bağımsız satır başları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız satır başları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mart 2014

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir."


Merhaba sevgili okuyucu,

Tamam kabul ediyorum her zaman kolaya kaçan biri olmuşumdur. Bence bunda hiç bir yanlış taraf yok. 

Sonlara doğru yan taraftaki arkadaşın durumunda olsam da, bugünlerde bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi görüyorum kendimi. Yani biraz daha devam edersem gerçekten bir şeyler ortaya çıkabilecek sanki. Bunun dışında hayat normal seyrinde devam etmekte. Sen nasılsın asıl bir dur ve bunu düşün derim.



*

Geçen gece izlediğim film sonrasında anladım ki Fransızcam artık İtalyancamdan daha kötü durumda, (ayrıca anladım ki bir filmi sırf içinde Romain Duris var diye izleme düşüncemi revize etmem gerekmekte) -hoşgeldiniz parantez araları- demek ki zekanın üzerinde durulmadıkça, beynimizin içine yeni bir şeyler eklemedikçe ve varolan bilgiyi tazelemedikçe belli bir yaştan sonra (gerçekten de) morona dönebilme potansiyelimiz var-mış.  Artık yazılı olarak görmessem eğer hiç bir fransızca kelimeyi duyduğumda anlayamıyorum. Üslup ve telaffuz konusuna gelince ise, lütfen her zamanki gibi stunning durumları.

"... un style est ce par quoi un système de formes organisées qui se refusent à l'imitation, peut exister en face des choses comme une autre Création." 

Zaten süper değildim ama "bu altyazıda bir hata var sanki" diyebilecek kadardım hani. Neyse, iyi ki Louis Garrel var deyip, ilk fırsatta eski algı formuma dönmek için her filmi 2 defa falan izlerim diyorum. La jalouise'i bile izlerim yani çünkü bir filmi sırf içinde Louis Garrel var diye izlemek gibi bir olayım var. (ve hayır bunu çelişkili biri olduğumu anla diye yazmadım, o senin yargın okuyucu ve bu çok ayıp.)

*
Tembel bir insan olduğum gerçeğini "ona atalet denir Mimi" şeklinde psikolojik bir terim olarak kullanan, çok sevdiğim (ve beni de çok sevdiklerini düşündüğüm) insanlar var etrafımda. Bana mı yoksa kendilerine mi yalan söylüyorlar anlamıyorum ama durum üzerine konuşurken ben hala "tembel" kelimesini kullanıyorum.

*

Bu sabah saat tam olarak 8:34 iken önce kettle aletine (ki kimse su ısıtıcı demiyordur eminim ketıl diyordur) günaydın deyip, "hadi bana kahve için su ısıt" düğmesine bastıktan sonra, kızartmak "zorunda" olduğum 1 adet hamburger ekmeğinin karnını yarıp makinenin içine koydum ve yatağıma geri döndüm ki Boris Vian şiirlerine göz atmaya başlayabileyim. Şimdi normal bir insanın 5 dakika sonra kalkıp bu iki eylemi sonuca ulaştırması gerekirken ben tam olarak 8:56'da hatırladım 8:34'te gerçekleştirdiğim bu eylemleri ve "oooooof" ünlemi ile kalkıp ayak sürüye sürüye mutfağa gittim. (ki öncesinde Lucien Coutaud'ya yazılmış Adalar şiirinin son 4 dizesini de okudum, zaten olan olmuştur düşüncesiyle...)

Çoktan kendi kendini kapamış bir kettle ve kahverenginin çok güzel bir tonunda yakmış olduğu ekmekleri siyaha döndürme çabasında olan bir makine ile kısa bir süre bakıştık. Sonra makineden çıkan ekmekleri bembeyaz bir tabağa koyarak önce sanat yapma kafasına girmeye çalıştım ama çok sıcak ve sinirliydi ekmekler bende kettle ile olan muhabbetimize döndüm ve ekmek kızartma makinesinden çok daha akıllı olduğu için kedisine övgü dolu sözler sarf ettim. Bunun üzerine bana çikolatalı kahve için su ısıtmaya başladı tekrar. Zaten kettlela aramızdaki dostluğun boyutu başka hiçbir mutfak aletiyle olmadığı kadar güçlüydü.


Kahveyi yaptıktan sonra 3 gündür izlemeye devam ettiğim davanın başlamasına az kaldığını fark edip "giyin - anahtarlarını al - para al - aradaki diğer küçük eylemeleri yap- dışarı çık - fırına yürü -  ekmek al - eve gel - montunu çıkar - yine aradaki diğer küçük eylemeleri yap - mutfağa git - ekmeği kes - taze ekmek olduğu için üzerine sürecek bir şeyler bul - peynir mi nutella mı ikilemine düş - bu arada çoktan dava başlamış ve kahven soğumuş olsun" silsilesini de düşünerek, kararmasına az kalmış koyu kahverengi ekmekleri yemeye karar verip tüm bu eylem zincirinden kendimi azat ettim.


Saat 9:10'da canlı yayın karşısına geçmiştim. Ve bana tembel demeyerek kibarlık yapanlar gerçekten çok yanılıyordu.


*
Gecen gece "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitap nedir Mimiciğim?" diye soran sevgili arkadaşım Timmy'ye "Bay Kokuşuk" diye cevap verdim ve o da bana "son zamanlarda okuduğun 25 yaş ve üzerine hitap eden en iyi kitap nedir Mimiciğim?" sorsuyla geri döndü. Arkadaşlarımın gayet terbiyesiz insanlar olduklarını bir kenara bırakacak olursak, gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi kitap 8-11 yaş arası çocuklar için yazılmış olan Bay Kokuşuk. Bence sırf çocuk kitabı diyerek elediğimiz ve gözden kaçırdığımız çok güzel hikayeler ve çıkarımlar var. Mesela;


*anlat çocuğum

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir. 
Bisikletten mi düştün? Al sana çay.
Evine meteor mu çarptı? Al bakalım, bir fincan çay, bir de kurabiye.
Ailen zaman tünelinden geçip gelmiş bir T-Rex tarafından mı yendi? Al bakalım, bir fincan çay, bir dilim pasta.
Şu noktada daha lezzetli yiyeceklere de başvurulabilir tabii; mesela yumurtalı ekmek veya sosisli poğaçaya."


*
Yalova'da yaşamaya devam ediyor olduğum malumunuz. Yalova'da yapacak pek bir şeyin olmadığı da (benim için) bir gerçek. Her çarşamba akşamı buluşup aklınıza gelebilecek her şey hakkında konuştuğumuz (tabi ki homojen olmayan diferansiyel denklemler hakkında falan konuşmuyoruz, kim bunun hakkında muhabbet etmek ister ki?) bir "Çarşamba Akşamı Buluşmaları" gurubumuz var. Farklı bir yapıya sahip bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Ayda bir, bir kitap üzerine konuşuyor kalan haftalarda da konuşmak istediğimiz konu başlıklarından birini oylama ile seçip tartışıyoruz, konuşuyoruz, bazen fikirleri kafa kafaya tokuşturuyoruz. 

Dün akşam şiir konuştuk ve ben W.H.Auden'in Cenaze Blues'unu (ki buradaki blues kelimesinin hüzün anlamında kullanıldığını düşünmeme rağmen blues olarak kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.) paylaşmaya karar vermiştim. Ne güzel şiirdir o okuyucu bilir misin? Ben kendi çevirimi yazıyorum buraya (çünkü çok ukalayım ve yapılmış çevirilerin hiç birini beğenmedim) ve çay arası bitmek üzere olan davayı izlemeye geri dönüyorum.

*
İyi ki avukat falan olmamışım.



Kendine arada sırada küçük iyilikler yap okuyucu, görüşelim.


22 Ağustos 2010

Bağımsız Satır Başları vol.7


İlk uzun metrajdan bozma kısa filmini çekmiş olan arkadaşımın, yakında gurubuyla NY'a gidip albüm yapmaya ve klip çekmeye başlayacak bir başka arkadaşımın ve yazdıklarını yayınlatacağı bir yayın evi bulmuş olan başka birinin daha facebook sayfalarına bakıp myspacede takılırken yanımda olan ablam...

- Peki sen ne yapmayı planlıyorsun? Milletin başarılarının takipçisi olmak dışında, patlatmaya hazırlandığın büyük bir planın var mı?

- Ahahah lütfen bel altı vurmayalım.

- Mazeretin ne kızım senin, hayatını stop etmiş bir şekilde yaşıyorsun 1 yıldır.

Mimi 1 dakika kadar susar, cevap vermez. Ludéal mesaj yollamıştır myspaceden, kafasında onu türkçeleştirmekle uğraşıyordur aslında, ama vakur bir edayla durmaktadır hala, alt dudağını büzmüş hüzünlü ve düşünceli gibi görünmeye de çalışır ki onca oyunculuk dersi vermiştir ona buna kendisi için de bir işine yarasındır artık bildikleri..

- O kadar çok okumama izin vermemeliydiniz.

Abla suskundur. Psikolog olduğu ve insanları çözmesine yarayacak bilimum dangalakça ayrıntıyı bildiği için kardeşinin ona oyun oynadığının farkındadır.

- Daha iyi bir mazeret bulduğunda konuşalım.

- Ok ben sekreterine bir tarih bırakırım, merak etme.

Belki de benim ve diğerlerinin sandıkları kadar sanatsal bir kişiliğe, dolu bir ruha, parlak bir zekaya sahip değilim ve boşa kürek çekiyorum havada.

.

Son 2 gündür okumak nefes almak gibi oldu. Birden fazla kitap beynimin kıvrımlarında yer ediyor bu aralar yavaş yavaş. Şiirler, anılar, hikayeler, nedenler sonuçlar... Belki bugün kitapçıya giderim ve cebimdeki son nakit kırıntılarıyla artık ne bulabilirsem alrım, kendime hediye ve biraz da Alasse hanıma tabi. Kitaplar rahat nefes almamızı sağlayan şeyler çünkü.

.

Bu sabah halam aradı. Bana gel ev boş zaten sabah çıkıp akşam dönüyoruz, yogaya gidiyorum her hafta, kilo aldığını söyledi annen ben seni zayıflatırım, çok uzun zamandır görüşmüyoruz özledim çok vs vs... gibilerden cümleler kurup bir derdin var belli gel bana anlat bari demeye getirdi lafı. Uslu uslu "peki hala" dedim her seferinde. Bu hafta tiyatroda olmam lazım deyip hiç de sanıldığı kadar boş boş oturup evden dışarı çıkmadığımın sinyalini vermek istedim. Haftaya ararım seni dedim, o zamana kadar süper bir bahane daha bulacağıma çok eminim.

.

İşin en komik yanı etrafımdaki herkes çok büyük bir derdim olduğunu düşünüyor. Ama maalesef yok öyle bir şey. Tembellik içinde yoğrulmuş bir ukalalıkla günlerimi sağa sola göz gezdirip, eğlence anlayışım doğrultusunda vakit geçirerek harcıyorum. Herkes kahkahalar atıp dans ederek eğlenmez sonuçta. Ben içip içip sarhoş olmak nedir bilmeyen bünyemi muhabbete vurmak istiyorum her zaman. Karşımdakiler uykum geldi demesin ya da yarın iş var okul var o var bu var... Neden şimdiyi yaşarken sonranın hesabını yapıyoruz çok iyi biliyorum ve farkındayım yaşamak için ihtiyaçlar ve görevler olduğunun. Ama ben yapamıyorum işte. Elimde değil.

.

Bu insan harbiden de hayat dolu diyebileceğiniz biriyle arkadaşım 3 yıldır. Müzik sayesinde tanıştık. İnternet üzerinden başlayıp telefon muhabbetlerine kadar uzanan bir kankalık durmumuz var kendisiyle. Bu gece beni deli eden bir şey yaptı. İyi manada.

Elinde el Jimador şişesi dişlerinin arsına sıkıştırdığı Cohiba ve yüzündeki o kocaman gülümseme... Gözlerindeki herşey mükemmel bakışı... Yanında tanımadığım insanlar...

Arkadaşımın eğlenmesini ve mutluluğunu kıskandım bir an ve bu çok kuvvetli bir duyguydu. Zaten o da bunu istediği için bu tür anları fotoğraflayıp yolluyor. Neden gelmiyorsun diyor fotoğrafların yanına iliştirdiği her notta. Çok uzaktasın ve gıcık birisin, ayrıca işim var benim diyorum her seferinde. Cevap vermen için sormadım ki zaten diyor ardından. Bu beni daha beter deli ediyor. Dünyanın bir ucunda olduğu gerçeği bir yana bu fotoğraflarla asıl söylemek istediği şey neden buraya gelmiyorsun değil de neden sende bunu orada yapmıyorsun oluyor.

Neden yapmıyorum, peki? Özenmeme ve farklı bir nedenle olsa da kıskanmama rağmen. Eğlenmeyi mi bilmiyorum? Hayır. Önceden yaptığım şeyler bunlar, biliyorum.

- Jonny neden bu kadar mutlusun?
- Mutsuz olmam için bir neden yok.
- Benim de yok, ama mutlu hissetmiyorum.
- Sen nedeni görmek istemiyorsun.
- Sen görüyor musun?
- Hayır onu sadece sen bulabilirsin.
- Fotoğraf çok güzel ama o sakalı kes ayyaş bir azize benziyorsun.
- Espri yapabiliyorsun iğrenç olsalar bile.
- En azından benim esprim yüzümde değil. Gerçekten kes onu, sanki canlı gibi iiyk.
- Kızlar seviyor, hatta ölüp bitiyorlar.
- Ben sevmedim.
- Senin fikrin geçerli değil, bir kere önce kız gibi davranmalısın.
- Evet hokey iğrenç bir oyun. Berbat öööğğ...
- Bite me! (bunun tam çevrisi blog sayfamın ahlakına uygun değil...)

Pek de felsefiktir sağolsun. Zaten bu günlerde (son 1 yıldır) herkes çok felsefik bana karşı. Her muhabbet havada dalgalanarak iniyor önüme, kelmelerin tadı ve kokusu varmış gibi geliyor. Bense gerçekten hiç bir şeyimin olmadığının farkındayım. Gerçekten, ara sıra melankolik ve hatta depresif cümleler kursam da bu sadece edebiyat yapmayı sevmemle alakalı ve ister inanın ister inanmayın söylediklerimin %50'si repliklerden esinlenip önceden tasarladığım cümleler.

Çünkü ben buyum yapmayı sevdiğim şey olmayı seçtiğim kişi bu desem de herkes başıma travmatik bir olay geldiğini, yoksa insanların bu kadar uç bir değişim geçiremeyeceğini söylüyor. Üzgünüm ama değil. Tamir edilebilecek bir kırıklığım veya yamanacak bir gediğim yok. İnsanların sigara içmekten vazgeçmesi gibi bir değişim bu demem saçma bulunacak bir açıklama da değil.

.

Yakında okula kayıt yaptırmaya gideceğim. Okul diş fırçalamak gibi bir iş olacak sanırım bu yıl. Dişlerimi fırçalamaktan nefret ederim ama yine de fırçalarım (bir ara fırçalamadım olmadı) okulda aynı bu şekilde bir yere sahip hayatımda. Tanıdığım herkese göre mükemmel bir iş fırsatım ve eğlenceli bir bölümüm var. Bence de öyleydi en azından daha önceleri. Ara sıra hala yapabileceğim en iyi seçimi gerçekleştirmiş olduğumu düşünüyorum.

Bu dönem çalışacağım yeri daha bilmiyorum eskiden bulunduğum yerlere gidesim hiç ama hiç yok. Farklılık arıyor değilim ama aynı insanları da göresim yok.

.

Çok günlük şeklinde oldu ve sanırım bunun nedeni uykumun gelmesi. Saat tam 6. Yazmaya 3 gibi başladım. Bloga ve kağıtlara. Kağıtlardaki mürekkep lekeleri artmadı ama burası kusuyor yine içini. Annemin veya babamın kalkıp neden hala ayakta olduğumu sorgulamasına 1-2 saat kaldı.

Babam her seferinde ne yazdığımı sorup notlarıma bakıyor şöyle bir. Eskisi gibi yorum yapmıyor artık. En son el yazımın bozulduğunu söyledi sadece. Okumamı istediği köşe yazıları olurdu ve onları işaretleyip getirirdi, artık onu da yapmıyor. Sanki bu değişime üzülüyormuş gibi yazdığımın farkındayım, ama sadece merak ediyorum ne değişti ona göre.

.

Bazen kendimi başkalarının sözlerine bırakıp gidesim geliyor. Herkes ne söylerse o olasım geliyor. Ama beyaz ol dedikten hemen sonra siyah olsa daha mı iyi olurdu diye düşünürlerken bu mümkün olmuyor.

.

Ah o cohiba...







09 Ekim 2009



31 saattir uyumadım ve hala matematiksel hesapların peşindeyim.

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi okuyucu? Dur sakın cevap verme hileli soru bu. Ayrıca paran yoksa ne okuyabilirsin ne gezebilirsin? (soru işareti yanlışlıkla koyulmamıştır, uykusuz olmam yazım hataları yapabileceğim anlamına gelmez, düşme bu gaflete şunun şurasında hatrı sayılır bir mazimiz var seninle, canım okuyucu.) Ya da vazgeçtim, zaten düşünüp de bir şeyler yazıyor değilim şu sayfaya kaç yıldır, hiç de öyle soru cevap, kültürel ve sosyal mesaj kıvamında zırvalayamam.

Gidecek konser, görecek film-oyun, dinlenecek albüm, hayran kalınacak sanat eserleri yok hiç derken; kendi ukalalığımın içinde boğularak bir yazı daha heba ettim gitti, tembellikte çığır açtım. 1-2 haftalık tatil kaçamaklarında bile sezon sezon dizi izleyip, yığılan kitaplarını bitirme hevesinde biri olunca zor zaten eğlenip gülmek falan. Plaja gidip "neden bu kadar çok kum var amk, ağzım gözüm kum oldu" diyen birinden sen daha ne beklersin okuyucu? Zaten bir şey beklediğin yok biliyorum, bekleme zaten 789!

- Sabah sabah bu sinir niye Mimiciğim?
- Okula gitcektim olm ben bugün, unuttum ama olsun güzel kahvaltı ettik demi?
- Moore.
- Hea!?
- Moore-Kutcher? Değişti mi ki soyadı?
- Tadım kaçtı yemin ediyorum!

Taksim ne hale geldi öyle peki? Ona ne diyorsunuz? Hani nedir her gün kullandığın bankamatiği yakıp converseler, nikeler geçirilmiş ayaklarınla camlara tekme atmalar falan. Soruyorum, ne yani sen hiç kullanmıyor musun bankaları da gidip marjinal eylem deyip vandallığın gözünü çıkarıyorsun. Açsana bi cüzdanını allahaşkına nedir olay bir bakalım, bu kadar radikal eylemlerde bulunan insan gerçekten soyutlamış olmalı kendini evrensel toplumdan, yoksa bu hareketlerin sahibine vandal olduğun kadar aptalsın da derim, hiç çekinmem.

- Ya tabi, git sor bunları anında dalsınlar sana orda, kim misketlediye git.
- Ahaha kim misketlediye git ahahahakckdlsflkşs. İyiydi bu evet,öpüyorum alnından.

Ne oldu? Gidip gezi parkındaki eski kitaplara, afişlere, plaklara dadanıp sarı kokulu eşyaları elleyemedik! Sahaflara gitmek lazım artık, vakit bulabileceğiz de sanki, peh!

Müzik de dinliyorum tabi, Deathstars'ın yeni albümünü dinlemeyip, Rammstein'ın Pussy'sini izlemeyen kalmamıştır umarım. Eskilere dönüp Mando Diao dinlemek isterseniz de sorun olmaz yani. Ardından bir de The Darkness, ki ne güzel gruptun sen be The Darkness. Hatta => :( The Darkness.

Yahu zaten bu blogu okuyan minik kitlemin büyük çoğunluğu (okuyucu sayısının az olmasını eleştiren ve suçu kendisinde aramak yerine "aman okumayan okumasın lan" diyerek çirkefleşen yazar betimleyişi.) LastFm'de arkadaşım, açın bakın azizim, ben bakıyorum ara sıra sanatçı araklaması yapıyorum ki Cem senin sayfandan hiç bir sanatçı araklamışlığım yok bak, o ayrı konu. (vaaay okuyucuyla direkt muhabbete girmek, breh breh...) Breh breh ne lan sadfafdakkalfaş:D Çok eğlendim bir an, neyse

Saat 11 olmuş ki bence giderim okula bugün, evet. Araya 1-2 fotoğraf da sıkıştırıp kalkıyorum.
Öperim,saygı-sevgi, esen kal.





06 Eylül 2009

Yaz bitiyor mu ne?



O zaman buyrun birlikte uğurlayalım. (play dedikten sonra okumaya devam ediyoruz klibi de izliyoruz arada)


Beirut - Elephant Gun

Tatil gereğinden fazla abartılan bir oyun sadece, yoksa insanın dinlenmek için başını alıp uzaklara gitmesi denize girip kumda güneşlenmesi gerekmez. Ama yine de besleyici bir eylemdir.

- Sen şimdi tatil mi yaptın sanıyorsun?
- Selam Rudolph özledin dimi beni ehehe:)
- Ordan oraya bilet alıp sağdan soldan eski püskü şeyler toplamak mı yani tatil.
- Sana süper bişi aldım ama bak, görünce delireceksin.
- Sabahtan akşama kadar "akşam çayı" faaliyetlerinde bulunmak mı tatil?
- Sen beğenmezsen ben kullanırım gerçi iyi tütün bulmak lazım ama olsun, olanla idare ederiz.
- ipoda 5 sezon dizi doldurup etrafındakiler yerine minicik bir ekrana bakmak mı tatil?
- Ooouv yeni sezon 21 eylülmüş yaa, nasıl bekliycez bende bilmiyorum Rudolph:(
- Birde arayıp soranlara çok eğleniyorum deyip kendini kandırmıyor musun?
- En azından soranlara neler yedim içtim onu anlatırım.
- Yeşil fosforlu kalem ne peki, punk mısın sen!..
- Punk olmaya kilom müsait değil ama yine de sağol Rudolph:)
- Uuff herneyse, ne aldın göster bakayım.

Haziran hakkında konuşuyoruz, çünkü daha iyi bir konumuz yok. Kaç zaman daha yanyana durabiliriz acaba, bilmiyoruz. İsviçreli bilim adamlarının "insanın insana tahammülü" başlıklı bir çalışmaları var mıdır?

- en çok neler(in)den nefret ettiğimle ilgili notlar alıyorum, okumamı ister misin?

Televizyonun sesini kıstık, Sinatra açtık yerine, reklamlarla kafa buluyoruz...

Msn iş toplantıları için yapılmış bir naneydi zamanında deyip her kelimeden sonra enter a basma eylemlerimizi sürdürüyoruz.

Ayrıca, "aids is a mass murderer" sloganlı kampanyayı canıığ gönülden destekliyoruz.

Hayatta olduğum sürece ne yaşadığım umurumda değil demek eskisi kadar gerçekçi gelmiyor. Bu yüzden kalan ömrümü bozuk para olarak geçirmek istiyorum. Şıngır mınıgır evet:D

Saygılar okuyucu öperim.



11 Aralık 2008

Bağımsız Satır Başları Vol.6

Masaüstü pc'nin monitörü sizlere ömür okuyucu. Emektar lap ile yola devam ediyoruz. Kurban bayramı sebebiyle maaile birlikte olduğumuz için zor anlar yaşıyoruz zaman zaman (ahhh o zaman -fikret kızılok severiz sevdiririz hareketi-) sıraya girip mail kutularımızı kontrol ediyoruz. Ben bir taraftan fotoğraf makinemi bağlıyorum diğer taraftan ipodu sokuşturuyorum etrafım kablo doluyor, dağılıyorum. 4 kardeş olunca zor oluyor tabi, en küçük kardeşim lise 2'ye gidiyor hani diyemiyorsun "benim işim daha önemli çocuğum git oyuncaklarınla oyna" vs yemiyor tabi. Monitör bayram sonrası gelecekmiş (ki inanmıyorum en az 1 ay geçer) zaten İstanbul'a dönmüş olacağım bana pek bir getirisi yok gibi yani.

*

Michel Fugain - Une Belle Histoire... Artık dinlemez olduğum parça ki Issız Adam denen dandik film çıkmadan önce ne de çok sever idim. Sayın Çağan Irmak kendine mahlaz yapmış bir de Irmak Çağ diye, gül ağla sonra yine gül, karmaşık duygular içindeyim.


- Issız Adam nasıl bir filmdi sence Mimi?

- Haaaa?





Yol Arkadaşım dizisinin tekrarını bulmuşuz saat gece 2 falan gibi yalan olmasın bakmadım saate;

Ablam: Bu hikaye neden böyle oldu yahu, çok saçmalamış Çağan, ara sorsana neden böyle yapmış.
Mimi: Açmaz ki telefonu ünlü oldu artık o.
Ablam: Hadi ya!
Mimi: Heee.

...şimdi şöyle ki Çağan Irmak ile ben kankayız yıllardır, ben istediğim her an onu arayıp şu neden böyle bu neden böyle gibilerden sorular yöneltiyorum o da bıkmadan usanmadan cevap veriyor bana hatta Babam ve Oğlum benim bir kaç fikrim ve Çağan'ı bu fikirler doğrultusunda dürtüklemem ile ortaya çıkmış bir eser. Ama son 1 yıldır ne olduğunu bende anlamıyorum kendisinde bir afra tafra bir kendini bilmezlik sonradan ünlü olmanın kompleksleri falan baş gösterdi. "ben yönetmenim sen yazarsın yazdığını beğenmezsem çekmem seni de çekemem" gibilerden sözler sarf eder oldu. Kısacası ünlü oldu. Issız Adam ile tamamen gözümden düştü artık kopardık bağları. O değil onun yüzünden Michel Fugain dinlemez oldum bana en çok koyan bu!

*

Az pişmiş kurban eti ile bir kadeh Kayra Buzbağ 2005 süper oluyor. Tek başına pek haz etmediğim bu kırmızı tat etin yanında bittirdi beni. Kurban etini yiyemeyen "ben taze et yiyemiyorum kokuyor" diyen çok tanıdığım var. Halt ediyorsunuz diyorum, taze et kıyma yapılmadığı sürece mis gibi yenir ki az pişirirseniz daha bir güzel olur tadı, (pembe olcak içi) sosları ve baharatları doğru kullanmayı bilin yeter. (vejetaryenleri anlamıyrum zaten ki vegan milleti uzak olsun benden)

*
Msn'den sıkıldım yeni bir şeyler bulsun biri.

*Salı günü How I Met Your Mother'ın 3. sezon bölümlerini verdi cenebece-e oturup izledik yine (ki tüm sezonlarına sahip olduğum tek dizi) yeni sezona bakayım diye googleladım diziyi falan. Çok şaşırdım ama Bro Code diye bir kanunname gerçekten varmış. Hani dizi sayesinde piyasaya sürülmüş mini bir kitap (yoksa o kadar saçma birşey gerçek olmaz yahu) afilli bir cildi var özendim yalan değil. Erkek olsam alıp arkadaşlar arasında geyik yapardım. Irish Pub lazım ama NY'ish değil de Bostonvari. Param olsu şu an açardım bir tane! Cheers gibi böyle...

*Bu akşam, vakti olan Beyoğlu Hayal'e gitsin benim yerime de izlesin Stefan Schwerdtfeger'ı (2 kere yanlış yazıp google a baktım evet)

*

Geçen gece CnnTürk Cirque du Soleil:Corteo performansını yayınladı. Daha önce Alegria, Qudiam ve Varekai gösterilerini izlemiştim. Tek kelimeyle muhteşemdi klişesini kullanmaktan çekinmeyeceğim bir gösteriydi, televizyondan izlemek bile heycanlandırdı beni.






Bu arada Çağan Irmak'ı tanıyor falan değilim. :D

Bayram bitti sonunda oh be!

22 Kasım 2008

Bağımsız (-lığı tartışmaya açık) Satır Başları Vol.5

.
.
.

Smoky'nin kedisi Aslan ki kendisi bir şekilde Smoky hanımı tanıyan herkesin kedisidir, kaybolmuş -YİNE-... Bu sexkolik kedi kim bilir yine hangi aşifte dişinin peşine takılıp nerelere gitti diye düşünmek, olur olmadık yerlerde kapalı kalmış olabileceği olasılığının kafaları kurcalamasından daha iyi şu an için. Smoky, 2'dir gidip "Aslaaan, seni sapık ruhlu azgın kedi, seni şişko yağ tulumu, hangi delikteysen çık ortaya delirtme beni" şeklinde tatlı dille aradı Aslan pisiyi. Ama yok. Yarın olmadan kapının dibine gelir diye umuyorum ben, arkadaşlar arasında facebookmuş msnmiş bilmem neresiymiş bu kadar konuşulup, mıncırılmak suretiyle sevilip şımartılırsa böyle başına buyruk olur işte. Nerde sabah edecek kim bilir...

Karaköy iskelesi çökmüş, canlı yayın izledim, iyi ki sabah olmamış bu olay. Bro.'dan aldığım bilgiye göre zaten vapur seferleri durdurulmuş-muş, ya da başlatılmamıştı da demiş olabilir tam hatırlayamadım şimdi. Gerçi bilgi kaynağı Bro. olunca pak de önem vermemek lazım ne söylendiğine, o başka konu ahahhaaa...

Sevgili BuzCevher'i beyefendinin blog alemi ile paylaştığı 50'lerin ve 60'ların muhteşem parçalarını dinliyorum 2 saattir. Ki siyah beyaz filmleri tekrar tekrar izleyesim geldi. En sevdiğim "We're No Angels" ile başlar, araya bol Marilyn'li filmler sıkıştırırım, "West Side Story" izleyesim de var aslında, bilemiyorum belki biraz daha eskilere gidip Chaplin olabilir, sonra dönüp Casablanca izlerim. Ya da gider yatarım işim ne bu saatten sonra değil mi?

Film dedim aklıma geldi, Igby Goes Down sonrası deli gibi yeni filminin vizyona girmesini beklediğimiz (ki bu kişiler bendeniz Mimi, Alasse hanım kızımız ve Smoky hatunu) Kieran Culkin beyefendinin, Alec Baldwin bey amca ile kotardığı yeni filmleri Lymelife 2009 Nisan'da, pek saygı değer, her biri 7.sanat experi olan insanların yaşadığı Amerika'da vizyona giriyor. Hani sadece vakit geçirmek için film izlemeyen benim gibi insanların bulunduğu yerlere kadar gelemeyen bu filmin ne kadar güzel olduğu konusu belli kişilerce tartışmaya açıktır.

Geçen ay biri sordu;
- Çok paran olsa ne yaparsın?
- Harcarım.

... böyle basit bir cevap vermem benim günlük zevkleri olan, vurdumduymaz biri olduğumu kanıtlıyormuş. Bence bu cevap benim yaşamak dışında pek de bir amacı olmayan sıradan biri olduğumun kanıtı sadece. Yani durup "şunu bunu alır, şöyle böyle yaparım" diye listeleme olayına girmemem, benim hayalleri olmayan biri olduğumu değil, aksine çok hayalci olduğu için konuşmaya, anlatmaya, anlaşılır olmaya hali olmayan biri olduğumu kanıtlar (kanıtlamasa da çok da umurmdaydı hani). Harcarım cevabını verdiğim de neler neler yapacağımı anlayan en az 3 kişi var şu dünya da. Yeter bana!

Bir de canım ton balığı istedi gidip yiyeceğim, hadi iyi geceler okuyucu.

16 Kasım 2008

Bağımsız Satır Başları Vol.4

Blog sayfama uzun zamandır birşey yazamayınca kendimi kötü hissediyorum, bir de cep telefonuma mesaj atan bir arkadaşım aynen şu şekilde;

"Lan neden yeni bir şeyler yazmıyorsun, amma tembel oldun haa!"

deyince, kendime kızmam mı desem artık yoksa acımam mı(?) bin kat daha arttı. Aslında yalan olmasın, önce gelen mesajın ne manaya geldiğini anlamamıştım. Cevap olarak "azizim yalnış attın herhalde, tembel kısmı tamam da başını çözemedim" yazdım. Sonra anladım blog sayfamı okuyan ama bana bunu bildirme zahmetine girmeyen bir arkadaşım daha varmış.

Sipariş üzerine de yazılmıyor ki anasını satayım. Aslında aklımada bir sürü konu var. Hatta blog panelim yayımlanmamış taslaklarla dolu. Bir türlü yazdığım şeyin sonunu getiremiyorum. O yüzden kafa göz kıran cinsten "Bağımsız Satır Başları" yaratmaya başlıyorum, tam da şu an.

__________________________________________________


* En iyi arkadaşım evleniyor, aslında bununla ilgili bir yazı yazmaya başlamış ama yayımlamadan taslak tarlama bırakmıştım, şimdi yine bir başka Haziran'da düğüne gideceğim korka korka!... Bu gittiğim 3. veya 4. düğün olacak, en son gittiğim düğündeki çift hala evli, zaten 3 ay mı ne oldu evleneli. Burak Kut'tan alıntı yapalım hemen; tahtalara vur, dağlara taşlara...

* Geçen gün minibüsteyim, Gölcük'te... Metallica'nın indirip de baştan sona dinleyemediğim son albümünü açmışım, bangır bangır çalıyor. Diyeceksin "neden böyle bir öküzlük yapıyorsun, özenti misin sen, ergenliğini tamamlayamadın da hala anlamsız bir öfke içinde misin, nedir abicim yani ne ayaksın" diyeniniz vardır. Benim ki piçlik abi, gıcıklık olsun diye yapıyorum sanırım, bir olayım yok yani, kısık sesle dinlesem de bişi fark etmez, albüm yine skindirik yine skindirik... Olay albüm değil zaten, yüzüme tip tip bakan, iktidar yanlısı yaftası yapıştırdığım teyzeye ettiğim laf ve aldığım tepki;

- Bu ne ki ben sana bi de Dimmu Borgir açayım da bak herifler ne ayakmış.
- Terbiyesiz!

Çevirdi kafasını önüne, ben ayaktayım vs... Çok güldüm okuyucu, Dimmu Borgir diyerek nasıl bir küfür ettiğimi sandı bilemiyorum. Bu yeni nesilde terbiye kalmadı tarzında birşeyler mırıldandı ben arkada boşalan bir yere yönelirken, herhalde 22 yaşında olduğumu bilse küfür edip döverdi beni.

* Bu arada ŞoK çalışanlarını seviyorum, alkol alırken bana kimlik soranları var hala, iltifat ediyorsunuz çocuklar :$

* Neden kimse konusuz bir program yapmıyor. Mesela ben olsam yapardım. Huysuz Virjin ile Görücü Usulü'nün fragmanını görünce ablam attı bu fikri, ille bir format olmak zorunda mı canım diyerekten. Doğru söylüyor, "Mimi Wonka ile Kafana Göre" diye bir program yapmak istiyorum ben, konu yok birşey yok. İsteyen istediğini yapardı. Süper olurdu bence. Duyun beni!...

* Erdem beyle bir gece sırf eğlence olsun diye oturup yazdığımız bir -izm'imiz var bizim. Akımın adı tabi ki de; "Kafana Göreizm" şu an için17 maddesi var. Geyik olsun diye ortaya çıktı falan ama devam edilebilir bence ki Erdem bey'i dürtüklersem manifesto bile yazar o. En sevdiğim 2 maddesini her önüme gelen yere not düşüyorum, eğlenmek için ki bunlardan biri;
  • Madde 14: Her kural eğlence için vardır. Eğlencesiz kural kural değildir. Kontrolsüz güç de güç değildir zaten.
Bakmışsınız programlara konuk olup bu yeni akımın olmayan felsefesini anlatıp caka basıyorum cümle aleme ki yaparım ben, o saçmalama potansiyeli var bende. Seda Sayan' a çıkabiliriz belki bu sayede azizim Erdem, hayallerimiz gerçek olur abi. (hayale bak anasını satayım)

* Elveda bira dedim az evvel son mariachi black'ciğimi bitirirkene. Beleş olmadığı (ısmarlanmadığı) sürece bu ülkede bira içmem ben bir daha. Fiyatları düzene soksunlar lütfen. Alkol zevkimizin de içine ettiler, artık en azından bu parayı vermeme değer dediğim Kalecik, Kavaklıdere ve Sarafin çeşitleriyle takılacağım. ( elinde Casillero del Diablosu olana kapım açık, bizdeki bitti be hacı:mü )

* Yıl 2001, yaşlarına göre iğrenç zevkleri olan iki kardeş (ki psychiatrist Crane kardeşlerin bayan olan (yandan yemişleri) denebilirdi bizim için eğer bende psikoloji okumuş olsaydım) İstanbul'a gitmişiz 4. Murat operasını izleyip döneceğiz. Ondan önce Fındıkkıran'a gidecektik ki biletlerimiz yanmıştı ablam grip olduğu için, gidememiştik. Şimdi düşünüyorum da o yaşlarda iğrenç sayılabilecek zevklerim varken, bugün sinemaya bile zorla gidiyorum ki gitmiyorum(!) Ne oldu acaba, odunlaştım, 5'e 10 kalaslaştım.

* Eğtimime devam etme planlarımın hepsi fos çıkacak gibi, bekle beni ÖSS, sana geliyorum Allah'ım!... (Bu sefer Mimar Sinan'da okumak istiyorum, mekan güzel)

Bitti tamam, rahatladın mı lan Bro! Pis şey, gülünce yazamıyorum işte, serseri kişilik! (şaka tabi, zaten bu sözlerime alınırsan eğer en adi insansın :Ç )

30 Ağustos 2008

Bağımsız Satır Başları vol.3

Satır başı çok garip bir kullanım aslında. Farklı bir kelime bulunmalı bence. TDK çalışsın diyorum. "Satır" ve "Baş" kelimeleri farklı çağrışımlar yapıyor. İlgililer konuyla ilgilensinler lütfen.

"Ülkeden kaçasım var, yardım ve yataklık yapacak insan(lar) arıyorum."

Alpay Erdem bu hafta ne demiş: Ya duvara astığımız posterin pot yapması. Sorarım; hüzün yok mu o potta. (ama gitmiş nokta koymuş sorunun sonuna, zaten o adamın soru işareti kullandığını pek görmüyorum, yani ne diyor "ben zaten sana sormuyorum ki arkadaşım, o öyledir bu böyledir ben biliyorum, kafanda yer etsin de unutma diye soru görünümü veriyorum" yaa)

Çocukluğumun peynirli krakeri "Çizi" yi bile bozdular ya daha ne diyeyim, "Balık ve Pizza Krakerlere" bişi olmasın lütfen. (neymiş: eti ülkeri döver)

Bir kaşık rakıda "Nothobranchius Rachovi" olsan cürmün kadar yer yakarsın. (neymiş: saçmalamak süper kolay bir şeymiş, kapak olsun birilerine.)

Misafir ol gel bana tarotlar açayım sana. (ahanda bir daha!)

Evdeki eşyalar canlı olsa mesela, desem ki çaydanlığa "bi çay demle bakiim aslanım" o da "ne demek abla emrin olur" dese, kendi işini "benim için" kendi yapsa bana ihtiyacı olmasa. Zaten Saylonlar gerçekmiş ki...

Duvara astığım "Vertigo" afişimdeki potta cidden hüzün var be hocam, hey gidi!

Dün Party Monster izledim, gül gül ağladım, erkek olsam drag queen olurdum çok fetiş lan harbi. Bir de Flawless vardır bak, o daha bir güzeldir.

Bak daha neler neler vardı aklımda, Efe geldi, sayfa 1 saat açık kaldı tabi uçtu gitti herşey, dövme yaptırmış pis çocuk, 2 tane kırlangıç, kasıklarda... Manyaklık ama yerim. Bende mi yaptırsam, evet, olabilir mi ki?

Bu kadar okuyucu, bir sürü taslak var bitirilmeyi bekleyen, görüşeceğiz yani, öptüm hadi.


Sonradan ekleme: Second adlı nacizane grubumuzun hoş bir parçası ile sizlere veda ediyorum şimdilik, sağlık ve sıhhat dilerim,arıza kalın.

Second - Ardından

20 Ağustos 2008

Bağımsız Satır Başları vol.2

(Belirli bir konu üzerinde yazamamayı "havalara" bağlamış Turşucuuuum, olabilir tabi, ama sanmıyorum ki benim paragraflarımın kopukluğu o yüzden olsun. Sıkılgan biriyim ben malum, yaş ilerledi azizim, oturup eskisi gibi kurgulu yazılar yazamıyorum artık. Aklıma esiyor bloga bişiler yazayım diyorum öyle ortaya çıkıyor yazılar. Alışanlar olmuştur diye düşünüyorum "bağımsız satır başlarıma" zaten karşımda biri olmadan ancak bu kadar muhabbet edebiliyorum ne yapalım. Zihin hastalığı da olabilir belki bu durum, zihninizi çok zorlarsanız iflas edebiliyordur belki. Depresyon falan diyorlar ona ama benim gibi ukala biri için uzak bir olay o, o yüzden direkt zihin hastalığı dedim. Ya da daha iyisi zihin tatili...)



Selamlar okuyucu, çok sıcak yine. Günlerdir su içerek yaşıyor sayılırım, atıştırmalık şeyler dışında başka birşey yiyemiyorum. Hava yemek yemeye uygun değil bence. 2 kilo vermişim, üstüne üstlük 3cm incelmişim pilates sayesinde. Evet pilates yapıyorum, bu işi kavrayıp 2 beden küçülmüş olan ablacığımdan bir kaç hareket kaptım, sabah akşam fazla zorlanmadan takılıyorum kendi halimde. Spor işinde kendimi zora sokmayınca bir güzel incelmeye başladım. Öyle spor salonuymuş, yok dakika tutmakmış, yok hocanın zorlamasıymış vs. benlik şeyler değil. Kimse bana ne yapmam gerektiğini söylemesin, anlatsın tabi eyvallah, ister 10 ister 20 kere yaparım orası onu ilgilendirmez. Zora sokamam kendimi, rahatıma düşkünümdür. Barbie bebek gibi olmaya meraklı değilim.Deli gibi spor yapamam öyle. Açıkcası az-çok farketmez, kilolu insanları zora sokmaya gelmez bence, yani bırakın kendileri birşeylere çabalayıp 1-2 kilo versinler, zaten devamını getirirler, spor hocalarının "zorlama, aşağılama" mantıklarını anlamıyorum yani. Adamı ağlatana kadar çalıştırdın, ee iyi tamam kaslar gelişti de o an gevşeyen sinirleri, yara bere içinde kalan ruhu ne yapacaksın, pardon?. "aynadaki yeni halini görünce herşeye değdi be diyecektir" demişti spor hocası bir arkadaş. "nah der amk!" demiştim bende. Hala da savunuyorum bu fikrimi "nah der abicim nah der!!"

Badly Drawn Boy dinliyorum şu an, aralara The Dandy Warhols serpiştirdim, hoş oldu sanki. Müzik işinde baya gerilerde kaldım gibi. The Verve albümünü dinledim en son, bir de Turşucuum Wolfmother yolladı "dinle bak yeni albümdenmiş" diyerekten. Başka birşeyden haberim yok desem yalan olmaz. Nostalji kıyılarındayım bu aralar, Still Got The Blues, Crow Jane, You Were Always On My Mind" falan dolanıyorum, elimde iykpod... O yine iyi be okuyucu, geçen gecelerden birinde yine Turşucuum'la oturuyoruz pc başında, bana Asfalt Dünya dinlememi söylüyor(güzel iş çıkarmış hoş elemanlar, çok sevdim) arada film falan laklaklarken başlıyoruz TSM dinlemeye, sanırım annemin Behiye Aksoy dosyasında bulduğum "at kadehi elindeeen, bin parçaya bölünsüüün, dökülsün meyler yereee, hatıralar gömülsüün" parçasını bulup listeye atmamla başlamıştı herşey. Nostaljinin gözünü çıkarmıştım o gece,sabaha kadar. "rakı-balık sofrasında muhabbet" potansiyeli yüksek biri olduğumu biliyordum da "hancı!! şarap doldur, müziği de aç, bu gece uzuun" arabeski yapabilitem olduğundan haberim yoktu. Öğrenmiş oldum, hoşuma gitti ehehe:)

Bir de bilir misiniz Gönül Yazar'ın seslendirdiği "Sen Bensiz Ben Sensiz" diye bir parça vardır, ne zaman dinlesem çocukken öğlen kuşağında izlediğim Yeşilçam filmleri geliyor aklıma, demek ki çok duymuşum o filmlerde bu şarkıyı. Ayrıca Gönül Yazar hanımefendi hem çok güzel bir sese sahipmiş hem de hakkaten taşmış abicim taşmış! Hayran kaldım kendisine.

Ablam dedim hani, pilatesle kilo veren hatun.Benden 1 yaş büyük sadece. Mesleğiyle "psikopat oldum hacıı" şeklinde dalga geçmeye alıştığı için, "mesleğiniz nedir?" diyen yeni tanıştığı insanlara, bazen duraksayıp cevap veriyor. Biliyorum ki aklından geçen "psikopatım" cevabını "psikoloğum" a çevirmekle uğraşıyor. Çok ciddi biridir başkalarının yanında, ama aslında vıcık vıcık bir yaratıktır. En iğrenç esprileri o yapar hep. Mesela geçen gün ne oldu... Olimpiyatlarda toprak zemini bir sonraki koşuya hazırlamak için düzeltirler hani, sarı bir araç girer gezinir etrafta falan. Annem bu konularla pek alakadar olmadığı için o aracı ilk gördüğünde "o ne arabası orda?" demişti. Ben açıklama yaparken ablam "dolmuş çekiyorlar orda" diye araya atlamıştı iğrenç bir şekilde. İnsan ister istemez gülüyor o an. Kahkaha atıyor hatta :D Yakın zamanda olduğu için aklımda bu kalmış, ama daha beter şeyler yapmışlığı (yapmışlığımız) da vardır. Kardeşlerimizi çok fena kandırırız mesela, 2 ay sürdürdüğümüz keklemelerimiz vardır. Birde birbirimizi haberdar ederiz, mesela ben kardeşlerden birini kandırırsam ablama haber veririm "böyle böyle kekledim haberin olsun çaktırma" diye, o da aynı şekilde. Şimdi aklıma geldi içimde kalmasın anlatayım, şimdi bizim ütü masasının yanında böyle camdan ibrik gibi bişi var, annem ütü için su bulunduruyor içinde çaydanlıktan kalan vs. işte en küçük kardeşim "bu ne suyu" diye sordu bundan 1 ay önce, bende hiç düşünmeden "hmm o mu? o okunmuş su, annem gece biz uyurken kazadan beladan korulanlım diye teker teker okuyup üfleyip yüzümüze serpiyor onu" dedim. Bu veletciğim hiç itirazsız, annemin bu "kaza bela gelmesin maazallah" konularına takık olduğunu bildiği için "yapar mı yapar" diye düşünüp inandı bana. Gidip birilerine sorar eder falan kesin deyip (ki genelde ablama sorar)ona sezdirmeden ablamı haberdar ettim böyle böyle diye.. Ve bu veletciğim ben gerçeği söyleyene kadar o ibriğimsi camdaki suyu okunmuş su sandı. velhasılıkelam ablamla iyi anlaşır, feci adam otlatırız. En iğrencimiz o dur ama. Başka bir ara Lady Jade'i nasıl kandırdığımızı anlatırım size. Hala kahkahalar atmamıza neden olan bir olaydır asjkalkakjdaha...

Kıskandığım çok insan var gerçekten. Hani kimsenin görünüşünü, sahip olduğu statü ve etiketini, şöhretini ya da yakışıklı sevgilisini, sağlıklı bebeğini, güzel ailesini kıskandığım yok. Benim kıskançlıklarım daha çok başkalarının yaşadığı eğlenceli extreme anılar oluyor. Çok "ah bende orda olsaydım ne güzel olurdu" dediğim olmuştur.İşte yine öyle bir kıskançlığım, hayran kalışlığım, gönülkoyuşluğum oldu ama bu en fazla içimde yer etti. Yani koydum kafaya bir yolunu bulup yapacağım, kaçarı yok.

Geçen gün kuzenim bizdeydi tatil için gelmişti Bodrum'a gitmeden bize uğradı falan fişmekan. Akşama kadar takıldık muhabbet, okul, iş, fotoğraf vs vs. Bana fotoğraf makinelerimi kendisi seçip,alıp, ayarlayı göndermiştir hep ki 2 tane de analog makine göndereceğini söyledi lafarasında. (ovv yeees!) Neyse işte... Elektronik olayını çözmüş bizim Ati, çift diplomasıyla buralarda bulduğu işleri beğenmeyerek Avrupa'da ikamet etmeye devam eden bir genç beyin. Yaptığı işten zerre kadar anlamıyorum ve açıkcası ilgimi de hiç çekmiyor. Oturup saatlerce muhabbet edebilecek kadar iyi-kötü ortak çoook noktamız var kendisiyle ama onun mesleği bu noktaların dışında kalıyor hep. Bu sefer geldiğinde babam; "bizim burda da sizin o türbinlerden yapılmaz mı?" dediği zaman, hiç oralı olmamıştım. Sonradan "olur amca aslında, ama iyi ölçmek lazım" vs vs diye rüzgar hızından bilmem ne yüksekliğinde falan bahsedince kulak kesildim. Bizim kuzen hani E.T. filminde gördüğümüz o rüzgar türbinlerinden yapıyormuş. Ciddi ciddi amelelikle başlamış, okurken inşaatlarında falan çalışmış yani vs. İlgimi çektiği fark edip elimdeki soyulmuş taze fındığı kapıp midesine indirirken başladı konuşmaya.

- Bi gün ne oldu biliyor musun. İşte, bakım için türbinlerden birine çıkmak lazım geldi, kimse istemiyor tabi, içinden çıkmak neyse de dışardan bağlı olsan da korkuyor insan. Ben dedim çıkarım ne olacak, başladım tırmanmaya, yanlardan bağlıyım ama arkam boş, ben çıktım baktım ne durumda vs. sonra yoruldum tabi bi de 70 metrelik boyu var nerden baksan esen rüzgarla yarım metre sallanıyor sağa sola, bi de hava yükseldikçe ferahlaşıyor insanın uykusu geliyor zaten ninni gibi rüzgar bi de sallanıyorsun beşik gibi.....

Babam bu arada girip metre, rüzgar, esneme payı, yok rüzgar hızı vs vs ile ilgili bişeyler sorduğu için muhabbet dağıldı bir an da. Yorulduğunda nasıl dinleniyorsun arkan boştaysa, içindeki kabloların bakırı, boyutu, bilmem nesi karıştı da karıştı. Maaliyetmiş, yok gölge etkisi, yok uğultusu, insandan uzağa yapılması gerektiği vs vs... Böyle devam ettikçe konu beni benden aldı işin ilginçliği, babam sorularını bitirip maaliyet hesaplamasına girince, kuzen devam etti.

-İşte artık her zaman ben çıkıyordum tepeye kadar. Alıyorum yanıma kahvaltımı kahvemi yukarda yiyorum içiyorum o manzaraya karşı, birde uyuyorum yarım saat, montlara sarıp sarmalanıp, çok esiyor çünkü... Ama dehşet birşey yaşamadan anlaşılmaz. Bak bir kerede hava şartları baya kötü gidiyor 1 haftadır yağmur falan kimse çıkmıyo yukarı o sırada, biz yine çalışıyoruz tabi içerdeyiz bu sefer gövdede. Yanımda İsveçli(Alman demiş de olabilir tam hatırlamıyorum) bir arkadaş var, biz çalışıyoruz işte kabloların arasında, dışardan gürültüler geliyor. Bir ara içerdeki elektrik kesildi ışıksız kaldık falan bilgisayarların ışığı var sadece, seslerde güçleniyor uğultu böyle, sonra titremeye başladı gövde, tutunacak yer arıyoruz falan. 2-3dk. sonra normale döndü herşey bizde işimize devam ettik, ne olduğunu anlamadık. Meğer biz içerdeyken yanıbaşımıza yıldırım düşmüş. Tepede bir yer zaten normal yani. Meğer onun uğultusu, titremesiymiş. O arkadaş korktu bir daha yağmur yağarken girmedi içine :D

Ben tabi "vaay be, hadi canım, yok yahu, hadi yaa" diye ağzım açık dinliyorum ayran budalası gibi. Yani hiç konuşmuyorum etmiyorum ki ben susmadan duramam. Yani okuyucum, anlayacağım Aticiğimi çok kıskandım. Ya gel de kıskanma abi. Cidden çok kıskanıyorum yahu, açık açık söyledim ona da. Bende gidip göreceğim, bende tırmanacağım diyesim geliyor hep. Tabi eğlencesine yoksa ne işim olur türbinmiş, rüzgarmış... Kimsede eğlence için beni içine sokmaz o aletin ya da tepesine çıkarmaz biliyorum. Ama olurda yaparlarsa buralarda (çünkü düşünüyorlar anlaşalım yapalım diye) kesinlikle inşaatında falan bulunacağım. Karar verdim. Yapacağım abi, tırmanacağım bende.

ALEA IACTA EST! (ok yaydan çıktı)

Bir zırvalamamı daha burada bitirirken, hepinize sağlık ve sıhhat dilerim efenim, arıza kalın.

05 Ağustos 2008

Bağımsız Satır Başları

Bu aralar bir durgunluk var benliğimde. Her açıdan verimsiz hissediyorum kendimi. Bunun nedenini "çoğunluğun ilgilendiği şeylerin ilgimi çekmeyişinden dolayı hissettiğim boşluk duygusu" na bağlıyorum. Çok ukalaca oldu ve hoşuma gitti açıkcası. O yüzden en sevdiğim şekilde devam edeceğim. Bağımsız satır başları...

________________________________

Az önce Ergenekon konusuyla ilgili nacizane yazımın son derlemelerini yapıyordum ki telefonum çaldı. Arayan sevgili Pandora "nbr nasılsın" demeden "nerelerdesin lan ağzını burnunu kırarım, bi haber verir insan şurdayım burdayım iyiyim hoşum diye, pis kız seni merak ettik dimi..." şeklinde ver yansın kavrulsun da bulundu. (bu yazdığım şekilde konuşmasa da ben ne demek istediğini anladım sayın okuyucu) İyi oldu, çok iyi oldu çünkü sıkıldığımı ve artık gereksiz eğlence işlerimden biri olan blogger kimliğime bürünme zamanınım geldiğini hatırlattı bana. (gerçi modemde bozuktu o yüzden de takılamadım blogger olarak, o başka bir konu)

Eski yazıları buldum eski ajandalarda, eğlenceli oldu, bir kaç işe yarar cümle de buldum ama genel olarak gereksizdi hepsi. "... çünkü kansız krallığım ben!" diye biten çook eski bir kafiyeli hikaye var. (kafiyeli hikaye dediğim şey sanki şiir yazarmış gibi hikaye yazmak işte efenim komplike bişi değil yani) Uzun zaman önce yazdığınız şeylerden rahatsızlık duyduğunuz olur bazen. Bana çoğu zaman oluyor bu. Çok kasıntı buluyorum yazdığım şeyleri. Mesela 2005 tarihli bir başkası "çığlık gibi özgür olmak istiyorum acı kahvemin içinde boğulurken, gelmesin kimse beni kurtarmaya" diye başlıyor. Sonunu hiç sorma. Bu saçmalıklarımı okuyunca durup "acaba içime birşey mi kaçmıştı o zamanlar" diye düşünüyorum." Lan o değil, yıl bu sefer 2004, oturmuş vasiyetimi yazmışım. Bittabi olmayan mal varlığımı kimseye bırakmamışım. Oturup "bu yukarıda saydığım şeyleri benim yerime yapmasını istediğim kişiler, bu isteğimi yerine getirmezlerse peşlerini bırakmam" gibilerden şeyler zırvalammışım.

Zekama hayran olduğum bazı anlar da olmuyor değil. Egoyum bende sizin gibi malumunuz.

Biz insanlar şöyleyiz böyleyiz, ne garibiz ne ilginçiz konulu bir sürü şey okudum şu zamana kadar. Hiçbiri samimi gelmedi. Samimiyeti genelleme yapmayan insanlarda aramak gerektiğini düşünüyorum çünkü. Ama gerçekten, neden durup hayatımızla ilgili şeylere diğer insanları da katıp, genellemeler yaptığımızı anlamıyorum.

Ayrıca yeri gelmiş gibi hissettim, söyleyeyim de içimde kalmasın. Blog olayını cidden sanal günlük olarak kullanıyorum ve yine de hatrı sayılır derecede okuyucum var, feci hoşuma gidiyor bu. (feci hoşuna gitmek diye bir kullanım doğru olmuyor farkındayım ama "çok" yetersiz kalınca olumlu anlamda başka kullanacak kelime bilmiyorum sanırım 'utanç')

Ayrıca kahvemi krema ile yumuşatıp içiyorum, tek şekerli.

Modest Mouse çok eğlenceli bir grup, aklınızda bulunsun bir ara bakarsınız. The View dinleyin, pek nacizane from Wonka.

Dün gece misafirimiz vardı. Sarışın almanlar. Küçük kuzenimin (ki kendisi benden büyük tabi ki) eşi sevgili Jacqueline'in ebeveynleri bizdeydi. Anne pek bir sessiz ilgisizdi, baba ise etrafında ne olduğunu anlama çabasında anlamadığı dilde konuşan bizleri göz hapsine almıştı ve kollarını kaplayan renkli dövmeleri nedeniyle ilgi odağıydı ki kuzenimin annesi sevgili yengeciğim "ay ben bakamıyorum onlara" diyerek gece boyu beni benden alan cümleyi ben daha dövmeleri incelemeye başlamadan çok önce kurmuştu. Avrupalılar gerçekten pek kültürsüz insanlar. Muhabbet kültürleri yok. Muhabbet edilirken neler yapılır bilmiyorlar. Taze fındık, çay, kek, pasta, dondurma, mısır, vb çeşitli yiyecek içeceğin biz türkler tarafından nasıl bir gecede tüketilebildiğini şaşkınlıktan açık ağızlarını kapama telaşıyla izlediler ve bize katılmadılar efenim. Güzeldi yine de, hoş bir tanışmaydı. Ben doğacak küçük kuzene çok seviniyorum. Anne tarafında noel, paskalya,cadılar bayramı bilmem ne günlerini kutlarken, bizlerin yanında ramazan bayramı, kurban bayramı, bayram namazı (eğer erkek olursa) baklava, kapı kapı şeker toplama (ki bakınız cadılar bayramı bizden arak sayılır) düğün ve milli maç eğlencelerini yaşayacak. Şimdiden çok eğleneceğine eminim. Herşey bir yana, ne olursa olsun benim gibi bir "Mimi ablaaa" ya sahip olacağı için çok çok çok çok şanslı, o bambaşka bir konu.

Bu yaz hiçbir konsere gidemedim malumunuz. Gitsem gözünüze gözünüze sokardım çektiğim fotoğrafları. Her zamanki gibi kış ortalarında yapmaya başladık planlarımızı ama hiçbiri gerçekleşmedi, onu geçin tatile bile çıkamadı bu bünye. Her işte bir hayır vardır derler hani, o yüzdendir ki bulunduğum ortamda takılmaya devam ediyorum, haydi hayırlısı diyerekten...

Fotoğraf makinemin perde ayarına ihtiyacı var ama üşeniyorum götürüp ayar çektirmeye, temizletmeye vesaire vesaire...

Geçen gece katıldığım bir düğünde "bu kızdan korkulur" demiş biri. Annem ve ablam duymuşlar ama "o bizim kızımız neden böyle bir şey dediniz acaba" diye sormayı gereksiz bulmuşlar nedense! Çok merak ediyorum ne demek istemiş acaba.

Dağlara tırmanıp adrenalin pompalayan çok sevgili bir arkadaşım yine çok sevgili bir başka arkadaşımın fotoğrafını görüp " şaka yapıyorsun değil mi? bu kim ya allah aşkına" demişti. Sevgili Josiah ile telefonda konuşurken söylediğim şeyi bugün tekrar karşılaşınca adrenalin bağımlısı arkadaşıma da söyledim. "benim sizlerden çok çok çok farklı olan arkadaşlarım da var buna alışın lütfen" aldığım cevap güzel ve eğlenceliydi. "yanımıza falan getireyim deme de ne yaparsan yap" kahkahalara boğulup, adrenalin dolu bu insana ayılıp bayıldığımı söyledim. Dalga geçtiğimi sanıp bozuldu biraz. Bütün arkadaşlarıma aşığım efendim. Aşkı kelime anlamıyla kullandım, yazıldığı gibi okunup algılansın lütfen. Sonuç olarak birbirleriyle tanıştırmamam gereken arkadaşlarımın olması biraz garip geliyor ama güzel birşey gibi gibi de...

Sevgili Hilmi (ki adının Hilmiyle uzaktan yakından alakası yoktur aslında) ile konuştuk dün gece, havuz falan deyip aklımı çeldi. Havuz olayını geçenlerde de PonurPan ile konuşmuştuk. Birinin havuzuna gizlice dalıp tutuklanmak fikri gelmişti aklıma en son, ciddi bir özlem içerisindeyim yahu. Yüzmek istiyorum. Havuz başı partisi istiyorum. Kafa insanlar olsun etrafımda, eğlenelim güzel güzel. Tekliflere açığım.

Hilmiciğime ev oturmasına davetliyim efendim, çay demleyecek bana. Halamın liseden arkadaşlarının bize gelip çay içtiği zamanları hatırladım bir an. Hala buluşuyor olmaları gerçekten takdir edilesi bir durum bence. Ben liseden doğru düzgün kimseyle görüşmüyorum bile. Neyse ne diyordum Hilmi'ye davetliyim. Yüzsüzlük yapıp kahvaltı da istedim kırmadı beni "krep yaparım bal kaymak koyarım sofraya" dedi. Asıl konumuzun, ince belli, küp şeker, tavşan kanı ve çaydanlık konulu çay fotoğrafları olduğunu unutup kahvaltı olayına daldım ben tabi. Fotoğraflar için fikirler uçuşuyor bakalım, güzel şeyler çıkacak gibi. Heycanlıyım.

"Siz bizim öldüremediğimiz adamları öldürün, biz de sizin öldüremediğiniz adamları öldürelim." Şu Ergenekon yazımdan bir alıntı yapayım da öyle bitireyim dedim. İçim dışım o 9 harf ile dolu çünkü. Çıtlatmadan gidersem içimde kalır.

Bu sefer bitti. Zırvalarım devam edecektir. Saygılar.


Alakasız Fotoğraf: Kanyon AVM, Karınca

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...