kişisel aktivite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel aktivite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mart 2014

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir."


Merhaba sevgili okuyucu,

Tamam kabul ediyorum her zaman kolaya kaçan biri olmuşumdur. Bence bunda hiç bir yanlış taraf yok. 

Sonlara doğru yan taraftaki arkadaşın durumunda olsam da, bugünlerde bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi görüyorum kendimi. Yani biraz daha devam edersem gerçekten bir şeyler ortaya çıkabilecek sanki. Bunun dışında hayat normal seyrinde devam etmekte. Sen nasılsın asıl bir dur ve bunu düşün derim.



*

Geçen gece izlediğim film sonrasında anladım ki Fransızcam artık İtalyancamdan daha kötü durumda, (ayrıca anladım ki bir filmi sırf içinde Romain Duris var diye izleme düşüncemi revize etmem gerekmekte) -hoşgeldiniz parantez araları- demek ki zekanın üzerinde durulmadıkça, beynimizin içine yeni bir şeyler eklemedikçe ve varolan bilgiyi tazelemedikçe belli bir yaştan sonra (gerçekten de) morona dönebilme potansiyelimiz var-mış.  Artık yazılı olarak görmessem eğer hiç bir fransızca kelimeyi duyduğumda anlayamıyorum. Üslup ve telaffuz konusuna gelince ise, lütfen her zamanki gibi stunning durumları.

"... un style est ce par quoi un système de formes organisées qui se refusent à l'imitation, peut exister en face des choses comme une autre Création." 

Zaten süper değildim ama "bu altyazıda bir hata var sanki" diyebilecek kadardım hani. Neyse, iyi ki Louis Garrel var deyip, ilk fırsatta eski algı formuma dönmek için her filmi 2 defa falan izlerim diyorum. La jalouise'i bile izlerim yani çünkü bir filmi sırf içinde Louis Garrel var diye izlemek gibi bir olayım var. (ve hayır bunu çelişkili biri olduğumu anla diye yazmadım, o senin yargın okuyucu ve bu çok ayıp.)

*
Tembel bir insan olduğum gerçeğini "ona atalet denir Mimi" şeklinde psikolojik bir terim olarak kullanan, çok sevdiğim (ve beni de çok sevdiklerini düşündüğüm) insanlar var etrafımda. Bana mı yoksa kendilerine mi yalan söylüyorlar anlamıyorum ama durum üzerine konuşurken ben hala "tembel" kelimesini kullanıyorum.

*

Bu sabah saat tam olarak 8:34 iken önce kettle aletine (ki kimse su ısıtıcı demiyordur eminim ketıl diyordur) günaydın deyip, "hadi bana kahve için su ısıt" düğmesine bastıktan sonra, kızartmak "zorunda" olduğum 1 adet hamburger ekmeğinin karnını yarıp makinenin içine koydum ve yatağıma geri döndüm ki Boris Vian şiirlerine göz atmaya başlayabileyim. Şimdi normal bir insanın 5 dakika sonra kalkıp bu iki eylemi sonuca ulaştırması gerekirken ben tam olarak 8:56'da hatırladım 8:34'te gerçekleştirdiğim bu eylemleri ve "oooooof" ünlemi ile kalkıp ayak sürüye sürüye mutfağa gittim. (ki öncesinde Lucien Coutaud'ya yazılmış Adalar şiirinin son 4 dizesini de okudum, zaten olan olmuştur düşüncesiyle...)

Çoktan kendi kendini kapamış bir kettle ve kahverenginin çok güzel bir tonunda yakmış olduğu ekmekleri siyaha döndürme çabasında olan bir makine ile kısa bir süre bakıştık. Sonra makineden çıkan ekmekleri bembeyaz bir tabağa koyarak önce sanat yapma kafasına girmeye çalıştım ama çok sıcak ve sinirliydi ekmekler bende kettle ile olan muhabbetimize döndüm ve ekmek kızartma makinesinden çok daha akıllı olduğu için kedisine övgü dolu sözler sarf ettim. Bunun üzerine bana çikolatalı kahve için su ısıtmaya başladı tekrar. Zaten kettlela aramızdaki dostluğun boyutu başka hiçbir mutfak aletiyle olmadığı kadar güçlüydü.


Kahveyi yaptıktan sonra 3 gündür izlemeye devam ettiğim davanın başlamasına az kaldığını fark edip "giyin - anahtarlarını al - para al - aradaki diğer küçük eylemeleri yap- dışarı çık - fırına yürü -  ekmek al - eve gel - montunu çıkar - yine aradaki diğer küçük eylemeleri yap - mutfağa git - ekmeği kes - taze ekmek olduğu için üzerine sürecek bir şeyler bul - peynir mi nutella mı ikilemine düş - bu arada çoktan dava başlamış ve kahven soğumuş olsun" silsilesini de düşünerek, kararmasına az kalmış koyu kahverengi ekmekleri yemeye karar verip tüm bu eylem zincirinden kendimi azat ettim.


Saat 9:10'da canlı yayın karşısına geçmiştim. Ve bana tembel demeyerek kibarlık yapanlar gerçekten çok yanılıyordu.


*
Gecen gece "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitap nedir Mimiciğim?" diye soran sevgili arkadaşım Timmy'ye "Bay Kokuşuk" diye cevap verdim ve o da bana "son zamanlarda okuduğun 25 yaş ve üzerine hitap eden en iyi kitap nedir Mimiciğim?" sorsuyla geri döndü. Arkadaşlarımın gayet terbiyesiz insanlar olduklarını bir kenara bırakacak olursak, gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi kitap 8-11 yaş arası çocuklar için yazılmış olan Bay Kokuşuk. Bence sırf çocuk kitabı diyerek elediğimiz ve gözden kaçırdığımız çok güzel hikayeler ve çıkarımlar var. Mesela;


*anlat çocuğum

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir. 
Bisikletten mi düştün? Al sana çay.
Evine meteor mu çarptı? Al bakalım, bir fincan çay, bir de kurabiye.
Ailen zaman tünelinden geçip gelmiş bir T-Rex tarafından mı yendi? Al bakalım, bir fincan çay, bir dilim pasta.
Şu noktada daha lezzetli yiyeceklere de başvurulabilir tabii; mesela yumurtalı ekmek veya sosisli poğaçaya."


*
Yalova'da yaşamaya devam ediyor olduğum malumunuz. Yalova'da yapacak pek bir şeyin olmadığı da (benim için) bir gerçek. Her çarşamba akşamı buluşup aklınıza gelebilecek her şey hakkında konuştuğumuz (tabi ki homojen olmayan diferansiyel denklemler hakkında falan konuşmuyoruz, kim bunun hakkında muhabbet etmek ister ki?) bir "Çarşamba Akşamı Buluşmaları" gurubumuz var. Farklı bir yapıya sahip bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Ayda bir, bir kitap üzerine konuşuyor kalan haftalarda da konuşmak istediğimiz konu başlıklarından birini oylama ile seçip tartışıyoruz, konuşuyoruz, bazen fikirleri kafa kafaya tokuşturuyoruz. 

Dün akşam şiir konuştuk ve ben W.H.Auden'in Cenaze Blues'unu (ki buradaki blues kelimesinin hüzün anlamında kullanıldığını düşünmeme rağmen blues olarak kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.) paylaşmaya karar vermiştim. Ne güzel şiirdir o okuyucu bilir misin? Ben kendi çevirimi yazıyorum buraya (çünkü çok ukalayım ve yapılmış çevirilerin hiç birini beğenmedim) ve çay arası bitmek üzere olan davayı izlemeye geri dönüyorum.

*
İyi ki avukat falan olmamışım.



Kendine arada sırada küçük iyilikler yap okuyucu, görüşelim.


10 Aralık 2009


Bazen elinize dvd kutularını alıp izlemek istediğiniz filmi seçmeye çalışırken fark edersiniz ki görmek istediğiniz kişiler, ortak olmak istediğiniz sorunlar, derin derin iç çektiren romans o kutuların hiç birinde değildir. Durup artık sayısını bilmediğiniz ve bir kitap gibi dizdiğiniz kutulara ve yuvarlak plastik dağınıza bakarsınız. Kült filmler, başkaları tarafından 100 yılın en iyi aşk hikayeleri seçilen ve gerçekten sizin de çok sevdiğiniz eserler. Yok, izlemek istediğiniz film orada değil. Bilgisayarınıza koşup acaba gözümden kaçan bir şeyler kalmış mı diye dosyalarınızı altüst edersiniz. Hali hazırda inmekte olan bilim kurgu ve avrupa filmlerine bakarsınız ama ı ıh, izlerken sizi koltuktan fırlayıp amaçsızca yürümek için koridora yöneltecek hikaye orada yoktur.

Son çare animasyonların bulunduğu rafa koşarsınız, gecenin saat 3'ü dür ve perdesiz pencerelerinizden sizi izleyen dağlara bakarsınız bir an, durup "bu saatte herkesin uyuyor olması ne büyük bir hata" diye söylenirsiniz. Kutulardan hayır gelmez asetat kalemi ile süslenmiş dvdlerinize uzanırsınız. En son izlemiş olduğunuz muhteşemlik geçer elinize ilk. En sevdiği renk kahverengi olan bir adet Mary ve çikolatalı sandviçin gerçekliğini doğrulayan Max vardır elinizde. Filmi size öneren arkadaşınızı düşünüp "aferin lan" diye geçrirsiniz içinizden, bu kadar basit bir şey için minnettar olursunuz.

Ama maalesef görmeyi istediğiniz şey bu da değildir. Elinizdekileri bırakır ve annenizin deri kanepesine atarsınız kendinizi bir un çuvalı gibi. Sonra beyninizde, "şu kanepeye kendini bırakıverme şöyle, bir yerin çıkacak bir gün" cümlesi yankılanır. Yapacak bir şey bulamaz ve telefonunuzu aramaya başlarsınız, ev telefonundan kendi numaranızı ararsınız umursamazlığınızın doruk noktasındaki alet dün akşamdan beri kendisiyle ilgilenmediğiniz için size küsmüş, şarjını bitirmiş ve kendini kapatmıştır.

Öylece karanlıkta oturursunuz pc ekranından gelen ışığa aldırmadan. Kalkıp kahve yapmak, yarım kalan kitaplarınızı karıştırmak, telefonunuzu aramak, televizyonu açıp bayat bir program izlemek, ders notlarını temize çekmek ya da gidip uyumaya çalışmak saat 3'ü biraz geçiyorken elinizde kalan seçeneklerinizdir. Ve gidip kahve makinesini çalıştırmayı seçersiniz. Kahve olana kadar buzdolabının üstündeki magnetlerle oynarsınız hala 8 yaşındaymış gibi.

İşi yiyecekleri bozulmadan korumak olan aletin siziznle konuştuğunu düşünün şimdi. Hem de hiç yabancı olmadığınız bir kaç cümleyi tekrarladığını.

Duygularınız var mı? Bu duygularınızı doğru ya da doğru olmayan biçimlerde belirlemenin yolları vardır. Bir iç dünyanız var mı? Kimsenin değil, kendi sorununuzdur. Heyecanlarınız var mı? Boğun onları. Güçlükleriniz varsa sessizce çözümlemeye bakın der 10 Emir'den biri...

Lanet olsun! Ben kendi sorunlarım hakkında konuşmak istiyorum.

15dakika kadar da mutfakta oyalanmış olursunuz ama hala içinizdeki boşluk dolmaz, canınızın istediği şey çok sevdiğiniz kahveniz de değildir çünkü. Bir şeyler istediğinin farkında olan ama istediği şeyin ne olduğunu bulamayan insanlar kadar salak yaratıklar olmaz diye kendi kendinize konuşursunuz, dünyada ki en değerli maddesel varlığınıza doğru uzanırken. Tekerleği şöyle bir çevirirsiniz şans oyunu oynar gibi. Karşınıza çıkan şey kahvenizden kocaman bir yudum alıp yanan ağzınızın keyfini sırıtarak çıkarmanıza neden olur. Albümü açıp aradığın parçayı bulursun, sesi sonuna kadar açar minicik kulaklıklarından çıkan sesin bütün odayı sardığını fark edersin. Gecenin sessizliğinin harika bir şey olduğuna karar verip bu sefer de diğer insanların sen kendi kendine bu kadar eğlen diye uyumayı seçtiklerini düşünürsün.

Bu kadar ukalalık sana bile fazla gelir ama keyfin yerindedir, ne istediğni bulmuş olmanın verdiği sevinçle bilgisayarına koşup aziz gugıla "John Paul and Craig The Beginning, Romance and Sunset Ending" yazarsın... Yüzündeki sırıtış daha da büyürken pek sevgili McDean severlerin senin için oluşturduğu playlistlere ulaşıp 54 adet videoyu sekmelere dizersin tek bir tıkla.

Videolar yüklenene kadar oda aynı şarkıyla dolmaya devam ederken acaba bu garipliklerim biraz daha büyüyünce geçer mi diye düşünüyordum. Sonra 23 yaşında olduğum ve 4 ay sonra 24 olacağım gerçeğiyle yüzleştim. Hala derslerini lisedeki gibi asan bir öğrenciydim, hala birilerine kafa tutmak hayattaki en değerli amacımdı, hala gelecek planlarımda para kazanıp kariyer yapmak yoktu ve hala soundtrack yaşamaya devam ediyordum. Kafamın içindekiler tüketilen zamandan daha öteydiler. Ve bütün bunlar o kadar gereksiz ve değersiz gerçekliklerdi ki...

Şimdi herkes benimle bilikte tekrarlasın, yüksek sesle okuyun ki sesiniz kelimelere hayat versin ve asla unutmayın söylediğiniz şeyi. "Aradığımız dünyalar asla gördüklerimiz olmamıştır; ne de pazarlığını yaptığımız dünyalar, satın aldıklarımız..."

İşte bu kadar basit.

Geçenlerde, karşımda otururken varlığına katlanabildiğim bir kaç arkadaşımdan biri, çok açık bir şeklide "senden adam olmaz" dedi. Önce durup gülümsedim sonra ağzından çıkan her kelime harf harf içime kazınan bir başkasına "bizden adam olmaz" dedim. O da saat tam 3.11 iken "bizden adam olur, asıl bizden adam olur!" dedi ve ben amaçsızca ayağa kalkıp koridorlarda boş boş dolanmamı sağlayacak hikayeyi izlemeye başladığım sırada o da yatağında dönüp uyuyamamaya devam etti.

Not: Fotoğrafı aziz bing'de dolanırken buldum sahibine saygılar.

Bu yazı Mimi Wonka tarafından 16.30 sıralarında odası Feeling Good ile dolup taşarken karalandı.

11 Ekim 2009

Great Pan is dead!

The Rocket Builder çalarken, Gael Garcia Bernal gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde koşarak sokağa atar kendini, önünü göremez, duvarlara tutuna tutuna ilerlemek zorunda kalır, insanlar sanki onu görmüyormuş gibi geçip giderler yanından, kimsenin umurunda olmaz,kafasını kaldırıp gökyüzüne bakar ne bir bulut oynuyordur yerinden ne de tek bir kuş vardır havada süzülen, yere yığılır gibi çöker oturur dayanağı olan duvarın dibine, ellerini yere koyup avuçlamak ister dünyayı, ama kalın parke taşları engeldir, uzanamaz parmakları toprağa, sağına soluna bakar sonra yine başını kaldırır gökyüzüne, hala kimsecikler yok, kalır olduğu yerde, duvara sığınır. Eve dönmek istemez bir daha, orada yitip gitmek için dua etmeye başlar.



29 Nisan 2009

insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin?

Açık söylüyorum kardeşimle oturmuş feysbukta salak videolara bakıp bir kaç test çözdükten sonra yapacak hiçbirşey kalmadığı için "bari bloga bakayım" dedim. Bu aralar iletişimsizim pek. Okul hak getire, arkadaşlarımın davetlerine bahaneler uydurmada usta oldum, bilgisayarı sadece film izlemek, film indirmek ve kardeşimle feysbuktaki testleri çözmek için kullanıyorum. (world's capital cities, twilight trivia,movie quotes vs vs...)

Çok film izledim ve bloga yazıyorum izlediğim her filmi. Ama çok çok uzun oldu ve hala yazmaya devam ediyorum, yayınlayıp yayınlamamakta kararsızım. Belki kırpıp kırpıp yıldız yaparım sayfaları, bakalım...

Kişisel aktiviteler insana yetiyormuş, sinemaya git, tiyatroya git, parka git, kitap oku, müzik dinle, yemek yap, çiçeklere su ver, eski posterlerini çekmece altlarına ser... (ser ki temizlik zamanı sadece posteri buruşturup atınca bitmiş olsun işin) Alışveriş falan yapıyorum ara sıra, kitap alıyorum, çikolata, meyve, peynir falan... Sonra eve gelip yukarda saydıklarımı yapıyorum yine. Ne yapacağıma karar vermeye çalışıyorum, ayrıca fransızca telaffuzum gittikçe kusma moduna doğru ilerliyor, bu doğru yolda olduğumun kanıtı sanırım. Bir kaç arkadaşımı çok özlüyorum bazen ama hepsi çok uzakta, ara sıra küfür ediyorum ama alınmazlar sanırım.

Yaz başlarken hiç bir neden yokken depresona girermiş insanlar ablam söyledi, psikopat o, "sende ondan olmuşsun bence şimdi ücretimi ver bakalım" dedi. Yemedim tabi, benimkisi tembellik bence ve ukalalık biraz da bencillik ve herhangi birşeye bağlanmayı becerememek. En iyi arkadaşı ipodu olan tek insan benim tanıdığım.

Anket!
bu saatte kim varsa sordum;

mimi:
*denis insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin bebeğim?
Smoky Bonnie wanna be fat house cat:
*ben inanıyorum ona, evet.
_____________________________________________________

mimi:
*ilke insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin bebeğim?
Ilke .... (brb) ... ** Film İzliyorum.:
*ölür bebeğim
*napıyosun
mimi:
*sıkılıyorum
_____________________________________________________

mimi:
*mert insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin?
cornelius:
*öyle bi' ihtimal varsa 93 kere ölümün kenarından döndüm demektir
*o yüzden ölmez diyorum
*sıkıntı süründürür.
_____________________________________________________

mimi:
*petree did people die because of getting bored?
petree:
*dont think so
*maybe?
*why? u get bored?
mimi:
*hell yeaah!
petree:
*dont worry bout that ur not gonna die :D
*or dont know maybe
_____________________________________________________

mimi:
*insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin?
goderaser:
*ölür
_____________________________________________________

mimi:
*bro insanlar sıkıntıdan ölür mü dersin?
bro:
*kendi tecrübelerime dayanarak
*hayır diyorum
*ama gayet sürünür

.
.
.

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...