın canı yaw, bu ne pis boğazlılıktır(?) Şimdi de oturmuş yoğurtlu ıspanak yiyorum, zeytinyağlı böyle soğuk soğuk, mis gibi... Aklıma Barış Manço yememiz gerektiğini söylüyor diye ıspanak yemeye başladığım zamanlar geliyor. Salak çocukluk zamanlarımdan kalma, özlemle andığım yegane şeylerden birisidir Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk... Hey gidi deyip kendimi çok yaşlı hissediyorum bazen, tiksiniyorum böyle anlardan, oturup "bizim çocukluğumuzda..." ile başlayan kof cümleler kurmak geliyor içimden. Sonra bakıyorum, istesem o şekil bir insan olabilirim. Ama yok, kalsın, demeliyim, henüz erken...
Annem şu an arka odanın camından bir velete "yavrucum kediden ne istiyorsun, neden kovalıyorsun" şeklinde uyarı yapıyor. Ben asla camı açıp birilerine özelliklede küçük çocklara "hişt hoop alo ne yapıyorsun" şeklinde uyarı yapamam. Benlik değil yaw, ne bileyim. Kendi yaşıtlarımla laf yarıştırırım hatta benden büyüklerle de o şekil konuşmalar yaparım ama iş çocuklara gelince çekiniyorum, hakkaten çok saçma ama öyle, el kadar bebelerden tırsıyorum lan, şimdi fark ettim...
Ya bak takıldım şimdi acep neden çekiniyorum veletlere bık bık yapmaktan. İlginç ehehehe :D
Kahve içcem ben, bi de şu Volkan Beyin profili karıştırcam, baya beğendim yaw...
27 Nisan 2008
25 Nisan 2008
Gölcük'te de kara çarşaflı birini gördüm ya yıllar sonra... Kötü zamanlardayız azizim, kötü..."
Şimdi bu girişi okuduktan sonra hiçbirinizin beni din karşıtı falan sanmayacağını biliyorum. Zaten din denilen olgunun görünüşle alakalı olmadığını düşündüğümü çoğunuz biliyor veya tahmin ediyorsunuzdur. Şimdi karşımda oturuyor olsan, bu "görünüşle inanışın farkı" fikrimi de araya sıkıştırıp anlatırdım, ama başlarsam aklımdakiler gider veya biçimlenişleri değişir diye bir tedirginlik var beynimde.
Yani demek istediğim o kadar sığ fikirli insanlar olmadığımızın bilincindeyiz hepimiz. Ama yine de açıklama isteği belirdi içimde. Sanırım karşılıklı oturup konuşurken, anlattığım şeylerin destekçisi olan mimik ve ses tonumu bu blog sayfasında belli edemememin verdiği bir "doğru anlaşılamama korkusu" içerisindeyim.
Bu da farklı bir "kişinin kendini garipsemesi" olayı aslında. Başka bir zaman değinirim belki bu konuya da. Daha fazla sapma yaşamadan anlatmak istediğim şeye dönmeliyim.
Dinlerle aramın pek iyi olduğu söylenemez. Ne ilahi olanlara ne de uydurma olanlara aram vardır. Ama bunun yanında, gökten yeryüzüne tesadüfen düşen bir tuğla parçası ile kurulan uygarlık masalıyla, "biz organizmaydık, suda şıp şıp yaşıyorduk, sonra teoride pratikte karaya çıktık, bi evrildik bi evrildik sormayın, önce maymun, sonra insan olduk, özde öküz kaldık vs vs..." masalına da inanmıyorum.(yazının tam burasında bir parantez arası istiyorum mirim, bir ara açıklama daha yapayım da "zekilikten gözleri parlayan, iyi geviş getiren" insancıklar gelip; "daha evrim teorisini bilmiyorsun-uz *saygı -uz'u* gelmiş burda ahkam kesiyorsun-uz" demesin. Evrim teorisini biliyorum efenim, karşı tezleriyle birlikte falan oturup araştırmasını yapmış bir "boş zamanı çok" insanım. Evrim teorisi varyasyon açıklamasını yapmayı beceremediği sürece, benim tarafımdan kendi bilgilerim doğrulutusunda "hey hepisi salakça adamım" lakayıtlığındaki cümlelerin önemi kadar değer taşıyacaktır.) Bu inanışlarla aram açılalı bi 6-7 yıl olmuştur sanırım. Samimi olmak gerekirse, bu tür önemli konularla ilgili fikirlerim oluşalı 6-7 yıl olmuştur demem daha doğru olacaktır. Öncesinde birşeye inanıyor değil inandırılıyor olduğuma kanaat getirmiş biriyim. Yani bilim veya dogma sistemleri, kendimi bilmeye başladığım anlardan itibaren bana samimi gelmeyen şeylerdir. İnandırıcı olup olmadıklarını tartışma konusu yapmaya bile değer görmemem. Gidip birilerine "bu böyle şu şöyle" de demem.
Dinsel bir inanacım yok mu peki? Yok demem çok ukalalık olur ama bana "inanacaksın" denilen herşeye inanmadığımı belirtmem lazım. İnancım kendi kurallarımdan oluşuyor sanırım, "bana inanın, guru olayım, tarikat kurayım" diye bir atraksiyonum yok tabi ki de. (ama olabilir de lan,neden olmasındır, paşa gönlüme bağlı...)
Dediğim gibi inaçlı olmak bize inanmamız söylenen şeylere inanmak olmamalı. Yani kara çarşaf giyip "ben, bana kural olarak öğretilen şeylere uyuyorum" demek olmamalı bu. Ya da "bilimin bana öngördüğü gerçekliği kabul ediyorum" demek, özgür irade sahibi olmak anlamına gelmemeli. Demem o ki hacı; birşeyleri, kayıtsızlıkla boyun eğip kabul etmek ne bilimin ne de mutlak ilimin savunduğu düşüncelere uyuyor, değil mi? Aslında cevabın pek de umrumda olmaz, bunu da belirtmeliyim ve bu yazıyı yazma nedenim sadece yazma eylemini gerçekleştirmeyi seven bir insan olmamadan kaynaklanıyor, onu da bil.
Şimdi; girişteki cümleleri sarf ettiğim zaman, bana çevrilen gözlerin, o sözleri söyleyen kişi ben olduğum için ağızlarını açıp birşey diyememelerinden dolayı duyduğu büyük kinin nedeni, bilimin açık fikirliliğine ve dinin de hoşgörülülüğüne bir ithaftı sanırım. Benim açımdan sadece an itibariyle piçlik yapmaktı. Ayrıca aynı cümleleri abla dediğim kişinin yanında sarf ettiğim zaman aldığım cevabın "sanane" olması da bana bir hediye niteliğindeyi.
Sonracığıma; oturup kırmızı şarap yudumlarken dinlediğim La Noyee'nin high volume seçeneğini, akşam ezanı okunduğu için bir saygı göstergesi olarak mute konumuna getirmem beni çok pis bir ateist yapıyor sanırım, hatta kendini bir bilenin olarak gören birinin söylediğine göre tam cehennemlikmişim. (Teşekkür ettim,yolu tarif et de kaybolmayayım dedim, çok kızdı.)
Sonuç olarak yaşadığım toplumda her türden; kandırılmış ve kanmış insanların olması beni hiç de rahatsız etmiyor aslında. Toplumsallık olayına kafayı takıp dünyayı değiştirelim diyen biri olmadım hiç, o girişteki cümleleri sırf, politik ve sosyolojik açıdan gergin olan yurdum insanlarına piçlik yapmak amacıyla kurmuştum.
Kalkıp da bunu bir tartışma konusuna dönüştüren ve umursamazlığım karşısında çileden çıkıp öfke patlamaları yaşayan malum insanlardan özür dilemek istemem, bu cümlenin başını da sırf piçlik olsun diye ılımlı kurdum, gani gani kusuruma bakın, oh olsun size...
21 Nisan 2008
Beşiktaş-Üsküdar arası mavi düşler...
(kısa bir sessizlik...)
- karşımızda oturan şu hanım önce bir çığlık atar, herkes telaş içinde koşup denize bakardı,sonra biri şu gördüğün eski ama hala işe yaradığı iddia edilen can simitlerinden birini atardı sana ya da daha iyisi; kahraman olmak isteyen veya anlık bir refleks ile hareket edip suya atlayan biri ya da birileri, bir şekilde seni sudan çıkarırdı, sonuç olarak; insanlar motorlar durdurulduğu için gidecekleri yere geç kalmakla, sen de ıslandığınla kalırdın, hea bir de etraftaki genç kızlar intihara kalkıştığın için seni bir anda kört kobeyn yerine koyardı, feci sükse yapardın, genç erkek kişileri seni "salak" teyzeler "ah yavrum" abiler ve amcalar ise "ne derdi var kim bilir" kişisi olarak nitelendirirdi, sudan çıktığın zaman bir de tekme yerdin, tarafımca atılırdı,başka soru? istersen devam edebilirim...
(sırıtarak ufka bakan bir insan kişisi...)
...
-şimdi her şeyi bırakıp rakı şişesinde balık olmak vardı, şu maviliğe uzanıp akşam sefası koklamak...
-şişenin kapağını üzerimize kaparlardı!
-derdin ne Mimi!?
-karnım aç lan...
...
04 Nisan 2008
Diploması Olacak Adam (!)
-Gazeteci olmuş olacağız.
-Eee?
-Eee'si şu ki Mimiciğim, en azından toplu taşımacılığa para vermeyeceğiz.
-Sırf bu yüzden bu bölümde okuyorsun değil mi?
-Aslında başka nedenlerim de var, ama seni daha çok kızdırmak istemem.
-Öpüyorum.
-Görüyorum.
23 Şubat 2008
Sabah Kazaları
Sabahın köründe iş yapmamak lazım, bende geçen gün sabahın köründe nete girip bu dönemki dersimi seçeyim bari sonra unuturum dedim, sonuç olarak "hmm bu derse kim giriyor acaba?" demeden sırf "mesleğin uygulamasını da öğrenmek gerenk la" diyerekten seçtim dersi. 2 gün sonra ders programına bakıp hocanın kim olduğunu öğrenince de bir güzel patladı bir taraflarımda...
Sabah sabah yapılacak tek iş uyumaktır efenim, siz bakmayın sağlıklı yaşam zırvacılarına, bünyeyi saat 10'dan önce ayaklandırmamak gerenk-EEYORE....
22 Şubat 2008
Burnout Baby!!
Teşhirci biri olduğumu zaten biliyorsunuz, kafiyeli konuşup gereğinden fazla bağlaç kullanarak ayrıntılara dalmamın nedeni bir teşhirci olmam. Bununla gurur falan duymuyorum ama o potansiyele de sahibim. Bu çeşit bir farkındalık bazılarımız için zararlı olabilir belki, bilemiyorum. Ama ben hiçbir zaman karşıma geçip “bu bunun için böyle oldu yani bu böyleydi” diyen birinin lafını keserek ciddi ciddi “hayır adamım, aslında o dediğin öyle değildi” dememişimdir. Vicdanen hiç rahatsız olmadım, olmuyorum da. Farkında olmak bir şeyleri bilmek anlamına gelmiyor aslında. Yani Dünya Savaşları’nın nasıl çıktığını bilmekle neden çıktığının farkında olmak farklı şeylerdir, malumunuz.
Kafanızı karıştırarak Woody Allen tarzı prim yapma sevdasında değilim. Ama istersem yapabilirim. Ama bu sefer değil, şimdi değil…
Şu kafamıza kakılan gençlik gerekliliklerini düşünüyorum. Yani ölmeden önce okumanız, izlemeniz, yapmanız, etmeniz gereken şeyler listeleri bir yana, gençken yapılması gerekenler listesi var ve hepsini yapmak için zamanımız kısıtlı. Şimdi tam da burada - “kim demiş Mualla’ya vurulmuşum diye” şeklinde “kim yazmış o listeleri de bize akıl öğretiyormuş” diyerek gereksiz tepkilerde bulunmayacağım, çok manasız olur yaw- diye bir cümle kurmam ve Dünya Savaşları dediğim an da aklıma gelen silah fabrikalarını ve sadece bir sene o fabrikalara harcanan paranın 3. dünya ülkelerine hibe politikası ile ilgili düşüncelerimi yazmam lazım. Ama kendimi sandığım kişi değilim, kasmak boşuna… O yüzden ver yansın kavrulsun birileri bir şeyler duysun…
Neden bazı insanlar yapmamız gereken şeyler olduğunu düşünüp bize yol göstermeye çalışıyorlar anlamıyorum. Yani neden zamanını benim kesinlikle yapmam gereken şeyleri düşünüp kitap haline getirmekle uğraşıyorsun ki. Hadi diyeceğim ki sadece kar amaçlı bir şey bu ya da yaşadıklarına gereğinden fazla anlam katan birinin dünyaya haykırma isteği.
Yani demek istediğim konuya giriş yaptığım şu “ölmeden önce…” kitapları bir yana, nedir bu; “bir şeyler oluyor ve ölüyor gençler, bunun farkına varın ne olur” felsefesi. Farkındayım bende yapıyorum bunu. Ama neden “17 yaşında olmak vardı be kuzum” gibi bir cümle ağzımdan çıkıyor ve ben o anda bunu söylediğime pişman olmuşken susmak yerine o genç bedene saçma sapan bir “ahh genç olmak” konulu konferans veriyorum ki? Erken bunama kıvamında erken yaşlanma belirtileri belki de bilemeyeceğim. Ya da “gençken yapmanız gerekenler” listesindeki çoğu şeyi yapmamış ve yapmaya da niyeti olmayan (ya da seni mi kandıracağım sevgili okuyucu) yapmaya üşenen biri olarak, ben sıramı savdım biyolojik olarak olmasa da psikolojik olarak yaşlandım, ruhumu ihtiyarlaştırdım demeyi seçiyorum. Ben de kendimi pek bi b.k sanıyorum yaw!
Geçen Erdem’e “benim egom yok diyerek egomu tatmin ediyorum” demiştim, şimdi tirink etti ego insan demek. Ve insan deyince herkesin aklına ilk gelen şey “ben” demek. Nasıl eğleniyorum şu an anlatamam. Diyeceğimi de unutacağım nerdeyse, hatta bazı kısımları egoma teslim oldu bile…
Yani demek istediğim…
Sadece merak ediyorum…
Neden hayatı; şurasından burasından şu şekilde bu şekilde bir şekilde, tutun çekiştirin yamultun tepetaklak edin savurun, koşun yakalayın sallayın döndürün çalkalayın durultun, fondip yapın kusun küllerinden tekrar Anka’yı doğurtun, kendinize uygun bir yer bulun yerleşin kök salmayın ama ait olun, bakın dinleyin bulun buldurun keşfedin mahvedin, yaşayın görün bilin ama asla tam olarak öğrenmeyin, diyorlar…
Yani; leave as fast as you came, no invitation, nowhere to go from here!!!
15 Şubat 2008
Dünya Edebiyatı Final Sınavı Sonucu
Bir kaç blog girdisi öncesinde anlatmıştım sana sevgili okuyucu, hani seçmeli dersim olan Dünya Edebiyatı final sınavında nasılda bir güzel patlamıştım,hatırlıyor musun? Hani olasılıklar dahilinde 4 naçizane maddde yazmıştım, daha da çoğaltabiliriz bunları demiştim.... İşte o kesin sıfır alırım dediğim sınavdan geçmişim ben!! Valla.. Hem de öyle 45-50 ile değil, bir güzel 85 alaraktan geçmişim...
Dönem boyu derse girmeyip,hocamın bıraktığı notları fotokopileri falan almayıp, final sabahı garip bir şekilde "yaparım herhalde" diye düşünmüş ve tam vaktinde girmiştim salona.
Zaten hoca soruyu dile getirdiği zaman yüzümdeki gülümsemeden anlamıştı hiçbir fikrim olmadığını.
"kendi kelimelerimizle yazacağız değil mi? kendimizce yani?" diye sorduğum zaman şöyle bir bakmış "Evet ama verdiğim hikayelerden anlatılanlarla da örnekleyin yani" diye birşey söylemişti sanırım, ben "verdiğim hikayeler" dediği an da kendimle dalga geçer ve azıcıkta sorumsuzluğumdan pişman ve memnun olarak gülümsemeye başlamıştım. O an anlamıştı hoca bahsedilen konuyla ilgili hiçbir fikrim olmadığını...
Kağıdı boş verip çıkmak yemedi tabi o yüzden oturup "aslında bu konu hakkında güzel bir paragraf hatta paragraflar yazabilirdim hocam ama vermiş olduğunuz hikayeleri gidip almayı beceremeyecek kadar sorumsuz ve boşvermiş biri olduğum için şu an bu okuduklarınızı saçmalamak zorunda kalıyorum..." gibi şeyler yazmıştım... Harfi harfine hatırlamıyorum ama ciddi ciddi o an ne düşünüyorsam yazmıştım, sorunun genelini de düşünerek bir kusmuk analiz bırakmıştım kendimce ve yazımın karmaşıklığından dolayı tekrar özür dileyerek vermiştim kağıdı...
Yaptığıma pişman olmuştum tabi. Metroda akan reklamı izlerken aklımdan "kesin disipline verecek beni" diye düşünceler geçiyordu... Ama gelin görün ki 85 almışım ve geçmişim...
Annem ettiği dualara bağladı işi hemen, ablam "zaten biliyordum ben kim bilir neler neler yazdın da adamın kafası karıştı verdi 85'i" dedi. Babam anlattığım zaman çok kızmıştı "ne demek sınav kağıdına cevabı bilmediğin için saçmalamak" demişti. Akşama "hehe 85 almışım adamım naber" diyeceğim o zaman da "zaten senin ne biçim okulun var" diye başlayacak ve "hayırlısıyla bitir şu okulu da ben başka birşey istemiyorum" diyecek.
En güzelini Kıvanç söyledi: Ohaaa yuh!! Ne şanslısın lan! Gıcık oluyorum sana 789!!
ÇukurNot: Dünya Edebiyatı hocam olan beyefendi de yrd.doç geçtiğimiz günlerde bana "senden bi b.k olmaz" diye imada bulunan hanımefendi de yrd.doç. Tabi sana olayın her ayrıntısını anlatmadım sevgili okuyucu ama şunu bil ki hatun kısmısı üni.de hoca olunca........ Anladın sen,hadi öptüm bye.
21 Ekim 2015 (Back To The Future 2)

Marty: What the hell was that?
Doc: Taxi cab.
Marty: What do you mean a taxi cab, I thought we were flying?
Doc: Precisely.
Marty: Alright Doc, what's going on, huh? Where are we? When are we?

Marty: 2015? You mean we're in the future?
Jennifer: The Future, Marty? What do you mean? How can we be in the future?
Marty: Uh Jennifer, um, I don't know how to tell you this, but...you're in a time machine.
Jennifer: And this is the year 2015?
Doc: October 21st, 2015.
90'ların başında ağzım açık bir şekilde zevkle izlediğim bu filmi,şimdi içim biraz buruk ve geleceğe olan inancım kırılmış hatta parçapinçik edilmiş olarak izliyorum...
Kısa bir "la o zaman kurulan hayallere bak, yıl 2015... uçan arabalar,tepetaklak dolaşan insanlar vs vs...." diye düşündükten sonra, içinde bulunduğumuz 2008 yılını çoktaaan yüzsüzce heba etmeye başladığımızı fark ediyorum.(ki bakınız 2 ay önce yeni yıldı kendisi)
Üzüldüm desem yalan olur sevgili okuyucu. Sadece hayallerin hayal olmaktan çıktıkları zamanalarda hissedilen o boş ve kof duygu kapladı içimi.
Gerçi "daha 7 uzun yıl var uçan arabalar belkim çıkarlar yaaa" diyorum içimden ama buna kendim de inanmıyorum. Aklıma elmas madenleri,petrol platformları ve silah fabrikaları geliyor... "amaaaan 21. yüzyılda kimsenin Dr. Emmett Brown'cılık oynacayak zamanı yok" diyorum kendi kendime.
ÇukurNot:Filmde Marty'nin veletlerini yine Marty'nin kendisi yani Michael J. Fox oynuyordu. Hadi Marty McFly Jr. neyse de neden Marlene McFly'ı da J.Fox'un oynadığını hala anlayabilmiş değilim. Yani ne alaka la... J.Fox'u hatuna çevirmek pek bi rahatsız edici bence. İlk izlediğimde de buna takmıştım kafayı hala da takığım. Öffff biliyorum sevgili okuyucu,biliyorum.. Ama beni böyle sevceksin ne yapiim...(gözleri ışıldayan şirin smili)
08 Şubat 2008
Sigara Molası
İçten içe bir öfke krizinin eşiğinde hissediyorum kendimi, aslında çok matrak bişi olabülür bu öfke krizi belki de geçirmek gerenk bilemiyorum.
Bende farkındayım benden bi bok olamayacağının zaten bi bok olmaya da çalışmıyorum. İstesem olurum da istemeye bile üşeniyorum. Hem bi sürü bi bok olmuş insan tanıyorum ne yani pek matah bişi mi ki gidip bende bi bok olayım. Hayır bi bok olmam senin hayatını kurtaracaksa olayım sevgili hocam no problemo yani. Benim hayatımı kurtaracağına inanmıyorum bi bok olmamın. Bak beni kafiyeli kafiyeli, devrik cümleli konuşturuyorsun yine, olmuyor böyle sevgili okuyucu sıkılıyor...
Tamam anlıyorum sen ve senin caaanım arkadaşların (ki hepside prof,doç,yrd.doç. halbüsü bi kere de "sadece dandirikten bir öğretim görevlisi" girseydi bir dersime ne kadar sevinecektim)çok uğraşıyorsunuz beni adam etmek için sonuç hüsran olunca da hayal kırıklığına uğruyorsunuz falan. Ama anlamıyorum ne bok var bende ki beni zorla kendimi bi bok sanmaya zorluyorsunuz... İroniye bak sevgili hocam "senden bi bok olmaz" konulu konuşmanı beni bi bok sandığın için yapıyorsun... Yazarken bile ne kadar çok eğleniyorum anlatamam.
Ciddi konulardan bahsetmeyeceğim diyerek açtığım bu fresh blog sayfamı amacından sap-tırt-tırıyorsun hocam. Zavallı küçük beynim çok yoruluyor bu ironiyi düşününce, kızsam mı gülsem mi sevinsem mi bilemiyorum...
Uzun bir otobüs yolculuğu yapsam geçer hepsi diye düşünüyorum, hani hareket halinde olmak camdan bakıp düşünmek de düşünmek, fonda alaycı bir müzik falan...Ama baba evi ve okul evi arası 2 olmadı en fazla 3 saat ne anladım... Zırt pırt gidip geliyorum zaten, zevki de yok artıkın... Bana yolculuk yapabileceğim bir yer önersene hocam, hatta birlikte gidelim diyorum,yolda öldürüp arabadan aşağıya atarım seni,atraksiyon yaşarız,kendimizi bi bok sanarız.
Sıkılma sevgili okuyucu. Sende gel bizimle...
Bunları yazmak istemiyorum ama zaten çok skindirik bi yazı oldu devam et diyo iç sesim ki kendisini Leonard Cohen seslendirir.. Bu gereksiz ayrıntıyı da oku sevgili okur anla beni nolur, kendimi Seda Sayan gibi hissetmek isterdim halbüsü bende tam sabahların sultanı neşesi var aslında... İçimde ki bi bok olma potansiyelini bu yönde heba etmek isitiyorum hocam, anlıyor musun beni!
"Ee yazma lan!" deme sevgili okuyucu. Bu blog sayfası öyle birşey ki anlatamam yaşaman lazım...
ok by.
15 Ocak 2008
Ah See more Glass!!
.
.
.
Bu çığlıklar doğrudan doğruya gözlerden gelmiyor mu?Açık değil mi? Adli tıp raporu ne kadar çelişkili olursa olsun -ölüm nedeni olarak ister Tüketme ya da Yalnızlık ya da İntihar telaffuz edilsin- hakiki sanatçı-kahinin aslında nasıl öldüğü apaçık değil mi?Ben diyorum ki,hakiki sanatçı-kahin, güzelliği üretebilen ve üreten o semavi budala, esas olarak kendi vicdanıyla, kendi kutsal insani bilincinin kör edici biçimleri ve renkleriyle gözü kamaşarak ölür.
Geriye yaslanıyorum. İçimi çekiyorum; mutlulukla, korkuyorum.
22 Aralık 2007
Neden mi mavi kanlıyım? Gözlerime bakın anlayın!
Ve son olarak Henri Minhaux – La Nuit Remue kitabı…
"Hiçbir zevk almadığım bir şeydi sigara içmek, Sadece saçma bir şey yapmanın zevki var. Bir tanesini söndürürken başka bir tanesini yakabileceğimi hissetmekten hoşlanıyorum..."
08 Temmuz 2007
Kişisel Anarşi
Kitaplarımın arasında,tembel bir insan olarak,elimde şarabım karşımda pikabım,sosyal dünyanın kıçına tekmeyi basmış bir şekilde, dışlanarak ve dışlayarak yaşamayı tercih ediyorum...
Tercihlerimin beni bağlamadığı bir hayatta,sürü psikolojisinin kıvırcık koyunu olarak,arada bir sapkın düşüncelere kapılıp,bir iki tokatla olmam gerekene dönüp,beynime çivi çakmaya devam ediyorum...
-Merve kapat o bilgisayarı çabuk tatildeyiz lan hadi sahile uzanalım biraz,belki işe yarar birileri vardır...heheheheeeee
- İşe yarar adamlar seni ne yapsınlar...
- Efendim, bir şey mi dedin?
- Şu cümleyi de yazayım geliyorum dedim.
Her Şey Yerli Yerinde
Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...
-
En büyük hayalkırıklığımın ne olduğunu düşündüm bugün okuyucu. Akşam eve dönerken minibüsün canımdan yukarı baktım, balkonun iç demirlerine ...
-
Penguen'in hatırlayamadığım bir yaş günü kutlamasında sarf edilmiş bir cümleydi bu "Geldim Laaan!.." çok gülmüştük, hala da gü...


