film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mart 2014

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir."


Merhaba sevgili okuyucu,

Tamam kabul ediyorum her zaman kolaya kaçan biri olmuşumdur. Bence bunda hiç bir yanlış taraf yok. 

Sonlara doğru yan taraftaki arkadaşın durumunda olsam da, bugünlerde bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi görüyorum kendimi. Yani biraz daha devam edersem gerçekten bir şeyler ortaya çıkabilecek sanki. Bunun dışında hayat normal seyrinde devam etmekte. Sen nasılsın asıl bir dur ve bunu düşün derim.



*

Geçen gece izlediğim film sonrasında anladım ki Fransızcam artık İtalyancamdan daha kötü durumda, (ayrıca anladım ki bir filmi sırf içinde Romain Duris var diye izleme düşüncemi revize etmem gerekmekte) -hoşgeldiniz parantez araları- demek ki zekanın üzerinde durulmadıkça, beynimizin içine yeni bir şeyler eklemedikçe ve varolan bilgiyi tazelemedikçe belli bir yaştan sonra (gerçekten de) morona dönebilme potansiyelimiz var-mış.  Artık yazılı olarak görmessem eğer hiç bir fransızca kelimeyi duyduğumda anlayamıyorum. Üslup ve telaffuz konusuna gelince ise, lütfen her zamanki gibi stunning durumları.

"... un style est ce par quoi un système de formes organisées qui se refusent à l'imitation, peut exister en face des choses comme une autre Création." 

Zaten süper değildim ama "bu altyazıda bir hata var sanki" diyebilecek kadardım hani. Neyse, iyi ki Louis Garrel var deyip, ilk fırsatta eski algı formuma dönmek için her filmi 2 defa falan izlerim diyorum. La jalouise'i bile izlerim yani çünkü bir filmi sırf içinde Louis Garrel var diye izlemek gibi bir olayım var. (ve hayır bunu çelişkili biri olduğumu anla diye yazmadım, o senin yargın okuyucu ve bu çok ayıp.)

*
Tembel bir insan olduğum gerçeğini "ona atalet denir Mimi" şeklinde psikolojik bir terim olarak kullanan, çok sevdiğim (ve beni de çok sevdiklerini düşündüğüm) insanlar var etrafımda. Bana mı yoksa kendilerine mi yalan söylüyorlar anlamıyorum ama durum üzerine konuşurken ben hala "tembel" kelimesini kullanıyorum.

*

Bu sabah saat tam olarak 8:34 iken önce kettle aletine (ki kimse su ısıtıcı demiyordur eminim ketıl diyordur) günaydın deyip, "hadi bana kahve için su ısıt" düğmesine bastıktan sonra, kızartmak "zorunda" olduğum 1 adet hamburger ekmeğinin karnını yarıp makinenin içine koydum ve yatağıma geri döndüm ki Boris Vian şiirlerine göz atmaya başlayabileyim. Şimdi normal bir insanın 5 dakika sonra kalkıp bu iki eylemi sonuca ulaştırması gerekirken ben tam olarak 8:56'da hatırladım 8:34'te gerçekleştirdiğim bu eylemleri ve "oooooof" ünlemi ile kalkıp ayak sürüye sürüye mutfağa gittim. (ki öncesinde Lucien Coutaud'ya yazılmış Adalar şiirinin son 4 dizesini de okudum, zaten olan olmuştur düşüncesiyle...)

Çoktan kendi kendini kapamış bir kettle ve kahverenginin çok güzel bir tonunda yakmış olduğu ekmekleri siyaha döndürme çabasında olan bir makine ile kısa bir süre bakıştık. Sonra makineden çıkan ekmekleri bembeyaz bir tabağa koyarak önce sanat yapma kafasına girmeye çalıştım ama çok sıcak ve sinirliydi ekmekler bende kettle ile olan muhabbetimize döndüm ve ekmek kızartma makinesinden çok daha akıllı olduğu için kedisine övgü dolu sözler sarf ettim. Bunun üzerine bana çikolatalı kahve için su ısıtmaya başladı tekrar. Zaten kettlela aramızdaki dostluğun boyutu başka hiçbir mutfak aletiyle olmadığı kadar güçlüydü.


Kahveyi yaptıktan sonra 3 gündür izlemeye devam ettiğim davanın başlamasına az kaldığını fark edip "giyin - anahtarlarını al - para al - aradaki diğer küçük eylemeleri yap- dışarı çık - fırına yürü -  ekmek al - eve gel - montunu çıkar - yine aradaki diğer küçük eylemeleri yap - mutfağa git - ekmeği kes - taze ekmek olduğu için üzerine sürecek bir şeyler bul - peynir mi nutella mı ikilemine düş - bu arada çoktan dava başlamış ve kahven soğumuş olsun" silsilesini de düşünerek, kararmasına az kalmış koyu kahverengi ekmekleri yemeye karar verip tüm bu eylem zincirinden kendimi azat ettim.


Saat 9:10'da canlı yayın karşısına geçmiştim. Ve bana tembel demeyerek kibarlık yapanlar gerçekten çok yanılıyordu.


*
Gecen gece "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitap nedir Mimiciğim?" diye soran sevgili arkadaşım Timmy'ye "Bay Kokuşuk" diye cevap verdim ve o da bana "son zamanlarda okuduğun 25 yaş ve üzerine hitap eden en iyi kitap nedir Mimiciğim?" sorsuyla geri döndü. Arkadaşlarımın gayet terbiyesiz insanlar olduklarını bir kenara bırakacak olursak, gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi kitap 8-11 yaş arası çocuklar için yazılmış olan Bay Kokuşuk. Bence sırf çocuk kitabı diyerek elediğimiz ve gözden kaçırdığımız çok güzel hikayeler ve çıkarımlar var. Mesela;


*anlat çocuğum

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir. 
Bisikletten mi düştün? Al sana çay.
Evine meteor mu çarptı? Al bakalım, bir fincan çay, bir de kurabiye.
Ailen zaman tünelinden geçip gelmiş bir T-Rex tarafından mı yendi? Al bakalım, bir fincan çay, bir dilim pasta.
Şu noktada daha lezzetli yiyeceklere de başvurulabilir tabii; mesela yumurtalı ekmek veya sosisli poğaçaya."


*
Yalova'da yaşamaya devam ediyor olduğum malumunuz. Yalova'da yapacak pek bir şeyin olmadığı da (benim için) bir gerçek. Her çarşamba akşamı buluşup aklınıza gelebilecek her şey hakkında konuştuğumuz (tabi ki homojen olmayan diferansiyel denklemler hakkında falan konuşmuyoruz, kim bunun hakkında muhabbet etmek ister ki?) bir "Çarşamba Akşamı Buluşmaları" gurubumuz var. Farklı bir yapıya sahip bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Ayda bir, bir kitap üzerine konuşuyor kalan haftalarda da konuşmak istediğimiz konu başlıklarından birini oylama ile seçip tartışıyoruz, konuşuyoruz, bazen fikirleri kafa kafaya tokuşturuyoruz. 

Dün akşam şiir konuştuk ve ben W.H.Auden'in Cenaze Blues'unu (ki buradaki blues kelimesinin hüzün anlamında kullanıldığını düşünmeme rağmen blues olarak kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.) paylaşmaya karar vermiştim. Ne güzel şiirdir o okuyucu bilir misin? Ben kendi çevirimi yazıyorum buraya (çünkü çok ukalayım ve yapılmış çevirilerin hiç birini beğenmedim) ve çay arası bitmek üzere olan davayı izlemeye geri dönüyorum.

*
İyi ki avukat falan olmamışım.



Kendine arada sırada küçük iyilikler yap okuyucu, görüşelim.


02 Nisan 2009



- Merve abla, kolu kırılan kızı bu akşam da izleyelim mi?
- Hangi kız?
- Hani dün izledik ya...

Kolu kırılan kız, Tarsem'in "The Fall" filmindeki Alexandria. Dün akşam filmi bilmem kaçındı defa izlerken gelip bana katıldı Küçük Şuuşu. İlk olarak neden bu insanların bizler gibi konuşmadığını açıklamam gerekti ona, sonra da filmi merakla izlerken "burda ne dedi şimdi" diye özellikle üstünde durduğu sahneleri çevirdim. Şimdi ikinci defa aynı filmi izliyor. Fark ettirmeden fotoğrafını çekmek de çok zor! 6 aylıkken uykuya dalması için Peter Pan okuduğum bebeğin, 4 yaşına geldiğinde The Fall gibi bir filmi ne anlattığını anlamasada kavrayabileceğini biliyordum zaten. Gözünüzün önende büyüyen bir çocuğun, kişiliğini sizden birşeyler alarak geliştirdiğini görmek muhteşem birşey.

27 Kasım 2008

The Breakfast Club (1985)



Allison:
When you grow up, your heart dies.
John: So, who cares?
Allison: I care.


"2 ayda bir oturup izliyorum bunu"

28 Eylül 2008

Geldim Laan!..

Penguen'in hatırlayamadığım bir yaş günü kutlamasında sarf edilmiş bir cümleydi bu "Geldim Laaan!.." çok gülmüştük, hala da gülüyorum, yani eski zaman mazi olmuyor anlayacağınız... Neyse.

9 günlük bayram tatili diyerekten İstanbul'u terk eyleyerek ailemin yanına geldim cuma akşamı. Dünden beri de leş gibi hastayım. Sanırım otobüsten indiğim sırada geçirdiğim o titreme nöbetiniyle alakalı birşey. Oysa hava soğuk diye siyah montumu almıştım yanıma. Tedbirsizlik yapmadım yani. Eskiden hiç dikkat etmezdim böyle şeylere, 20 yaşına girene kadar üşümeyen, hasta olmayan süper güçlü biriydim sanki, yaşlandıkça kaybettim süper güçlerimi. İlaç kullanmaya karşı bir Mimi Wonka olduğum için çorbalar ve çaylarla kendimi tedavi ediyorum, naneli şeker, sıcak şekerli suya 2 damla limon ve çay vazgeçilmezlerim. Tatil bitimine yakın iyileşirim diye düşünüyorum. Bakalım...

Ablam Google Chorme kullanıyor, o yüzden evdeki masaüstüne de indirmiş bu mereti. Ateşli tilkimiz yerine onu kullanayım dedim, blog yazılarınızı ordan okudum, hoşuma gitti. Minimalist pencere düzenini sevdim en çok. Gerçi bir kaç ayar lazım sanki, özellikle yazı karakterleriyle ilgili... Geldiğimden beri internete bakmak gelmedi içimden, malum hastayım, ayrıca muhteşem insan ablamla laklak edip film izledik. O yüzden biraz film muhabbeti yapacağım;

İlk olarak John Woo'nun Chi Bi filmini izledim,( sonunda!..)
ikinci bölümü bekliyorum dört gözle. Aralık'da Asya'da vizyona girecekmiş. Asya dışında tek bir film gösterimi olacağını okumuştum, 2 ayrı film yerine tek film olarak vizyona sokulacakmış Chi Bi. Tabi bizim ülkemizi Asya mı yoksa Avrupa mı olarak görüyorlar tam bilemeyeceğim :) Asyalılara göre Avrupalı, Avrupalılara göre Asyalı olmak garip bir durum tabi. Chi Bi izlenilesi bir film, Han Hanedanlığı'nın son dönemleri ve Üç Krallık dönemine giriş sürecinde yaşanılan tarihi bir savaşı konu alıyor. Savaşın nedenini ilk filmin sonlarına doğru öğrendiğimde "ahh ahh" diyerek gülümsediğimin ayrıca altını çizmek isterim.

Sonra hayran kaldığım bir başka film daha var. Lonely Hearts... John Travolta, James Gandolfini, Salma Hayek ve Jared Leto tek kelimeyle harika oyuncular. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film 1940'ların sonunda, Amerika'da "Lonely Hearts" lakaplı iki katilin Martha Beck(Salma Hayek) ile Raymond Fernandez(Jared Leto)'in hikayesini anlatıyor. John Travolta ve James Gandolfin'nin iki dedektifi canlandırdığı film izlemeye değer bir yapım. Hikayeyi Gandolfini'nin ağzından dinlemek ayrı bir keyif zaten.


Bir de Kilit diye bir tv filmi izledik Türk yapımı. Altan Erkekli, Gürgen Öz ve Vahide Gördüm başrollerde. Açıkcası ben pek isteyerek koymadım filmi, diski yuvasına doğru iterkene içimden "ya şimdi vıcık vıcık birşey çıkacak biliyorum" diyordum, hani Gürgen Öz faktöründen dolayı Altan Erkekli gibi bir ismi bile es geçmeye razıydım. Ama gelin görün ki çok eğlendim ve de hayran kaldım filme.
Uzun zamandır felsefe kokan türk yapımları izlememiştim(ki kaç yıldır izlemedim kısa filmler dışında türk yapımı)Sonradan öğrendim bu film vizyona da girmemiş tvde de gösterilmemiş, ilginç yani. Bulup izlemenizi öneririm; kilit açmada usta bir hırsızın, hapisten çıktıktan sonra taşındığı mahallede aşık olduğu hanıma yazdığı mektupla başlıyor film, aşık olduktan sonra hayatını sorgulayan bir adam ve eski zamanlardan çıkıp gelen geveze bir dolandırıcı... Birlikte banka soymaya karar veriyorlar ve olaylar karışıyor. Gülümseyerek izlenecek bir film. Arada geçen bazı cümleler vurucu, durup ne güzel söyledi yahu dedirtici. İzlemeye değer bir yapım bulun ve tadın derim.

Bu 3 naçizane film dışında Willem Dafoe filmi The Reckoning izledim. Konusu hoştu ama film biraz ağır kalmıştı sanki. Daha başka Adam Sandler filmlerine takıldım, You Don't Mess with the Zohan ve Mr. Deeds izledim. John Turturro ve Rob Schneider ile ayrılmaz olduklarını gözümüze soktular tekrar tekrar. Çok eğlendim ama. Özellikle Mr. Deeds'in sonunda "These things are damn fast!" diyerek son model arabasını ağaca çarpan çok sevgili Crazy Eyes Steve Buscemi'nin "I'm alright" dediği sahne için izlerim o filmi tekrar tekrar ehehe=)

Bir de bir reklam var tv'de dönen, bir internet sitesinin ya da öyle bir şeyin bilemiyorum. Mount Wroclai çalıyor. Ablam bunu duyunca bana dönüp "Vaaay senin Zach ayağa düşmüş bakıyorum, reklam müziği falan ne iş" diyor, dalga geçiyor. Sinir olup birşey diyemiyorum, şaşırıyorum ilginç diyorum. Harbi ilginç!
___________________________________________________________________

Çook Sonradan Eklenen Not: Yahu bugün F1 izledim hani hastayım falan, yatarak yapılacak en iyi aktivite de tv izlemek malumunuz, oturup F1 izleyeyim, hani eskiyi yad edeyim hoş olur vs dedim ama o da ne? Yarış gecenin bir yarısı yapılyor! Singapur'da ne zaman pist yapıldı da takvime eklendi onu da bilmiyordum (gerçi yeni eklenmiş takvime yarış sırasında öğrendim). 3-4 yıldır takip etmediğim F1 çok s.kindirik bir hal almış zaten hacı, bir kere neden yarım depo ile start alıyor arabalar anlamadım. Nerde o eski 8-9 saniyelik pit-stoplar, peheey!... Gerçi bayadır eski hız ve heycanı göremiyordum yarışlarda o yüzden kopmuştum. Yani yarış dediğin tehlikelidir, heycanlıdır, adamı hop oturtur hop kaldırır, yanlış mıyım okuyucu? Anlamıyorum o kadar gereksiz önlem niye alınmış. Önlem tabi ki de alınacak ama eski zevki alıp götürdükten sonra ne anladım ben yahu, markaların motor yarıştırma olayına dönmüş sanki, yan tarafta da lastik firmaları çekişiyor, sanki 10 tane lastik firması var hanunaaa! Kızdım yani yalan değil, birileri pite girecek de pit çıkışında öne geçme yarışı yapacak ya da start-finish düzlüğünde çekişecek veya bir kaç üfürükten virajdan sonra sağlı sollu geçiş arayacak da vs vs... Nedir bu ruhsuzluk yahu!... Ulan ben yaşlandım da eski heycanımı mı kaybettim yoksa bu Allahsızlar para uğruna tutkularından mı vazgeçtiler anlamadım, ya da para tutkusu adrenalin duygusunun önüne geçti bilemeyeceğim. Ha diyeceksin ki "lan Mimi ne biçim kazaydı abi kör müydün görmedin mi renoyu?" değildim abi ama heycan yaptıramadı bana o kaza, Massa'nın olayı da tamamen talihsizlik, F1 dediğin kazayla talihsizlikle heycan yaratmamalı, yani daha doğrusu heycan için bir kaza beklenmemeli ekran başında. Ok mi? Oh ayrı da bir yazı yazarım işte böyle not diye, sustum efendim tamam.

Pist güzel olmuş ama; Monaco'daki gibi tunel falan hoş yani. Ama Monaco daha güzel dimi.(?)

01 Eylül 2008

Çalakalem...

.
.
.

Şimdi okul açılacak, harç yatırmaktı kayıt olmaktı ders seçmekti vs vs derken... Oysa ki yazın ne güzel eğleniyorduk yahu(?)İşin aslı, konuşmaya ihtiyacım var hacı, başka kimliklere bürünüp saçma muhabbetler çeviriyorum yine, etrafımdakiler fark etti edecek... Bir de bu sene bütün derslerime gireceğim, not tutacağım falan... Anladın sen ama anlamamazlıktan gel, işime gelsin... Ayrıca belirtmek isterim, Requiem For A Dream kadar skindirik bir film daha yoktur. Ağlayarak izledim, bu filmden sonra hayatım değişti, herşey anlamlaştı diyenleri kovalamak lazım. Yaşam dediğiniz şeyi bir güzel sömürüp, söndürüp, izlerken yaşananlardan sapıkça bir zevk almanıza ve hor gören bir acıma duygusu hissetmenize neden olan bir film için böyle şeyler söyleyenler gerçekten "çok güzel" insanlardır, her açıdan. Bu tür olaylara uzak olan,"herşey güzel olacak" diyenler için, belki de pisliklik olsun diye yapılmış bir film işte. Dün akşam tekrar izledim de, her sahnede alttan gelen müziği dışında pek bir olayı yok yani. Odunsam da benim odunluğum, abarttığınıza değmez o film, Clint Mansell sağolsun... Bir de saatlerce elimde kalem, kağıtlarımın başında oturuyorum, yazıyorum çiziyorum sonra bir bakıyorum karalanmış yüzlerce kelime, noktası konmadan bırakılmış cümleler ve sadece işe yarar tek 1 sayfa... Çok seviniyorum bir an, "Ahh Bandini, kadim dostum, buralardasın demek" diyorum yüksek sesle, sonra etrafımı kontrol ediyorum, daha bir keyifleniyorum ehehe. Bir de dün gece "o eski ruhumuz kalmamış" dedi biri. Güldürürken düşündürdü... Üç nokaları da nefes alıp verişleri kolay olsun diye koyuyorum, cümlelerin sonuna... Kelimeler de canlıdır çünkü, cümleler dans eder derler ya, aslında nefes almak için çırpınıyorlardır, haberiniz yoktur.

Dinlediğim parçayı da ekliyorum, tamam.


Apparat - Not A Good Place

30 Ağustos 2008

Bağımsız Satır Başları vol.3

Satır başı çok garip bir kullanım aslında. Farklı bir kelime bulunmalı bence. TDK çalışsın diyorum. "Satır" ve "Baş" kelimeleri farklı çağrışımlar yapıyor. İlgililer konuyla ilgilensinler lütfen.

"Ülkeden kaçasım var, yardım ve yataklık yapacak insan(lar) arıyorum."

Alpay Erdem bu hafta ne demiş: Ya duvara astığımız posterin pot yapması. Sorarım; hüzün yok mu o potta. (ama gitmiş nokta koymuş sorunun sonuna, zaten o adamın soru işareti kullandığını pek görmüyorum, yani ne diyor "ben zaten sana sormuyorum ki arkadaşım, o öyledir bu böyledir ben biliyorum, kafanda yer etsin de unutma diye soru görünümü veriyorum" yaa)

Çocukluğumun peynirli krakeri "Çizi" yi bile bozdular ya daha ne diyeyim, "Balık ve Pizza Krakerlere" bişi olmasın lütfen. (neymiş: eti ülkeri döver)

Bir kaşık rakıda "Nothobranchius Rachovi" olsan cürmün kadar yer yakarsın. (neymiş: saçmalamak süper kolay bir şeymiş, kapak olsun birilerine.)

Misafir ol gel bana tarotlar açayım sana. (ahanda bir daha!)

Evdeki eşyalar canlı olsa mesela, desem ki çaydanlığa "bi çay demle bakiim aslanım" o da "ne demek abla emrin olur" dese, kendi işini "benim için" kendi yapsa bana ihtiyacı olmasa. Zaten Saylonlar gerçekmiş ki...

Duvara astığım "Vertigo" afişimdeki potta cidden hüzün var be hocam, hey gidi!

Dün Party Monster izledim, gül gül ağladım, erkek olsam drag queen olurdum çok fetiş lan harbi. Bir de Flawless vardır bak, o daha bir güzeldir.

Bak daha neler neler vardı aklımda, Efe geldi, sayfa 1 saat açık kaldı tabi uçtu gitti herşey, dövme yaptırmış pis çocuk, 2 tane kırlangıç, kasıklarda... Manyaklık ama yerim. Bende mi yaptırsam, evet, olabilir mi ki?

Bu kadar okuyucu, bir sürü taslak var bitirilmeyi bekleyen, görüşeceğiz yani, öptüm hadi.


Sonradan ekleme: Second adlı nacizane grubumuzun hoş bir parçası ile sizlere veda ediyorum şimdilik, sağlık ve sıhhat dilerim,arıza kalın.

Second - Ardından

23 Ağustos 2008

Bir Etkileşim Klasiği (Igby Goes Down just like Holden Caulfield)

3 gün önce sevgili Cucu "Igby Goes Down" diye bir filmden bahsetti ve izlememi tavsiye etti. Hemen bulup izledim tabi. Hoşuma gitti mi peki? Evet... J.D Salinger'ın Catcher In The Rye kitabının hayranı olan herkesin de hoşuna gideceğine eminim. Igby biraz Holden Caulfield biraz da Seymour Glass etkisiyle ortaya çıkmış bir kişilik. Daha çok Holden etkisi hissediliyor tabi. Hatta boynundan hiç çıkarmadığı sarı kırmızı cache-col (atkı) Holden'ın siperli başlığına bir gönderme yapar gibi filmin hemen hemen her karesinde mevcut. Filmin yönetmeni Burr Steers. Daha çok televizyon işi yapmış bir oyuncu/yazar/yönetmen aslında. Igby Goes Down yazıp yönettiği ilk filmi.

Filmi The Catcher In The Rye'i defalarca okumuş biri olarak izlemek çok eğlenceliydi açıkcası. Bir de Kieran Culkin'i en son The Mighty'de görmüştüm ve hayran kalmıştım, takip etmediğime pişman olmuş sayılırım aslında, gerçekten çok çok iyi bir performansa sahip. Igby rolünde kendini helak ettiği bölümler var ki takdire şayan.


İşin Holden Caulfield etkileşimi daha çok etkiledi beni tabi. Filmden sonra kitaba tekrar göz gezdirdim en sevdiğim bölümlere bir baktım falan. SonraYükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş ile devam edip son olarak Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün'ü okuyarak sonlandırdım çağrışımlarımı.

Igby Goes Down güzel bir film olmuş. Netten okuduklarıma bakılırsa herkes "etkileyici ve vurucu" bir film olmuş fikrinde birleşmiş. Bence eğlenceli, komik ve tam bir NY hikayesi... NAsıl anlatsam ki? Salinger okuyun efenim. Nine Short Stories'i okuyun. Amerikan "kavrayışını ve anlamlaştırma arayışını" daha iyi anlarsınız.

15 Şubat 2008

21 Ekim 2015 (Back To The Future 2)

Cnbc-e de Geleceğe Dönüş-2 başladı şimdi.(akşam kuşağının gece tekrarı) Marty,Jen ve Doktor geleceğin caddelerinde uçan bir taksiye vurmaktan son anda kurtuldular...


Marty: What the hell was that?
Doc: Taxi cab.
Marty: What do you mean a taxi cab, I thought we were flying?
Doc: Precisely.
Marty: Alright Doc, what's going on, huh? Where are we? When are we?




Marty: 2015? You mean we're in the future?
Jennifer: The Future, Marty? What do you mean? How can we be in the future?
Marty: Uh Jennifer, um, I don't know how to tell you this, but...you're in a time machine.
Jennifer: And this is the year 2015?
Doc: October 21st, 2015.

90'ların başında ağzım açık bir şekilde zevkle izlediğim bu filmi,şimdi içim biraz buruk ve geleceğe olan inancım kırılmış hatta parçapinçik edilmiş olarak izliyorum...

Kısa bir "la o zaman kurulan hayallere bak, yıl 2015... uçan arabalar,tepetaklak dolaşan insanlar vs vs...." diye düşündükten sonra, içinde bulunduğumuz 2008 yılını çoktaaan yüzsüzce heba etmeye başladığımızı fark ediyorum.(ki bakınız 2 ay önce yeni yıldı kendisi)

Üzüldüm desem yalan olur sevgili okuyucu. Sadece hayallerin hayal olmaktan çıktıkları zamanalarda hissedilen o boş ve kof duygu kapladı içimi.

Gerçi "daha 7 uzun yıl var uçan arabalar belkim çıkarlar yaaa" diyorum içimden ama buna kendim de inanmıyorum. Aklıma elmas madenleri,petrol platformları ve silah fabrikaları geliyor... "amaaaan 21. yüzyılda kimsenin Dr. Emmett Brown'cılık oynacayak zamanı yok" diyorum kendi kendime.

ÇukurNot:Filmde Marty'nin veletlerini yine Marty'nin kendisi yani Michael J. Fox oynuyordu. Hadi Marty McFly Jr. neyse de neden Marlene McFly'ı da J.Fox'un oynadığını hala anlayabilmiş değilim. Yani ne alaka la... J.Fox'u hatuna çevirmek pek bi rahatsız edici bence. İlk izlediğimde de buna takmıştım kafayı hala da takığım. Öffff biliyorum sevgili okuyucu,biliyorum.. Ama beni böyle sevceksin ne yapiim...(gözleri ışıldayan şirin smili)

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...