kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2014

Neden kitap okudugun degil hangi kitabı okudugun önemli...vol.2

Selam Blogger insanları,

Unutacağımı sandınız değil mi? Hayır unutmadım ve çok güzel kitaplar hazırladım.

Okuduğum ve okuduğuma mutlu olduğum kitaplardan cümleler ve görseller paylaşarak devam ettirecek olduğum (artık nereye kadar giderse) "neden kitap okuduğun değil hangi kitabı okuduğun önemli" başlıklı silsilemize 2. kitabımızla devam ediyoruz.




Bu yayına konu olan 2. kitabımız, sevgili Michael Cunningham'ın "Saatler" adlı kitabı, kitaptan seçtiğim cümle (cümle değil bölüm) ise;


“Partilerimizi veriyoruz; Kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da, elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmak için uğraşıyoruz. Hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. Bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor; ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor, ya da eğer şanslıysak, zamanın kendisi... Avunacak bir şey var: ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de... Yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz. Bunu neden bu kadar sevdiğimizi Tanrı bilir.”

2002 yılında (bence muhteşem bir insan olan) Stephen Daldry tarafından filmleştirilen bu kitap, sanki bir imgelem... Bol hüzün bol sorgulama ve "Hayattan kaçınarak huzuru bulamazsın." cümlesi ile insanı "hayatla ne alıp veremediğimiz var?" sorusuna götüren kitap, size çok büyük amaçlar vereceği gibi bir iddiada değil. Ama Cunningham'ın kitapla ilgili The Guardian'da yayınlanan yazısında da dediği gibi "Genelin düzenini düşününce, önemsiz gibi görünen bir an, aslında küçük bir lütuftur." Benim için de bu kitap, geneli düşününce minik bir lütuf gerçekten...

Lütfen kolaya kaçıp önce filmi izleme okuyucu. Git kitabı al oku ve hatta okurken sana verdiğim şu linkteki albümü dinle, sonra kitabı bitir, otur düşün, sonra yine düşün ve eğer istersen gidip filmi de izle...

Ha bir de olurda filmi izlersen, yaklaşık 1,5 saat sonra şöyle bir diyalog karşına çıkacak;

"
- Neden birinin ölmesi gerekiyor?
- Leonard?
- Kitabında... birinin ölmesi gerektiğini söylemişsin. Neden? ... Bu aptalca bir soru mu?
- Hayır.
- Sanırım sorum aptalcaydı.
- Hiç de değil.
- Öyleyse?
- Geri kalanların, hayatın değerini daha iyi anlayabilmeleri için, birinin ölmesi gerekiyor. Bu bir zıtlık.
- Peki kim ölecek? ... Söyle bana.
- Şair ölecek. ... Hayalperest.    "

bu diyaloğu çok da ciddiye alma.

İyi kal okuyucu, 

dilerim hayat, nasılsın diye soranlara her şekilde "iyiyim" demeyi öğretmiş olsun sana da...


06 Mart 2014

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir."


Merhaba sevgili okuyucu,

Tamam kabul ediyorum her zaman kolaya kaçan biri olmuşumdur. Bence bunda hiç bir yanlış taraf yok. 

Sonlara doğru yan taraftaki arkadaşın durumunda olsam da, bugünlerde bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi görüyorum kendimi. Yani biraz daha devam edersem gerçekten bir şeyler ortaya çıkabilecek sanki. Bunun dışında hayat normal seyrinde devam etmekte. Sen nasılsın asıl bir dur ve bunu düşün derim.



*

Geçen gece izlediğim film sonrasında anladım ki Fransızcam artık İtalyancamdan daha kötü durumda, (ayrıca anladım ki bir filmi sırf içinde Romain Duris var diye izleme düşüncemi revize etmem gerekmekte) -hoşgeldiniz parantez araları- demek ki zekanın üzerinde durulmadıkça, beynimizin içine yeni bir şeyler eklemedikçe ve varolan bilgiyi tazelemedikçe belli bir yaştan sonra (gerçekten de) morona dönebilme potansiyelimiz var-mış.  Artık yazılı olarak görmessem eğer hiç bir fransızca kelimeyi duyduğumda anlayamıyorum. Üslup ve telaffuz konusuna gelince ise, lütfen her zamanki gibi stunning durumları.

"... un style est ce par quoi un système de formes organisées qui se refusent à l'imitation, peut exister en face des choses comme une autre Création." 

Zaten süper değildim ama "bu altyazıda bir hata var sanki" diyebilecek kadardım hani. Neyse, iyi ki Louis Garrel var deyip, ilk fırsatta eski algı formuma dönmek için her filmi 2 defa falan izlerim diyorum. La jalouise'i bile izlerim yani çünkü bir filmi sırf içinde Louis Garrel var diye izlemek gibi bir olayım var. (ve hayır bunu çelişkili biri olduğumu anla diye yazmadım, o senin yargın okuyucu ve bu çok ayıp.)

*
Tembel bir insan olduğum gerçeğini "ona atalet denir Mimi" şeklinde psikolojik bir terim olarak kullanan, çok sevdiğim (ve beni de çok sevdiklerini düşündüğüm) insanlar var etrafımda. Bana mı yoksa kendilerine mi yalan söylüyorlar anlamıyorum ama durum üzerine konuşurken ben hala "tembel" kelimesini kullanıyorum.

*

Bu sabah saat tam olarak 8:34 iken önce kettle aletine (ki kimse su ısıtıcı demiyordur eminim ketıl diyordur) günaydın deyip, "hadi bana kahve için su ısıt" düğmesine bastıktan sonra, kızartmak "zorunda" olduğum 1 adet hamburger ekmeğinin karnını yarıp makinenin içine koydum ve yatağıma geri döndüm ki Boris Vian şiirlerine göz atmaya başlayabileyim. Şimdi normal bir insanın 5 dakika sonra kalkıp bu iki eylemi sonuca ulaştırması gerekirken ben tam olarak 8:56'da hatırladım 8:34'te gerçekleştirdiğim bu eylemleri ve "oooooof" ünlemi ile kalkıp ayak sürüye sürüye mutfağa gittim. (ki öncesinde Lucien Coutaud'ya yazılmış Adalar şiirinin son 4 dizesini de okudum, zaten olan olmuştur düşüncesiyle...)

Çoktan kendi kendini kapamış bir kettle ve kahverenginin çok güzel bir tonunda yakmış olduğu ekmekleri siyaha döndürme çabasında olan bir makine ile kısa bir süre bakıştık. Sonra makineden çıkan ekmekleri bembeyaz bir tabağa koyarak önce sanat yapma kafasına girmeye çalıştım ama çok sıcak ve sinirliydi ekmekler bende kettle ile olan muhabbetimize döndüm ve ekmek kızartma makinesinden çok daha akıllı olduğu için kedisine övgü dolu sözler sarf ettim. Bunun üzerine bana çikolatalı kahve için su ısıtmaya başladı tekrar. Zaten kettlela aramızdaki dostluğun boyutu başka hiçbir mutfak aletiyle olmadığı kadar güçlüydü.


Kahveyi yaptıktan sonra 3 gündür izlemeye devam ettiğim davanın başlamasına az kaldığını fark edip "giyin - anahtarlarını al - para al - aradaki diğer küçük eylemeleri yap- dışarı çık - fırına yürü -  ekmek al - eve gel - montunu çıkar - yine aradaki diğer küçük eylemeleri yap - mutfağa git - ekmeği kes - taze ekmek olduğu için üzerine sürecek bir şeyler bul - peynir mi nutella mı ikilemine düş - bu arada çoktan dava başlamış ve kahven soğumuş olsun" silsilesini de düşünerek, kararmasına az kalmış koyu kahverengi ekmekleri yemeye karar verip tüm bu eylem zincirinden kendimi azat ettim.


Saat 9:10'da canlı yayın karşısına geçmiştim. Ve bana tembel demeyerek kibarlık yapanlar gerçekten çok yanılıyordu.


*
Gecen gece "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitap nedir Mimiciğim?" diye soran sevgili arkadaşım Timmy'ye "Bay Kokuşuk" diye cevap verdim ve o da bana "son zamanlarda okuduğun 25 yaş ve üzerine hitap eden en iyi kitap nedir Mimiciğim?" sorsuyla geri döndü. Arkadaşlarımın gayet terbiyesiz insanlar olduklarını bir kenara bırakacak olursak, gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi kitap 8-11 yaş arası çocuklar için yazılmış olan Bay Kokuşuk. Bence sırf çocuk kitabı diyerek elediğimiz ve gözden kaçırdığımız çok güzel hikayeler ve çıkarımlar var. Mesela;


*anlat çocuğum

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir. 
Bisikletten mi düştün? Al sana çay.
Evine meteor mu çarptı? Al bakalım, bir fincan çay, bir de kurabiye.
Ailen zaman tünelinden geçip gelmiş bir T-Rex tarafından mı yendi? Al bakalım, bir fincan çay, bir dilim pasta.
Şu noktada daha lezzetli yiyeceklere de başvurulabilir tabii; mesela yumurtalı ekmek veya sosisli poğaçaya."


*
Yalova'da yaşamaya devam ediyor olduğum malumunuz. Yalova'da yapacak pek bir şeyin olmadığı da (benim için) bir gerçek. Her çarşamba akşamı buluşup aklınıza gelebilecek her şey hakkında konuştuğumuz (tabi ki homojen olmayan diferansiyel denklemler hakkında falan konuşmuyoruz, kim bunun hakkında muhabbet etmek ister ki?) bir "Çarşamba Akşamı Buluşmaları" gurubumuz var. Farklı bir yapıya sahip bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Ayda bir, bir kitap üzerine konuşuyor kalan haftalarda da konuşmak istediğimiz konu başlıklarından birini oylama ile seçip tartışıyoruz, konuşuyoruz, bazen fikirleri kafa kafaya tokuşturuyoruz. 

Dün akşam şiir konuştuk ve ben W.H.Auden'in Cenaze Blues'unu (ki buradaki blues kelimesinin hüzün anlamında kullanıldığını düşünmeme rağmen blues olarak kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.) paylaşmaya karar vermiştim. Ne güzel şiirdir o okuyucu bilir misin? Ben kendi çevirimi yazıyorum buraya (çünkü çok ukalayım ve yapılmış çevirilerin hiç birini beğenmedim) ve çay arası bitmek üzere olan davayı izlemeye geri dönüyorum.

*
İyi ki avukat falan olmamışım.



Kendine arada sırada küçük iyilikler yap okuyucu, görüşelim.


31 Ocak 2014

Neden kitap okudugun degil hangi kitabı okudugun önemli...vol.1

Selam Blogger insanları;

İyi olup olmamanız umurumda bile değil sonuçta hala nefes alıyor ve atmosferimde yer kaplıyorsunuz. Aferin.

Bugün sizlerle yeni bir "yığın" üzerinde çalışmaya başlayacağız. Bu sefer konumuz kitaplar.
Başlıktaki cümle bana ait sanırım, yani daha önce bir yerde duyup veya okuyup da benim cümlem-miş sanıyor da olabilirim tabii. Eğer öyleyse canım sağolsun. Her neyse konumuza dönecek olursak eğer yeni bir vol. bilmem kaç silsilesine başlıyoruz.

Okuduğum ve okuduğuma mutlu olduğum kitaplardan birer cümle ve kitap görseli paylaşarak devam ettirecek olduğum bu silsile de amaç; kitaplar üzerine konuşmak veya "biz çok kitap okuyan insanlarız" havasını atmak değil. Tabii isteyen bu saydıklarımı da yapabilir, herkesin özgür olduğu iddia ediken bir ülkede yaşıyoruz sonuçta.

Seçtiğim ilk kitap Ursula Kroeber Le Guin'in "Mülksüzler" adlı bilimkurgu romanı. Kitaptan seçtiğim cümle ise;

"Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki " dedi Bedap, " yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir."



Kendinize iyi bakın okuyucular, görüşelim.

20 Kasım 2008

.
.
.


Bu ülkede kitaplar çok mu pahalı yoksa ben mi pintileşmeye başladım. Kitaba verdiğim paraya acımam ben, gerçekten. Ama dün ilk kez bir kitabı elime alıp da fiyat etiketini gördükten sonra "ohaa çok pahalıymış lan" diyerek almaktan vazgeçtim. Ki aslında kredi kartına 4 taksit yapıyorlar biliyorum.

Korsan kitap alımına karşıyım ve gururla söylüyorum hiç almadım. Diyeceksin ki netten albüm indiriyorsun ama. Evet indiriyorum ama "yazarlar ki acırım onlara bir Rock Star olamadıkları için" dersem anlarsın ne demek istediğimi. Dünya da yazarlık kadar şerefsiz, arkadan vuran, yüzüstü bırakan bir meslek daha yoktur ki zaten yazarlık ikinci bir mesleğin yanında yapılırsa karın doyurur. (tabi belli değerleri ve tabuları eleştirip prim yapabilir, birilerinin istediklerini yazabilir veya bir gece kafede oturup yazmaya başladığım bir anda ilham geldi yalanını uydurup kitleleri kör edecek derecede fantastik kurgular yaratma ekibine katılabilirsiniz)

Yeraltı edebiyatı bölümüne gittim bende yavaş yavaş, elimi çektim zengin kitleler için yazılmış süslü kapaklı kitaplardan. Jack Kerouac aldım, Bob Dylan'ın '59 yılında okuyup "hayatımı değiştirdi" dediği kitabını. Kurt Vonnegut aldım sonra Breakfast of Champions, hani filmi de var izlemişsindir belki. Bi de Richard Brautigan aldım ki manyak bir sapkın okunmaya değerdir bence.

Bu 3 kitaba verdiğim para elimden bıraktığım kitabın parasına eşdeğerdi. Toplamda 784sayfa almışım. Diğer tarafta 200 sayfadan vazgeçtim. Karlı bir alışveriş yapmışım diye düşünüyorum. Çok garip ama Türkiye'de insanlar kitapları bile popülaritesine göre alıyor sanırım. Fiyatlarının ne olduğu umurlarında bile değil.

12 Nisan 2008

Okuma notlarımdan...

Ben okurum. Biraz abartı okurum. Bazen birileri yemek yememi hatırlatır, okula git der, su iç der. Ama bunun övünülecek bir yanı yok. Hatta çok boktan bir durum. Kimse sevmez okuduğum kitapların adlarını, kapaklarını, içindeki kelimeleri. Genelde ayyaşları okurum, düşkünleri okurum, delileri okurum. Onlarda beni okur.

Doğumgünümde hediye olarak Bukowski almışlar bana, beni tanıyan insanalara bayılıyorum. Okudum ve her zamanki gibi notlar aldım bir köşeye. Ben çok seviyorum ve birileri de bilsin bu düşünceleri istiyorum.

Buyrun;

...

Hepimiz öleceğiz, hepimiz. Ne sirk! Bunu bilmek birbirimizi daha çok sevmemiz için yeterli bir neden olmalı, ama değil. Son derece önemsiz şeyler bizi dehşete sürükleyip dümdüz ediyor, yutuyor.

...

Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödeleri patlar, beklemedik bir sürprizdir ölüm onlar için.

Olmamalı oysa...

Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum:

"Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım."

Bir çiçeğin büyümesi bizi ne kadar kederlendiriyorsa, ölüm de o kadar kederlendirmeli.

...

Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok.

Yine de çıkamıyoruz filmin içinden. Ve film kötü.

...

Kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. Kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok. Oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış.

Mat olmuşuz.

...

Toplumdaki geri zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır. Geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. Onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım.

...

Hayat tuzaklarla doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. Önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince uzak durmaktır. Bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamamızı sağlar.

...

Mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatler yaşamak gerek. İki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. Asıl korkulması gereken "BÜTÜN" saatleri öldürmemektir; "BÜTÜN" yılları.

...

İlginç insanların sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

...

Fazla düşünüyoruz belki de. Daha çok hisset, daha az düşün.

...

İnsan yüzü ile sorunlarım var. Bakmakta zorlanıyorum. insanların yüzlerinde hayatlarının yekunu yazılıdır ve genellikle korkunç bir görüntüdür.

...

İnsan ırkı herşeyi abartır; kahramanlarını, düşmanlarını, kendi önemini.

Götler! İşte, kendimi daha iyi hissediyorum. Allahın cezası insan ırkı! Oh be, çok iyi geldi.

Charles Bukowski

28 Şubat 2008

Gurur ve Önyargı: Kendi Sahnelerinde Kendilerini Oynayan Figürler...

Şu zamana kadar bir sürü kitap okumuşumdur. Okurken sıkıldığım kitapları bile sırf "başlamış olunan şeyi bitirmek zorunluluğu vardır" düşüncesiyle okumaya devam etmişimdir.(bknz:rus edebiyatı) Ama hiç biri beni Jane Austen denen hanımın yazdığı Gurur ve Önyargı kitabı kadar sıkmamıştı sanırım.


İlk sayfadaki el yazımın iddiasına göre 3 yıl önce almışım bu kitabı. Ama hala okuyup bitirememişim, kitap ayracım 135. sayfada sıkışıp kalmış. 510 sayfalık kitabın 3 yıl boyunca sadece 135 sayfasını okuyabilmiş olmam kendimi küçük görmeme neden olsa da bu düşünceyi bir kenara atıp başka bir şeyi düşünüyorum hemen "acaba ben bu dandirik kitaba kaç para saydım?" sonra bi soru daha "nerden esti de gidip bir ingiliz kadın romancının kitabını aldım?" Ve kafamın üstünde ışıldayan o 100'lük sarı ampül "heaa bunun filmini izlemiştim ben yaw,evet evet Aşk ve Gurur" Hayır daha da saçma olan, filmi beğenmemişken gidip bir de kitabını almak niye?

Şu an yanımda duruyor ve kapağındaki "ingiliz modernizasyon dönemi sanat akımı zırvası eskiz çalışması" nın konu ettiği sırt dokeltesini aşağı çekeleyen kumral hatun bana ukala ukala sırıtıyor.

Dünya klasiğiymiş. Bay Darcy ve Elizabeth Bennet'in aşk hikayesiymiş. Kafayı evlenmekle bozmuş hatunlar için çok uygun bir kitap. Havadan sudan diyalogların olduğu, iç monologların bile insanı sıkıntıdan patlattığı, başkalarının mektuplarını okumanın bile eğlencesinin olmadığı, zamanımızın aşk anlayışıyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan, okurken "Romeo ve Juliet bile daha inandırıcıydı be" dedirten bir kitap.

Ee tabi ben bir otorite değilim, bakmayın ahkam kestiğime. Alın okuyun :D

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...