müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2015

hayır, aşka inanmıyorum.

Oblivion; çok güzel bir kelimesin şiir yazasım var sana ama sigaram bitmek üzere ve parmaklarım kağıt kesiği... 

Temmuz 2014





27 Nisan 2015

esrik...



People For Audio 2007 yılının başlarında The New Ancients albümünü yayınlamış. Bende tam olarak 29 ‎Haziran ‎2007 ‎Cuma günü, ‏saat ‎16:16:16'da (o saati nasıl tutturmuşum meçhul) albümü slsk'den sömürüp, gömülmüşüm... O zamanlar deli gibi tanrıcılık oynuyormuşum (bknz: the sims) ve kafayı Olos Okiek parçasıyla bozmuşum... Şimdi ne zaman shuffle bir güzellik yapsa aklımda masum simslerin Tanrısı olduğum o tembel öğleden sonraları ve gold kahve tadıyla Olos Okiek loopları...



14 Ağustos 2011

Bugün fotoğrafını gördüm...

Çok güzeldi... Akşama kadar bir şeyler yaptım sırf elim kolum ve beynim dolu olsun diye. Şimdi Tunglið çalıyor. Dinledikçe hüzün değil de farklı bir kalp kırıklığı dolduruyor bedenime, belki daha sonra diye düşünüyorum...

Hayatınızda hiç her şeyin kötü gittiği bir dönem oldu mu? Gerçekten o repliklerdeki gibi her şey üst üste gelir. Ama yine de canı acımaz insanın. Her şeyin yoluna gireceğini falan bildiğinden değil de, her şeyin daha da kötü olamayacağını hissettiğinden...

Sonra gözlerimi kapayıp o geceyi düşünüyorum, Arnalds piyanosuna biraz daha eğiliyor, gözleri kapalı. Kemanlar aynı notaları çalarken her bir tuşu içimde hissediyorum. Sabah ilk vapurla adaya giderken erguvanları seyrettiğim o ilk gün geliyor aklıma. Ağlamamak için çabalarken inceden sızlayıp yavaşça akan ve beni gıdıklayıp duruma o pek şahane ironiyi katan burnumu çekiyorum umutsuzca.

Kan kaybediyorum bugün mavi mavi ve o şapşal martılar hala simidin çay olmadan ne yavan olduğunu bilmeden uçup duruyorlar önümden. Yanımdaki Murakami'yi denize armağan ediyorum, ilk sayfasında gerçek ismimin yazdığı... Çünkü karaya ayak basınca her şey eskisi gibi geliyor. Bekleyenim var...

02 Ocak 2011

2.1.2011 Pazar 03:47


Selam okuyucu, nasıl durumlar? Benim hiç uykum yok. O yüzden plansız programsız yazmaya geldim, bakalım.


Bu aralar (son 3 gündür) Matt Alber dinliyorum. Sesi çok etkiliyor beni. Sözcükleri sarf etme şekli... Aşağıdaki zımbırtıya play deyiniz, seversiniz bence.



İnsanlarla iletişim içinde olmak asla bana göre olmayacak sanırım. Ya da bir dakika doğru cümle şu; sadece istediğim kişilerle iletişimde olarak yaşamam imkansız...

Para kazanmak zorunda olmak sıkıcı olduğu kadar ruh köreltici bir eylemler bütününden oluşuyor, bu üzücü gerçeğin farkındayız hepimiz ama ne gelir elden paraya ihtiyacımız var ruhumuzu canlandıracak an'lara ve diğer her şeye sahip olabilmek için.

Ne kadar süre dayanabileceğiniz önemli. Ya değişeceksiniz ki çoğu insan buna "büyümek" diyor, ya da vazgeçeceksiniz. Başka yolu yok. Benim gibi orta yolu bulamayan biri için yok.

Yaşamanın masrafsız olduğu bir yer bilen varsa nolur bana haber versin olur mu?

*

Yılbaşında farklı bir şeyler yapalım demiştik bir kaç kişi.

Hava ne kadar soğuk olursa olsun saat 12'ye gelmeden havuzun başına gidelim ve orada girelim yeni yıla.

En sevdiğimiz parça çalarken dans edelim hoplayıp zıplayalım eğlenerek girelim.

Arabaya atlayıp yola koyulalım öylece, yolda olalım.

Çatıya çıkıp havai fişek ateşleyelim şampanya eşliğinde.

Ve vs vs vs....

Peki bunca fikir varken yapa yapa ne yaptık dersiniz?

Trivial Pursuit oynamaya daldık ve televizyon açık olmadığı için de geri sayımı kaçırdık.

Sanırım Teenage Summer Days çalıyordu. Ama ben Under Pressure söylüyordum yükse sesle. (son 1 haftadır durup dururken hep yaptığım gibi)

....'cause love's such an old fashioned word and love dares you to care for the people on the edge of the night and love dares you to change our way of caring about ourselves this is our last dance, "this is our last dance" this is ourselves....


Babasından sonra tahta geçen Ürdün kralı kimdir sorusuna "Muhittin" cevabı tam da o ara verilmişti işte, gülerken yıkılıyorduk sağa sola.

Şimdi o kadar komik gelmiyor tabi.

Yeni bir yılın ilk saniyelerini böyle tükettik işte. Ne fark eder ki...

*

Artık kapımızın önünde kahverengi kocaman bir adet Bandogge cins köpek var. Feci oyuncu. Bence çok da şeker bir hayvan. Kaslı köpekleri sevmek o kadar da eğlenceli olmuyormuş ama onu fark ettim. Yumuşak bir baş yerine sert, kaslı ve yakından bakınca korkutucu bir yüzle karşılaşıyor insan. Yine de evden çıkıp ana yola ulaşana kadar peşimde dolanması hoşuma gidiyor.

*
Dün sabah 6 da yatıp alkolünde etkisiyle öğlen 3'e kadar uyuyunca, normal olarak hala uykum gelmedi. O yüzden hediyelerimle vakit geçirmek üzere blog semalarını terk ediyorum.

Bu sene genelde işe yarayacak ve hoşuma gidecek şeyler hediye edildi bana ve bu bir ilk sayılır aslında, hepsi de gerçekten çok ama çok beğenerek kabul ettiğim şeylerdi. Ama içlerinden en çok sayın Alasse hanımın yolladıkları arasından bir olan minyatür VW hippie minibüsümü ve sonra da sevgili Christiano'nun yolladığı Queer as Folk box setini sevdiğimi söyleyebilirim.

Arkadaşlarımı seviyorum. Hoşuma gidecek şeyleri tam olarak bilen arkadaşlarımın olması mükemmel bir duygu, gerçekten.

*

İyi kalın. Hayatı sanki olduğundan daha kötüymüş gibi yaşamanın manası yok.

Fotoğraf: Facebook uygulamarından biriyle duvarıma yollanmıştı, çok şapşal ve mükemmel, manyaklık edip kendi parmaklarımıza da çizdik, ergenler gibi :)

20 Ağustos 2010

Bazı sabahlar annem beni yatmaya yolladıktan sonra uyumadan yatağımda uzanıyorum sadece. Annemin yatağına dönmesini bekliyorum. Sonra kalkıp beni ilk bulduğu yere geri dönüyorum. Ama o yeri hiç bir zaman bıraktığım gibi bulamıyorum, ne de oraya geri dönen kendimi.

Köpeklerin havlaması canımı sıkıyor. Acaba açlar mı diyorum ya da susadılar veya bir şey gördüler, belki de sadece oynuyorlar... Ama kafamı pencereden çıkarıp bahçeye bakmıyorum. Yerimden bile kalkmıyorum.

Etraf aydınlanıyor sonra. Biliyorum çok değil, insanların uyanıp koşturmaya başlamasına az kaldı. Düşlerini yastıklarında bırakacaklar ve sıcak yataklarını terk edecekler. Gördükleri düşleri uyandıkları ilk saniye unutacaklar, sanki hiç görmemiş gibi. Sonra hazırlanmaya başlayacaklar daha iyi bir yaşam için körelmeye gidecekler.

Ailem uyanacak az sonra. Kalıp hareketler ve sözler birbirini kovalayacak evin içinde. Kızartılmış ekmek kokusu saracak havayı ve kahve fincanları tezgaha sıralanacak. Hiç biri ekmeğini ısırmadan önce koklamayacak ve kahve aromasının tüylerini ürperterek bedenlerine yayıldığını duyumsamayacak.

Kaçırılmaması gereken saatler var hayatlarında. Dünya üzerinde okumaya değmeyecek tek şey olan gazeteleri getirecek gazeteci çocuk. Senaryolardan fırlamış repliklerle paylaşılacak kapı önünden alınan gazeteler. Babam politik fikrimi annem kendimi nasıl hissettiğimi bugün ne yapacağımı soracak. Kardeşlerim tanımadığım arkadaşlarından veya öğretmenlerinden bahsedecekler portakal suyu içip ekmeklerini kemirirken. Ablam kalabalığa karışabileceğim aktiviteleri sıralayacak, iş çıkışı buluşmayı teklif edip. Annem kendisiyle alışverişe gelmemi isteyecek.

Bu arada kimse aralık bırakılmış pencereden giren rüzgarın perdelerle vals yaptığını fark etmeyecek, tıpkı içeri sızıp masadaki kırıntıları altına dönüştüren güneşi fark etmedikleri gibi. Ben herkese makul cevaplar verirken yine aynı şeyleri düşünüyor olacağım...

Şu an bir yerlerde birileri sevişiyor çılgınca, başka birisi keman çalıyor güneşe, bir başkası gece soğuğunu henüz kaybetmemiş denize dalıyor bir kahkahayla ve bir diğeri ise sadece derin bir nefes alıyor yaşamının hakkını sonuna kadar verdiğini bilerek. Geri kalanlar sadece yetişme telaşında. Bense çıkmazda olan birinin yüz ifadesini görüyorum bardağımın içinde.

Boşalacak ev. Benim dışımda herkesin bulunması gereken bir başka yer var. Kendilerini gitmek zorunda ve ait hissettikleri... Birlikte olmaktan zevk aldıkları insanlar...

Kendime acımam lazım. En azından benim için üzülen insanların yanındayken. Kimse halini beğenmezken kendinden yine de memnun olmamalı insan. Değişik ama yanlış bir his.

Kimse hiç bir zaman tam anlamıyla farklı olamaz. Farklı değilim. Ne düşüncelerim ne diğer her şey. Sadece bakıyorum herkes gibi ve görmeden hemen önce benleğimde eksik gedik ne varsa bir şeyler ekliyorum gördüğüm şeye. Bu farklılık değil. Olması gereken. Sanırım benden başka herkes unutuyor.

Yatağıma yazdım sürgüne yollandığım bir sabah hava daha karanlıkken. "En mutlusu hep en aptal olan yaratıklardır." Aynada kendime baktığım zaman mutsuz birini görmüyorum aslında. Sanırım bu çok melodramatik.

Kendimden başka birini hissetmem lazım. Yaşamı anlamlı kılacak bir kaç an yaşamalıyım benden başka birilerinin de içinde olduğu. Biriyle gerçekten, gerçek bir bağ kurmalıyım. Farkındayım.

Aynadaki ben mutsuz görünmüyor aslında. Biliyorum, bu çok...

Little Ashes izledim bugün 2 kere. Sonra Abel Korzeniowski "Stillness of the Mind" çaldı tekrar tekrar... Ben kalemi tuttum, o yazdı.

15 Ağustos 2010


Sabahın bu saatine kadar ayakta kaldığım zaman balkona çıkıyorum şimdi olduğu gibi. Takım taklavat toplamak zor oluyor gerçi ama değiyor balkona taşınmak. Bana çok sevdiğim bir şarkıyı anımsatıyor bu loş hava.

Eskiden, eski dediğim de çok eski değil, hayallerimin daha uçuk olduğu genç hatun dönemlerimde, Coldplay'in Yellow'unu dinlerken, her seferinde o cümleleri benim için yan yana getirmişler diye düşünürdüm. İğrenç bir sarışın olduğum (iğrenç sarışın olmak; beyaz tenli sarı saçlı mavi gözlü olup ilk etapta aptal sarışın genellemelerine maruz kalmak, bir gıdım güneş görünce ıstakoza dönmek akşamına acılar içinde kalıp deri değiştirmek, düzenli krem kullanmayınca çillenmek, gözlük işe yaramadığı için yaz veya kış fark etmez güneşli günlerde gözleri kısıp da yürümek zorunda kalmak vs...) için "Yellow" benim tarifimdi çünkü. Ve güneşle kan davamız olsa da aşıktık birbirimize.

Bir konserde, hatırlayamıyorum hangisi, Martin parçaya başlamadan önce alandaki insanlara şöyle seslenmişti.

- There's no excuse to be sat down on this song pleaseee you know, if you stand up we'll buy you all ice cream.

Bu cümle aklıma kazındı o an . Çünkü o kadar sevinmiştim ki... Teklifin güzelliği karşısında orada olsam sevinçten ağlayabilirdim. Bu yüzdendir ki Yellow dinleyince canım dondurma ister. Gün gelir mesleğimden doğacak olan bir şansla Coldplay'in herhangi bir elemanına rastlarsam "bana dondurma borçlusun" diyeceğim. Arkamdan "deli herhalde..." demeleri umurumda değil.

27 Ekim 2009

Seni Çok Seviyoru(m)z David Arthur Brown!

Öncelikle Brazzaville'i sevmeyen ölsün demek yerine Brazzaville'e bir şans vermeyen domuz gribi olsun demek isterim. (ki hemen çıkarma tırnaklarını, burnuma hamle yapma! N1H1 nedir ki biraz üstüne düşersen her şeyi bozduğun gibi grip mikroplarının da asabını bozarsın)

Mütamadiyen dinlediğim ve her ne kadar 2M1C "sürekli dinleyip tüketme şarkıları" dese bile vazgeçmediğim Brazzaville, Tiersen'den sonra "evlensek mi Mimiciğim yahu" dese peşinden Vegas yollarını aşındıracağım David Arthur Brown'ın naçizane grubu malumunuz. ("kısa cümleler kur Merve" diyen bir edebiyat hocam vardı Müzeyyen Hanım, blog sayfamı okusa verdiği 100lerin içine oturacağı kesin)


David Arthur Brown Brazzaville'in dağıldığını duyurup artık solo çalışacağını belirtmiş aradan pek de uzun bir zaman geçmeden bildiri kıvamında bir mektup yayınlayarak gurubun dağılmadığını söylemiş ve dinleyicilerinden özür dilemişti. Solo çalışmaları devam eden Sayın Brown'ın albümü an itibariyle çalma listemde yerini almış bulunmakta.

Saygıdeğer yarenim FSD dün haber vererek korsancılıksa korsancılık, konserlerine gider telafi ederiz ki mantığıyla albümü edinmemi sağladı. Yine de ilk olarak Brazzaville'in bir kaç parçasıyla ısınma turu attım. Hani nasıl birşeyle karşılaşacağım belli değil, zaten hep ya sevmezsem diye çok korkarak dinlerim bazı albümleri. Severek dinlediğin adamlar yeni albüm çıkarır hemen dinlemek istersin falan, benim için o olay tam tersi işte, "oha ya beğenmezsem ne olacak" şeklinde paranoya yaparım önce. Eski albümlerden sevdiğim parçalar ile başlarım, biraz ısınırım "amaaan güzel değilse de değil eski parçaları yeter bana" diyecek kıvama gelene kadar takılırım o şekilde. Bu sefer de öyle yaptım önce Brazzaville ile başladım ardından dayandım Brown'ın albümü Teenage Summer Days'e. Çok da beğendim çok da sevdim aşkım depreşti falan. (abartıda sınır tanımayan bir insanım kafanı yorma oku geç oku geç, burda işler böyle yürüyor.)

Favori parçalarım Teenage Summer Days, Barcelona, Fallujah, Morning Sun ve Hotel Devman (höh zaten 11 parça var yarısını beğenmişim evet) Albüm ülkemizde piyasaya çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum. Daha Amazon'da da görmedim. Edineceğim bu albümü evet.

Tadımlık parçalar koyuyorum tabi ki en kısa zamanda albümü dinlemenizi tavsiye ederim, saygılar.


Fotoğraf: ntvmsnbc.com

11 Ekim 2009

Great Pan is dead!

The Rocket Builder çalarken, Gael Garcia Bernal gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde koşarak sokağa atar kendini, önünü göremez, duvarlara tutuna tutuna ilerlemek zorunda kalır, insanlar sanki onu görmüyormuş gibi geçip giderler yanından, kimsenin umurunda olmaz,kafasını kaldırıp gökyüzüne bakar ne bir bulut oynuyordur yerinden ne de tek bir kuş vardır havada süzülen, yere yığılır gibi çöker oturur dayanağı olan duvarın dibine, ellerini yere koyup avuçlamak ister dünyayı, ama kalın parke taşları engeldir, uzanamaz parmakları toprağa, sağına soluna bakar sonra yine başını kaldırır gökyüzüne, hala kimsecikler yok, kalır olduğu yerde, duvara sığınır. Eve dönmek istemez bir daha, orada yitip gitmek için dua etmeye başlar.



13 Haziran 2009

ve biraz müzik...


Müzik konusunda tüketici biriyim.

Bir kaç parçaya takılıp kalırım ve aylarca onları dinlerim. Beni bilen bir kaç iyi arkadaşım ve yarenim uyarıda bulunurlar bu kadar çabuk tüketme bu güzelim parçaları diye. Ama sabah kalktığında gözlüklerinden önce müzikçalarına uzanan biriyim.

Gün 24 saat ve bunun 18 saati kulağımda müzik ile yaşıyorum. Derslerde tek kulaklık kulağımda olur ya Mahler çalar ya Johannsson ya da Explosions In The Sky. Bir albümü 6-7 kere baştan sona dinleyebilen biriyim ki daha azı kurtarmamıştır hiç. Bu hastalık gibi birşey sanırım. Hani sigaraya alışmış birinin gün içinde maddeye duyduğu ihtiyaç ile eş değer benimkisi. Sabah Tiersen ile uyanıp Prodigy ile akşam etmek ve günü Louis Garrel ile bitirmek...

İnasanın gerçeklikten kopmasına neden oluyor tabi ki bu. Sürekli bir film içinde ya da parçada anlatılan hikayeye yamanmış bir karakter olarak yaşamak demek bu. Etrafında olanları istediğin gibi görmek ve algılamak. Yolda yürürken veya kendine bir bardak çay daha doldurmak için mutfağa giderken karşısına Andrew Bird çıkacakmış sanabiliyor insan. Minibüs beklerken arkasındaki bankaya bir göz atıp, kulağında Paul Oakenfold, "aslında banka soymak kolay ki lan" diye düşünebiliyor. Sonra kendine gülüyor falan :D

Dinlediğiniz parçaların etkisinde kalmak çok kolay hele bir de süper müzikler yapan sanatçılar varken. Hal böyle olunca sizde hayatınızın soundtrackleri eşiliğinde yaşamın içinde Audrey Hepburn edasıyla salınırsınız, benim gibi.

Bu da kısa günün kârı; Les Chansons D'Amour romantik komedi - dram müzikalinden (ki izleyin farklı ve sıcak bir hikayedir.)

Louis Garrel & Ludivine Sagnier - De bonnes raisons ve Inventaire

05 Mayıs 2009

Hayır efendim Ólafur Arnalds 3326'sını Yann Tiersen'den arak yapmamıştır. En fazla çok iyi bir Sur La Fil coverlamış olabilir. Bu konuda tartışmayalım lütfen, hem Tiersen bile beğenmiş ve "c 'est mieux" demişken size ne oluyor! ...ki bak bence Sur Le Fil daha güzel beeaa hacı! (Yann Tiersen aşkı başkadır.)

3326


Sur Le Fil

09 Nisan 2009

Tuvalette müzik?

Şimdi yaşadığınız bir günü; "bugünü de dolu dolu yaşadım lan aferin bana" diye düşünmek, hatta bu düşüncenizi özellikle birileri duysun diye dile getirmek için mi geçiriyorsunuz. Hayır soruyorum çünkü var böyleleri, tanıyorum. Öyle olmayın lan sevgili okuyucular, lütfen.

*

Otobüste, minibüste, vapurda (bütün toplucana taşınma araçları işte) klasik müzik dinlemek mükemmel birşeymiş hacı. Karşındaki insanların hareketlerini notalara göre senkronlamaya çalışmak çok zevkli. He dersen ki; "sen de bi manyaklık var bence..." o da kabulum.

*

23 yıldır hayattayım, 10-11 yaşlarım arasında çay içmeye başlayıp müptelası olduğum düşünülürse, "iyi içiciyimdir" diyebilirim kendime. Bu 12 yıllık çay içme serüvenimde annemin de dahil olmak üzere aynı evi paylaştığım hiç kimsenin henüz çayımın demini nasıl sevdiğimi bilmemesi garip. Kalkıp kendi çayını kendin al demek mi istiyorlar yoksa gerçekten mi bilmiyorlar emin değilim. Kırılıyorum, sırıtma oturduğun yerden, duygusalım ben.

*

Geçenlerde sinemaya gittim. Türk filmi izledim (sinemamızı destekleyelim fikrinde olan duyarlı bir insan değilim hemen yanlış bir kanıya varma sakın, sinemaya gidince hangi filme girdiğim pek umrumda olmaz benim, gidiş amacım film izlemek değildir çünkü) filmi izlerken aklıma açıkhava sinemasına gitmiş kadınların halleri geldi. Önümde oturan hanım teyze, çocuk karakterin babasının peşinden ağladığı, gözyaşlarının sel olup aktığı bir sahnede "vah yavrum" dedi. Yanındaki diğer teyzede "ah ah" dedi. (bknz:Adile Naşit, Neşeli Günler, Küçük Ev dizi) Tam açıkhava sineması tadında bir filmdi zaten. (bknız: UMUT)

*

- Mimi tuvalete de o kulaklıklarla girmiyorsun değil mi?
- Bazen.
- Çok saçmalıyorsun.
- Neden çişim geldi diye dinlediğim müziği yarıda keseyim ki?

*

1 kutu xtrayı (ki aslında extra o, nedense şeklini şemalini değiştirip xtra diye isim yapmışlar afilli olsun diye) 1dk.'da içip kendi rekorumu egale etmiş bulunuyorum şu an. Daha hızlı içince başım dönüyor ve işin en eğlenceli kısmı da bu. Yoksa daha çok içmem lazım sarhoş olmak için. Ve inanmayacaksın ama rejimdeyim. Kalp krizi geçireceğim yoksa.

*

En küçük kardeşim bu aralar Burzum dinlemeye başladı (ki kendisiyle r&b-hiphop vs vs dinlediği için çok dalga geçmişliğim vardır) benden istedi albümleri eskileri karıştırdım çıkarıp verdim.

- Al ama fazla dinleme döverim.
- Oha neden ya!
- İçindeki öfkeni dışarı yansıttığını görürsem bende öfkemi sana kusarım tamam mı!
- Aman tamam ya, zaten bir kaç parçasını sevdim merak ettim başka ne var diye... Araştırma gibi düşün.
- Arkadaşlarına falan da dinletme tamam mı?
- O neden?!
- Ana-babalarını sarma başımıza otur kendin dinle araştır ne yapacaksan yap, tamam mı!
- Abla gerçekten çok şirret biri oluyorsun bazen, kabul et bunu.
- Çekilebilirsin Rudolph...

Lisedeyken çok salak zevklerimiz varmış lan bilek metal falan. (gerçi yine dinliyorum, arada bir sevişiyoruz) Ayrıca abi sizce de Vikernes emo boyband elemanına benzemiyor muymuş, hey gidi... (çarpar beni şimdi bu bak!) Geçelim...

*

Her türlü üniformalıya(öğrenciler dışında)gıcığım. Polis, asker, belediye işçisi aklınıza ne gelirse. Ayrıca üniformasız üniformalılara da gıcık oluyorum. Onlar da beni çok seviyor sanki.

*

Çok film indirip izledim bu ara, arkadaşlarımın önerdikleri ve rüyama girdikleri için tekrar izlediklerim... Çoğu hakkında birşey yazmamışım. (üşenmişimdir bilirsin) O filmlerle ilgili bir yazı yazıyorum, uzun oldu gibi ama okursunuz bence. O yazı bitene kadar aklımda neler varsa kısa kısa yazmak istedim, yoksa blogger arkadaşlarıma "neden yeni yazmıyorsunuz lan!" diye kızıyorken, kendi blog sayfamı boşluyor gibi görünmeyeyim değil mi? (çevir kazı yanmasın yapma bize Mimi! biz senin ciğerini biliriz...)

*

Görüşürüz esen kalın sağlık mutluluk falan.



Foto: Mutfak masasındaki ölü çiçekler.

14 Mart 2009

Akşam Olunca Eve Dönüş Yolunda Dinlenen Şarkılar Vol.4



"Listenize bir kere eklediniz mi kurtuluşunuzun olmadığı, tekrar tekrar dinlenen, liste canavarı parçalar vol.1" diye bir başlık daha güzel olurdu tabi.

Kadercilik diye bir görüş vardır ya insan olanda (ya da çoğunda) işte insan, o kaderciliğin benliğini ele geçirdiğinin farkına vardığında buna da "kader!" der ya, merak ediyorum yaşamanın amacı ne o zaman.

Parçayla bir alakası yok gibi bu söylediklerimin ama ne zaman dinlesem aklımdan geçenler bunlar.

06 Mart 2009

Hafta sonu hem giyecek eşyam yok hemde annemler hasta (grip olmuş herkes) diye kalktım Gölcük'e geldim. Daha adımımı atar atmaz minibüs şoförü ile kulaklıktan çıkan ses nedeniyle atıştık. O değil ben binde bir dinlerim Metallica, Gölcük'e gelene kadar naif fransız parçaları dinledim sonra dedim uyuşuklaşmayayım biraz kendime geleyim açtım Metallica sese hiç dokunmadım. Minibüs şoförü burası disko değil dedi ilk:D Diskoda hep Heavy çalıyor zaten, dedim. Meğer bu herkesle ahbap olan minibüs şoförüymüş, hani hergün aynı insanları getir götür milletle kanka olmuş. Dönüp bana tip tip baktı millet, çok eğlendim lan uzattım konuyu;

-Sesini kısamam maalesef ulaşamıyorum çantalar dolu kucağımda, kusura bakmayın en fazla 2dk. daha cızırtı duyacaksınız.

önde oturan ve "bir şeyler olsa da kendimi önemli hissetsem bir konuşma patlatsam" diye ömrü boyunca dilekler tutmuş olan bir genç bey;

-Yanımızdaki arkadaşda dinliyor ama o bizi rahatsız etmiyor hem haksızsın hem de konuşuyorsun.

- "-siz" beyefendi.

- Ben?

- Hayır ek olan -siz, hani ikinci çoğul. (anlamadı tabi)

Neyse sustu herkes, ben devam ettim kulağımdaki müzik dinlemeye. Hani şimdi yalan da değil gerçekten daracık bir yerde oturuyorum ve kucağımda tepeleme dolu sırtçantam var, cebime ulaşıp ipodun kilidini açıp tekerleğe ulaşıp sesi kısmam imkansız. Birde eminim o kadar rahatsız ediyor olamam öyle bir saygısızlık yapmam zaten hani kendime de yakıştıramadım olayı. Aradan 2.dk geçti müzik değişti, The Judas Kiss başladı. Asıl ses şimdi çıkabilir biraz dedim içimden.

Yine şoför döndü ben tabi duymuyorum çok da skimdeydi amk. Minibüsün içindeki motor sesinden duyulmuyor bile benim dinlediğim eminim, arada biri inerken duruyor araç o ara bi cızırtı duyuluyor kesin ona takmış işte :D Neyse çıkardım kulaklıkları dinliyorum ne diyorlar diye.

- Ya işte hocam böyle artık gençlerimiz.

Sanırım orda öğretmen olan biri varmış, başları kaçırmışım ben, aslında beni bir teenage olarak gördüğü için teşekkür etmem gerekirdi ama şimdi kalkıp da "ben 23 yaşında eşşek kadar bir yetişkinim" demek işime gelmedi, onlar için üzüldüm çünkü içten içe, hepsi vaktinden önce yaşlanmışlar, kendilerini önemli hissetmek için küçük şeylere takılıyorlar, hakkaten bak sen olsan üzülmez misin şimdi?

- Ya kusura bakmayın gerçekten uzanabileceğim bir yerde değil, hani zaten birşey de duyulmuyor, en fazla hafif bir cızırtı geliyor araba durunca.

(çıkardım iki kulaklığı da "ben zor duyuyorum boynumda asılı olmasına rağmen lan, siz ne duyuyonuz" diyorum içimden, yukarıdaki sesli kurduğum cümle)

Neyse işte yanımdaki amca;

- Ver kızım çantanı da konu kapansın.
- Ne münasebet, şu an ben bile zor duyuyorum müziği bu kadar abartmalarının nedeni ne anlamadım.

Hakkaten bak okuyucu eğer iki kulaklığı da çıkardığım anda ben bile zor duyuyor olmasaydım hiç ses çıkarmaz haklısınız der amcanın kucağına çantamı verir cebimden çıkarırdım aleti kısardım sesini. Ama yok öyle bişi ses gelmiyor çok cılız böyle ancak ben duyuyorum ki bundan önceki parça Unforgiven III yani, ne duydular o kadar sert de değildir, sen biliyorsun.

Ordan genç bir kız bana dönüp;

- Sizin kulaklık seçiminiz yanlış, biz de metalciyiz bizim için sorun yok ama işte... dedi.

Gülmemek için başka şeyler düşünmeye çalıştım. "ben metalci değilim ki lan, Metallica metal mi ki lan, hay amk duruma bak" diyorum içimden, kulaklığım markasını nasıl gördü o kadar mesafeden diye düşündüm 1-2 saniye kadar. Sonra önümdeki müzik dinleyen bir başka gencin dönüp "salla" demesiyle uyandım düşüncelerin kucağından.

Sonra dedim ki; lan madem tiyatral bir aksiyon istiyorlar gece gece seyirciyi kırmayalım.

- Susun bir dakika hepiniz, ne duyuyorsunuz.
- Sesini kısmışsın şimdi.
- Ahahahaha...

Tutamadım kendimi ve güldüm ahahaha diye, ne yapiim. Erdem nerdesin abi kaçırıyorsun diye bağırmak geldi içimden ama daha fazlası artık terbiyesizliğe girer dedim. Döndüm önüme taktım kulaklıkları madem kısmışım dinlemeye devam edeyim der gibi bir "eyvallah" bakışı attım etrafa.

Sonuç olarak kısmadım sesi ineceğim durağa kadar, onlar kısdım sandı kendilerini kandırdı, önümdeki adam ben inerken hala ikinci çoğul şahıs ekini düşünüyordu bence.

Ya öyle işte haftaya gelmem zaten bir kaç parça eşya alayım, rakı sofrası kurcaz hem.

03 Mart 2009

Hala işsiz bir Mimi olarak oturmuş "Don't Panic" dinliyorum küf küf... (sms atarken "ıssız" yazılıyor ortada saçma bir aşırma durumu mevzu bahis oluyor)

Erdem (ağzından çıkacak her kelimeyi aslında önceden biliyor olan -ama sen söyleyene kadar yine de bilmiyor numarası yapan- güzel arkadaş insanı=cakabo,hacı,azizim...) dün çok dalga geçti benimle "İstanbul seni hapsetmiş" dedi. Bence Pamela ablaya ayıp etti, zaten ben oraya takıldım yoksa cümlenin benimle hiçbir alakası yok, gidicem hem ben...

Paranoyak Teyze ile Angut Hanım'ı okudun mu hiç bilmiyorum. Ben onlar gibi yaşama taraftarıyım. Les Triplettes de Belleville aklıma geliyor son 2 haftadır Penguen'de gördükçe. (izlemediysen izle yani, şekil olsun diye kurmadık o köprüyü) Aşmış sanatçılara sahibiz kabul edelim ve kime ne değer vereceğini bilmeyen insanlarla çevrili bir ülkede yaşıyor olmanın acı gerçeğiyle yüzleşelim. (ki bende Grinch misali herşeyi bilen ama kimseye söylemeyen biriyim zaten)

Adam gibi cümleler kurmam lazım, farkındayım. Bir de işe yarar bir kaç şey söylemem gerek sanırım. Birşeyleri anlamlaştırmış olarak gelmeli ve blog sayfama hayatın gerçeklerini yazmalıyım (:D) Hayatın anlamı için bakınız; Dancing in The Moonlight Ya da en son şahit olduğum çok anlamlı bir olayı anlatayım ödeşelim.

Dur düşünüyorum.

Saat 11, İstiklal'deyim. Ellerinde bira kutusu olan 2 genç geçti önümden birayı kamışla içiyorlardı. Bence çok anlamsız bir mana vardı bu yaptıklarında, sen ne anladın bilemem.


Neyse ne okuyucu; sahip olmana çok az kalmış birşeyi kıl payı elinden kaçırmak ne kadar kötü bilir misin?

a little special note for a friend: recently i told you to i'll write my blog page in english for now. i can actually do this but english is not enough for me to write. (or my english is not enough for that) i'll talk about things but if i don't use my own vernacular there's no sense of writing. so what do you say about learn turkish :D (ps: did you find that song? and yes i'm very cheeky:p)

09 Şubat 2009

Noir Désir


Aralık 2008'de Noir Désir yeni offical siteleri noirdez.com dan 2 yeni parçanın müjdesini vermiş, albüm kapağı ve şarkı sözleri ile birlikte 2 parçayı paylaşıma açmıştı. (şimdi siteye girip hemen indirebilirisin yani)Sitelerine girip o 2 parçayı indirin üşenmeyin, Gagnants/Perdants (Kazananlar/Kaybedenler) çok güzel bir parça, onu dinleyin özellikle tekrar tekrar.

Bu 2 parçalık tadımlık sonrasında yeni bir albüm için çalışmaları hızlandırdıklarını okudum bir kaç yerde. Bir kaç festivale katılma planları bile varmış.

Bertrand Cantat, esaretten kurtulduktan sonra 1 yıl sürecek bir zorunlu rehabiliteye gönderilmişti. Bu süre zarfında müzikle ilgilenmesi (albüm çalışması,stüdyo programı vs.) yasaktı. Zaten kendisi de tekrar özgür olmanın tarif edilemeyecek bir duygu olduğunu ama bir kaza sonucu da olsa yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunun farkında olduğunu söylemişti. Yaşadığı ruhsal çöküntü sonrası kendi başına kalan ve kendisiyle hesaplaşan Cantat tüm bu hapis edilmek, rehabiliteye yollanmak, kısıtlanmak, en sevdiğinin hayatını almak, damgalanmak ve dışlanmak sonrasında kendini toparlayabilmiş.

Yani bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden sonra Cantat; yaşamın deviniminin ve hayatın kaldığı yerden devam edemese de tekrar yakasına yapışılıp kendine göndürülebilindiğinin kanıtlarından biri. (evet "i" harfini barındıran ekleri çok seviyorum)

"lan Mimi site fransıca, anlamadık olm bişi!" diyenler için ; bir minik upload , bir de ben çok seviyorum bunu bir bakın yani.

07 Şubat 2009

Akşam Olunca Eve Dönüş Yolunda Dinlenen Şarkılar Vol.3


...şu, zamanımızın yeni yetmelerin bazı ünlü kişilere delicesine saplanıp kalması gibi hayranı olduğum tek adam var o da Tiersen. Bir de şu mekanın güzelliğine bakarmısınız lütfen! Üstüste konmuş o kırmızı sandalyelere bakınca sizin de içiniz burkulmuyor mu? Peki o tek ampüle ne demeli! Oturup şarap içeceğiz seninle Tiersen ve fotoğraflarını çekeceğim, bana hazırlıklı ol!..




1-La veille 2-Le matin 3-Octobre 4-La Boulange 5-7 pm

04 Ocak 2009

double ep öncesi ısınma turları (and come on over, in some form)



Sayın Zach Condon Nisan ayında iptal ettiği Avrupa Turnesi sonrası yeni bir albüm çalışmasına başladığını duyurmuş, biraz ağlamaklı hafif burnu akar bir vaziyette "..bana ve müziğime inanlar insanları hayal kırıklığına uğrattığımı biliyorum ama daha iyi ve daha hazır olarak geri döneceğim..." demişti. Sonra da evde oturup "yatak odası" kayıtları yapmaya başlamıştı. Soranlara " evde oturup sadece Oprah izleyip On the Road okuyor değilim, bir sürü yeni kaydım var bikerem yaa" diyerek şirinlik bile yapıyordu. (sakallarını kes de öyle şirinlik yap adamım, dediler de kendine geldi biraz yola girdi(!))

Şubat 16 (bilemedin 17) albüm raflarda okuyucu. Yalnız şöyle de bir şey var, Ba Da Bing albümün Türkiye dağıtımını yapmadığı için sizler raflardan değil Ba Da Bing Store'dan edinebilirsiniz albümü. (bana gelecek zaten diğer albümlerin geldiği gibi hiç dert etmiyorum)

Bu kadar haberden sonra yine de fazla ümitlenmeyelim diyorum, hani Şubat'ı geç, Mart veya Nisan gibi de çıkabilir albüm, olur olur. (bekliyorum utandırsınlar beni)

Nantes iyidir okuyucu, izle dinle.

06 Ekim 2008

Mimi is listening to Elliott Smith in these days...

Biraz müzik sıkıştırayım araya, 4bin küsür parça ayıkladım tatilde, ipod'u doldurdum, gözümün önünde listeler uçuşuyor... Dinlediğim parçalar olmazsa her sabah yataktan kalkmak için pek bir nedenim de olmazdı sanırım diye düşünüyorum bazen, duyan "amma saçmaladın" diyor, takmıyorum pek...

Çok sıradan biriyim azizim, bazen sıkıcılaşıyorum bu yüzden, ama yine de idare ediyorum. Hangi günde olduğunu bilmeyen insanlardan oldum. Ama bunu da pek sorun etmiyorum, şu an ki en büyük sorunum akşam ki çorbanın bitmiş olması, çünkü tadı çok güzeldi ve bir daha öyle bir çorbayı ne zaman içerim bilmiyorum. Böyle bir insanın dinleyeceği türde şeylere takılmış sayılırım bu aralar, belli bir müzik zevkine sahip olmayan biriyim, bu tür bir cümle kuran kişi müzikten pek anlamıyordur demişti bana bir müzik adamı, bende cevap olarak "yani sizler anlatabiliyorsunuz?" demiştim. Bozulmuştu sanırım...

Bu ara (hatta şu an) Elliott Smith dinliyorum, sakin sakin günü bitiriyorum işte. Müzikal geçmişi benim müzik dinlediğim yıllarda başlayan insanları daha bir farklı seviyorum sanırım, hani aynı jenerasyon içinde yaşamış olmanın verdiği bir yakınlık falan olsa gerek bu. Ya da buna benzer bir saçmalık... Elliott Smith öldürüldüğü zaman çok farklı hislerle üzülmüştüm, arkasından "ah" diyerek bir iki damla tuzlu yağmur akıtmıştım, hani çok çok büyük bir fan değildim ama aynı zaman dilimini tüketmiş ve onun müziğini zevkle dinlemiş biri olarak, ölenin arkasından tutulan yas klişesinin dışında bir üzüntü yaşamıştım. Bunun şu an bile saçma geldiğinin farkındayım ama bende pek genel bir kişi sayılmam sanırım, genellemeler yaparak anlatmayı beceremiyorum bazı şeyleri, anlayabilenler var beni biliyorum, o yüzden cümleleri uzatmaya devam ediyorum.

'97 veya '98 yılıydı sanırım, kuzenimin arabasında dinlemiştim ilk, hangi parçaydı hatırlamıyorum, kaseti çıkarıp Elliott Smith adını almıştım ve tanışmamız böyle olmuştu. O yıllarda teknolojik açıdan büyük eksikler yaşıyordum, şu an ki olanaklarımıza sahip pek arkadaşım da yoktu açıkcası ve bulabildiğiyle idare etmeye çalışan diğer gençler gibiydim işte. Yine de iyi bir takipçi olduğumu düşünüyorum. Ve şimdi düşününce '98 yılı o kadar da uzak gelmiyor, nasıl bu kadar değişebildi herşey diye şaşırıyorum yine. Bu başka bir konu ama...

Uzatmıyorum daha çok, hiç dinlememiş olanlar kendileri keşf etsin isterim hep. Ben ne dersem diyeyim zaten sizin ne duyduğunuz önemli. Ama Elliott Smith dinleyip de "beğenmedim bu adamı" diyen birine daha rastlamadım o yüzden az sonra koyacağım parçaları pek beğenmeseniz bile lütfen bana bildirmeyin, hani yüzsüzce bir istek gibi oldu sanki ama bunu küstahlık olarak değil, müzik sayesinde hiç tanımadığı insanlarla arasında güçlü bağlar kuran birinin isteği olarak alın lütfen. Elliott Smith'in en sevilen parçalarından biridir Between The Bars bir de benim sevdiğim Miss Misery var. Bir de Morning After(Say Yes) var, uyanınca mırıldanılan parçalar listemde üst sıralardadır. Soundtrack olarak bir kaç filmde duymuşsunuzdur bu parçaları eminim, (ki Good Will Hunting filmindeki parçaları ile Oscar'a aday olmuştur Smith) Akan bir sahnenin altına konulacak yegane seslerden biriydi Elliot Smith. İnsanı yormayan cinsten...

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...