Mimi Wonka's Shoe Box etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mimi Wonka's Shoe Box etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2015

esrik...



People For Audio 2007 yılının başlarında The New Ancients albümünü yayınlamış. Bende tam olarak 29 ‎Haziran ‎2007 ‎Cuma günü, ‏saat ‎16:16:16'da (o saati nasıl tutturmuşum meçhul) albümü slsk'den sömürüp, gömülmüşüm... O zamanlar deli gibi tanrıcılık oynuyormuşum (bknz: the sims) ve kafayı Olos Okiek parçasıyla bozmuşum... Şimdi ne zaman shuffle bir güzellik yapsa aklımda masum simslerin Tanrısı olduğum o tembel öğleden sonraları ve gold kahve tadıyla Olos Okiek loopları...



16 Ağustos 2010

Bozcaada Dönüşü Evde Bir Sürü Şarabım Var

En nefret ettiğin insan türü "eğri oturup doğru konuşalım" diyenler demek isterdim ama değil. Ben kimseyi nefret edecek kadar ciddiyetle ele alamıyorum, bir kere sevdiklerimdense zaten ne yaparlarsa yapsınlar nefret edemiyorum. Bu yüzdendir 6 yıldır konuşmadığım bir arkadaşımı hala sevgiyle anmam...

Ablamla tatile çıktık geçenlerde. Bozcaada'ya gittik. 7 saatlik yol yorucu ama eğlenceliydi. Deniz, kum, güneş... Beni pek ilgilendirmedi bu 3'lü. Bilirsin sevmem öyle yüzüp güneşlenmeyi, süt gibi bir insanım ve başkalarına göre hala olabildiğince hastalıklı bir ten rengim var.

Bozcaada güzel bir yer. Özellikle üzüm bağları ve şarap fabrikalarıyla gönlümü çaldı. Saymadım ama sanırım 3 markanın 20'ye yakın şarabını tattım. Gelirken yanımda bile taşıdım.

Kendime çöreklenecek çok güzel bir balık restoranı buldum orada. Her seferinde ahtapot yedimki mükemmel ızgara yapıyorlar. (aynını kalamar için söyleyemeyeceğim maalasef) Bir küçük rakı, bin bir çeşit meze (özellikle deniz börülcesi) ve mezgit/çipura değişimli akşam yemeğimi ömrüm boyunca yesem bıkmam. Her akşam önce yemeğimi yeyip sonra dolanmaya çıkıyordum adada. Saat gece yarısını geçtiği gibi de geri dönüyordum o restorana ki şarabımı içebileyim benim gibi geceyle takılmaktan zevk alan bir iki müşteri ve kedi köpekle.

Yemek ve şarap dışında mazimde yer edecek bir 3. şey ada evleri oldu. Rengarenk kapılar etrafları yeşillik dolu... İnsan biri de benim kapım olsaymış diye düşünüyor mahallelerde gezerken.

Tatil anılarını anlatacak kadar bile sosyal değilim şu an onu fark ettim, üzülmüyorum ama sıkılıyor insan bazen.

Yüzmeyi sevenler için tavsiye edebileceğim muhteşem plajları var Bozcaada'nın. Özellikle dalmak için Akvaryum Koyu şahane bir yer. Zıpkınla avlanmayı bilenler için de bir cennet.

Adanın en iyi yanı gezecek ve görecek şeylerin olması. Ben ablamı ve arkadaşımı asıp tek başıma bir günü adada gezmeye ayırdım, onlar yüzmeye gittiler. Adada küçük ama bilgilendirici bir müze, görülmesi gereken bir kilise, kale ve şarap dükkanları var.

Tenedos'a en azından bir kere gitmek havasını soluyup denizinde serinlemek ve şaraplarını yudumlamak lazım. İnsanın dünyaya gelme nedenlerinden biri de bu adaymış, çünkü ömrüm boyunca terk ederken hüzünlendiğim tek yer oldu.

Zaten Heredot "Tanrı; insanların uzun ömürlü olmaları için Tenedos'u yaratmış." demiş.

Ve son olarak biraz fotoğraf tabiki. (ayrıca müzede bazı yerlerde fotoğraf çekimi yasaktır yazısı varmış, ben sonradan görüp kapattım makinemi ama çektiklerimi de silmedim, gerekli yerlerden özür dilerim:p)


Çurkurnot: An itibariyle sevgili Alasse ile ortak favori grubumuzu Brazzaville seçmişken, adayı dolanırken tekrar tekrar Brazzaville dinlediğimi belirtmeden geçmek istemiyorum. Herkese tavsiye ederim.

04 Haziran 2009

Gece yarısını geçeli çok olmuştu ama onun haberi yoktu, saatle arası iyi olmamıştı hiç. 

Ne zaman saate baksa aynı rakamları yanyana görür 'sen kendinle dalga geç tamam mı!' diyerek sitem ederdi zamana. Ama  zamanın zerre kadar umrumda değildi bu tabi. O da bunun farkındaydı ama kazanamayacağı tartışmalara gönüllü girer, sonsuz ikilemlere bayılırdı. 

Saate sık sık bakardı ama saatin kaç olduğunun onun için bir önemi olmamıştı hiç. Olmayacaktı da. O kesin şeyleri sevmezdi. Zamanla iş yapmak demek herşeyin düz bir çizgi üzerinde devam etmesi gerektiği demekti. O çizgileri sevmezdi. Düz çizgileri hiç sevmezdi.   

Okuduğu dergiden kafasını kaldırıp 'bir fincan çay içmeliyim' diye düşündü telefonunun saatine bakarken, yine aynı rakamları yanyana gördü, eğlenerek güldü önce, sonra 'sana da merhaba' dedi. Zaman cevap vermek ya da sadece saçma bir tesadüfle onu şaşırtmak istemişti, tam da o an da titremeye başladı telefonu. 

Şaşırdı önce, 'ahahaha seni piç kurusu!'.

Zamana küfür etmek en sevdiği şeylerden biriydi. Zaman asla cevap vermezdi. Bazen aynaya baktığında bir tel beyaz saç veya alnında bir minik çizgi oluşmuş olduğunu görürdü, 'bunlar benim için ne ki daha iyi şeylerle çık karşıma!' diyerek yenilgiyi kabul etmezdi. Zaman ona zaten olacak olan şeylerle gelebilirdi sadece, çünkü daha fazlasına ihtiyacı yoktu, o da bunun farkındaydı. 

Açmadı telefonu. Gidip çay suyu oydu. Bisküvi paketine uzandı. Kalanları tabağına boşalttı. Çayının demlenmesini bekleyene kadar hepsini yiyeceğini biliyordu. 

- 9 adet bisküvi. 3'lü kombinasyon.
- Ama sen tek sayıları sevmezsin.
- Tabaktaki dizilişlerine göre bir karar verebilirim. 

Tabağa baktı. İnce uzun oval bir tabak, 9 bisküviyi sıraladı, görünüşte hiç bir eksiklik veya fazlalık yoktu. 

- Ama sen tek sayıları sevmezsin.

Bir tane bisküviyi alıp ağzına atı, demliğe çay koymak için kavanoza uzandı.

İçerden titreyen telefonun sesi geliyordu. Evin genel hali buydu zaten, müzik dinlemediği zamanlarda giriş kapısının önündeki büyük saatin tiktakları duyulurdu sadece. 

- Belki de bir televizyon almalısın.

Salona geri dönüp etrafına baktı, telefon hala titremeye devam ediyordu. Yerdeki kağıtlara takıldı gözü, eğilip bir kaç tanesini aldı ne yazdığına baktı, burun kıvırıp bir kaç tane daha kağıt aldı, kolunun altına sıkıştırdı. Sehpaya uzanıp siyah atıyla beyaz piyonunu devirdi, bu beyaz filini tehdit etmek demekti. Pis bardakları da alıp mutfağa geri döndü. Bardakları tezgaha bıraktı ve kolunun altındaki kağıtları balkondaki büyük kutunun içine tıkmak için balkon kapısının kilidiyle oynamaya başladı, her seferinde neden kilitlediğini bilmeden. 

Balkonun ışığını açmazdı hiç. Herşeyin yerini ezbere biliyordu zaten. Çöp poşetlerinin arkasındaki kutunun içine koydu kağıtları, cebini karıştırdı, üzerlerine çakmağını fırlattı. 'yarın yakarım.' 

Sigara içmezdi. Denemediğinden değil. 1-2 yıl boyunca sigara içmişti ama bu bir alışkanlığa dönüşmemişti. Sigara ellerini nereye koyacaklarını bilemeyen insanlar içindir diye düşünürdü. O ellerini görmezden gelirdi. Nereye koyması gerektiği pek de umrunda değildi. 

Kapıyı kapatıp kilitledi. Çayını demledi. Bir bisküvi alıp ağzına attı. Tezgahtaki bardaklara bakmaya başladı. Tombul yeşil su bardağını ters çevirdi yanına kırmızı renkteki kardeşini koydu, çay fincanlarını da ters çevirdi, üzerlerine bardak altlarını koyup üstlerine kahve fincanını koydu. 

Çaydanlığın altını kıstı, çiğ çay kokusunu sevmezdi. Buz dolabına gidip sütü çıkardı. Minik porselen sürahiye uzandı, 'maalesef senin adın sütlük, bunun için bende çok üzgünüm' dedi. Sütlüğü doldurup bisküvi tabağının yanına koydu, bir bisküvi daha attı ağzına. İçerden titreyen telefonunun sesi geliyordu. 

Salona gitti, beyaz filini piyonuyla korumaya aldı, bu 'sıkıysa al filimi, atını deviririm' demekti. Kalemlerini topladı, kapakları açık olanları kapattı, kurşun kalemlerine özel ilgi gösterirdi, uçlarına baktı, bir kaç tanesini ayırıp diğerlerini kalemliğe koydu. Telefonu sustu. Uzanıp ekrana baktı. (4 cevapsız arama) Kırmızı tuşa basıp ekranı temizledi, saate baktı, dakikanın toplamı saatle eşitti. 

'ahaha o kadar da takıntılı değilim, toplamada iyiyim.'  

Bilgisayarına uzandı. Dosyaları karıştırıp Mahler buldu. Senfoni 5: mvt.4  Adagietto. Mutfağa gitti.

- Biri ölmüştür belki.
- İnsanlar ölür.
- Bir özlemiştir belki.
- Ahaha güldürme beni.
- Sen özlemedin mi?
- Özlemek?

Bir bisküvi daha attı ağzına, demliğini ve fincanını çıkardı. Tam da istediği gibi demlenmişti çayı, servis demliğine geçirdi çayını, alt dolabını açıp mavi tepsisini çıkardı. Kendisine hediye edilen şeyler arasında sevdiği tek şey bu mavi tepsiydi. Bir zamanlar tanıdığı biri vermişti, kendi boyamıştı, onun için. 

Tepsiyi alıp salona geçti, önce sütü sonra çayı doldurdu fincanına. Dergisini okumaya devam etmeden önce saate bakmak için telefonuna uzandı, yine titremeye başladı telefon, arayana baktı, güldü, telefonu bırakıp dergisini okumaya devam etti.

- Sen tek sayıları sevmezsin.

Uzanıp bir bisküvi daha attı ağzına.

21 Ocak 2009

höööaaah!..



ne sıkıcı bir gün. anlamadım nedir bugünü daha da sıkıcı yapan ve beni dışavurumculuğa salan. fransızca yeterlilik sınavından sonra ver elini Paris veya Nice dedim dün akşam, bu sabah vazgeçtim. çok boş geliyor lan, nedir yani? gidip avrupa'da okusam çok çok farklı, kültürlü, bilmem neli bir beyaz türk mü olacağım? hiç de bile! gidip yer, içer, sıçar en fazla da bir kaç adam ve kadın kafalarım ben orda, ha elimde diplomam ile paşa paşa dönerim o ayrı mesele. bu avrupa'da lisans, master, dil kursu vb. olayların gerekliliğini kafam almıyor hala. paris'e gitsem gezer tozar yemek yerim ne işim var 12 kişilik dilini bilemdiğim insanalarla dolu dil kurslarında veya ömrü hayatım boyunca hiç bir işime yaramayacak şeylerin öğretildiği üniversitelerde. en azından zamanında dalgasına yazıdğım dsöyl'den madde 4 gerçekleşmiş olur. bu da birşeydir. höaah acıktım ben!..

16 Haziran 2008

MAILMOTHERFUCKER !

Cep telefonum "bir kısa msj aldınız Mimi Hanımcığım, açıp okuyunuz lütfen" uyarısını bu nacizane alıntı ile yapıyor. (Eurotrip; bilmem kaçıncı sahne,bilmem kaçıncı dakika, açıp da bakamam yani)

Yine çok eskilerden bir hey corç msj atmış;

"Naber lem moruk, unuttun demi beni?"

3 yıldır görüşmediğiniz eski bir arkadaşın, akşam akşam böyle sevindirik edici bir harekette bulunması ne kadar "canımı ye" bir durumdur, değil mi?

Ben arayıp sormam kimseyi, bir çok arkadaşım bu yönümü bildiği için hoş görürler beni, telefonla konuşmayı seven biri değilim çünkü. Yolda yürüken falan telefonla konuşanlara gıcık olurum, çok önemli değildir diye düşündüğüm aramaları yoldaysam eğer açmam, kalabalık ortamlarda telefonumun çalmasından rahatsızlık duyarım.

Ama msj sesim her daim en yüksek seviyede açıktır ehehehehe:D

Telefona karşı neden böyle bir tutum içinde olduğumu düşünüyorum bu ara. Benim gibi düşünen insanların olduğuna eminim, size de telefonlar çok sinsi aletlermiş gibi gelmiyor mu!? Düşün bi bak, hakkat öyle!


________________________________________________

Buarada: Finaller bitti, müzik işine farklı bir kulvardan giriş yaptım, iş güç olayı devam ediyor,bir sürü yeni albüm dinledim onları zırvalamak istiyorum, sonra Euro2008 var takip ediyorum her zaman olduğu gibi, sonra deli gibi film izliyorum her gece,sabahları erken kalkmaya çalışıyorum, sağlıklı yaşamaya karar verdim, evdeki tüm ihtiyaçların adresini değiştirdim, spor da yapıyorum, hakkat bak!! Canselmo Bey rüyama girdi, elinde ağırlıklarla kovalıyordu beni, kafama kafama fırlatıyordu elindekileri ve "seni pis şişko!" diye bağırıyordu, çok kötüydü kan ter içinde uyandım:D (yok lan ciddi gördüm de, uyanınca bir gülme tuttu ne alaka diye, cidden kabus gibi adammış bu Canselmo bey, tırstım!)

Yazacağım hepsini bir bir... Ama hava çok sıcak ya!

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Bilgilendirme Şeysi: Uzun zamandır bloga yazı yazamama nedenim,"mal pc" diye adlandırdığımız ailemizin notebook'u sevgili Dell Inspirion 1501'in bana kızarak intikam almasıdır. Geçenlerde kendisini mutfak zeminine dikey şekilde düşürüp ekran kapağının sol üst kenarını çatlatmış olmamdan dolayı bana hala kızgın olan "mal pc", bir sabah adaptörünü yakmasıyla bana olan öfkesini kusmuştur. Masaüstü pc'imiz aile kullanımına açık olduğu için de, bana kalan vakitte bloga yazı karalamak yerine, okuduğum bloglara yorum bırakmayı seçmişimdir.

("Amaaan, afedersin Mimi ama,blog sayfana yazı yazman çok da skimizdeydi sanki" demeyin lan üzülürüm :mü*)

Adaptörü gönderdik. Bakalım yenisini yollacaklar herhalde.

-Babacığım, bu çalışmıyor yanmış sanırsam.
-Garantisi var mı?
-Adaptörler garantiye dahil değilmiş.
-Offf! İyi koy poşete ver, götürelim. Bilgisayarıda ver bari çatlağını da aradan çıkaralım.
-Yok ya o çatlağı sevdim ben, karakter kattı bence, çok güzel oldu, kalsın zararı yok.
-!?

Ciddiyim azizim gerçekten karakter sahibi oldu o çatlakla, yollamadım kaldı.

*yumruk yemiş de burnu içeri göçmüş gözleri yaşlı smiley

02 Haziran 2008

Bu hikayedeki kişiler tamamen hayal ürünü olup gerçekle ilgisi yoktur...

Mart; pisileri dama göçermiş. Yoldan geçen adam yakacak kürek arıyor. Adet yerini bulsun diye. "yine çook eskilerden bir hey corç" elinde beyaz bir zarfla kapı eşiğimde dikiliyor.

-Para mı var onda?
-Cıks düğün davetiyesi.
-Git bunu götür içinde para olanını getir.
-"yine çook eskilerden bir zamanların siyah beyaz yaşandı bittisi bir başka hey corç" evleniyormuş.
-Neden?
-Al davetiyen.

Zaten düğünlere gitmem ben. Düğününe gittiğim son çift boşandı, diğerleri de "birbirlerine tahammül etme"nin son eşiğindeler.

Neden bana davetiye gönderiliyor anlamıyorum. Yaşandı bittilerimle hala arkadaş olmam beni "bu en mutlu günümüzde" lerine çağırma zorunluluğunda hissettiriyor sanırım.

Bu; elle davetiyeye not düşme modası da çok salakça bence, belli bir derecede hısım akrabaya özel notlar yazmak kolay da, yılda 2-3 kez görüşülen eski tanıdıklara değişik ne yazabilirsin ki?

-Seni de aramızda görmekten mutluluk duyacağız, gelirsen seviniriz Mimi.

Dipnot:Yemek servisi yapılacaktır, bla bla...

İnsanların yalan söylemesini seviyorum aslında. Gereksiz kibarlıklarımızın dayanağı hepsi.

...

Güzel bir öğleden sonra, sahil kalabalık, millet köpeğini sıçsın diye sokağa çıkarmış, ellerinde poşetler.

-Bence çok iğrenç birşey.
-Ne yani eve mi pislesin hayvan?
-Evde hayvanat beslenmemeli, hayvana da yazık.
-O gördüğün köpecikler modern yaşamın olmazsa olmazlarından, her eve lazım onlardan.
-Iyy eğilip kakayı poşetledi kadın!
-Başka tarafa bak azizim sende, izleyecek daha iyi şeyler var etrafta.
-Bizimle geliyor musun?
Nostradamus:
-Evet, biz gidiyoruz seni de alalım istersen.
-İşim var maalesef, size iyi eğlenceler.

Mimi "part time lover"cılık oynarken "yaşandı bitti"lerinin "bir yastıkta kocayın"cılık oynaması kızdırıyor onu. Aynı oyunu kendi de oynamak istediğinden değil, aksine bu oyundan hiç haz etmediğinden ve düpedüz bir insan olduğundan kızıyor onlara.

-Sen ne zaman dünya evine gireceksin Mimi?

"dünya evi" betimleyişiyle ilgili art niyetli bir kompozisyon yazılabilecek kelimelerini sıralamayı düşünür önce. Sonra içinden "who careesss maan! Fuck off!" der.

-3 kız kardeşim var. Dilerim hepsi iyi adamlarla evlenirler.Benim paylaşmayı düşünmediğim planlarım var.
-En geç 26 yaşında evlenirsin sen.
-27'de de çocuk yaparım değil mi Nostra?
Sevgili arka çıkıcı:
-Yok abi bence zaten hamile kaldığı için evlenir bizim Mimi!
Nostradamus:
-Görürsün bak içimizden ilk sen evleneceksin.
-Sağol Nostra. Doğacak çocuğum zevzek olursa adını Nostra koyacağım, söz.

...

Hediye falan almak lazımdı sanırım. Bebekleri falan olunca da gidip nazar boncuklu altın takıştırmak gerekir yatağının kenarına, adettir bizde falan deyip farklılık yaratırım, belki deli diye bakarlar bilemeyeceğim.

İnsanın amaçsızca koşmak istediği anlar oluyor bazen. Ruhsal açıdan...

-Mimi?
-Efendim azizim.
-Bence sende gelmelisin.
-Gereksiz atraksiyon corç. "beyazlar içindeki saadeti sonsuz"un bu en mutlu gününü, sıkıntılı göz göze gelişlerle zehir etmeyelim.
-Bence gitmelisin.
-Yılda 2 kere görüştüğüm birine bunu yapamam. İdeolojime ters.
-Ayıp ama çağırmışlar.
-Ayıp olmasın diye çağırmışlar, ayıp olmasın diye gitmiyorum.
-Püüfff!
-Benim yerime mutluluk dilersin...

...

Haziran kapıya dayanmış.Yeni bir part time lover, yeni bir iş, yine kahkahalar atacak nedenler silsilesi bulunmuş.

Bilmem kimin sikko karton bardağında ekistra çaklıtlı latte zıkkımlanılıyor. Yine çok hoş ortamlar. İkindi vakti akşama dönmek üzere. Güzel bacaklı hanımlar, geniş omuzlu beyler, çantada taşınan biblo bebekler ve zavallı köpekler...

-Bu sıcakta neden kahve içiyoruz ki abi?
-Çünkü bardağın üzerinde "bilmem kimin" adı yazıyor. Elalem arabasında boş bardak taşıyor sırf o "bilmem kimin adı" için.Sen en azından bardağının dolu olduğundan eminsin azizim.
-Ne dedin sen şimdi abi?
-Kahveni iç corç, yorma beni bu sıcakta.

...

-Yine çook eskilerden bir zamanların siyah beyaz yaşandı bittisi bir başka hey corç'un düğününe gittim geçen.
-Nasıl çok hediye geldi mi bari, para takan oldu mu?
-Mimi gelemedi, mutluluklar diledi dedim. Beyazlar içindeki saadeti sonsuz gelemediğine üzüldüğünü bildirip selam yolladı...
-Ne yemek verdiler tavuk mu kırmızı et mi?
-Yine çook eskilerden bir zamanların siyah beyaz yaşandı bittisi bir başka hey corç gülümseyerek sıktı elimi, "Mimi'ye sevgilerimi ilet" dedi. Gözü daldı bi ara sanki.
-Kesin doğru düzgün alkol servisi de yapmamışlardır ha? İyi ki gitmemişim.
-Bence ayrılmayacaktınız ve ben sizin düğününüze gelecektim. Yine çook eskilerden bir zamanların siyah beyaz yaşandı bittisi bir başka hey corç'un, seni hala seven bir parçası var bence.
-Ehehehe tabi azizim kızı olursa adını Mimi koyar belki, değil mi?
-Bence öyle!
-Bence de. Mimi güzel bir isim sonuçta. Mısır yiyelim mi lan? Ne biçim koktu burnuma.
-Beni dinlemiyormuş gibi yapma
-Sende gereksiz drama yaratma çabasında olma bu kadar. Bir filmin içinde yaşamıyoruz hiçbirimiz. Ne o Charles ne de ben Carrie'im...
-Onlar kim be!?
-Ehehehe araştır bul.
-Söylesene abi.
-Mısır alalım yürü hadi.

...

-Ya oturmayalım şu sahile be. Etraf köpek sıçtırıcısı kaynıyor!
-Sende amma meraklıymışsın ha. Başka tarafa baksana azizim.
-Versene mısırından, bitti benimki.
-Al, az ye biraz.
-Nostra'yı arayalım mı? Eğleniriz.
-Ya bırak gelmez o. Aşkısıyla "ot böcek gül çiçek yaşasın kelebekler" takılıyordur, rahatsız etme beyimizi.
-Evlenecekmiş aşkısıyla, öyle dedi.
-Nikah masasına kadar yolu var!

...



Bu hayat dedikleri şey gerçekten çok dairesel bir kişiliğe sahip.
Günden güne daha çok sever oldum kendisini, hiç bırakıp gidesim gelmiyor.


10 Nisan 2008

Bu Hafta...

...bir yaş daha yaşlandım.

...bazıları büyümek güzeldir derken, ben Neverland den bir kez daha kovulmanın acısıyla boğuştum.

...şarkılar söylendi benim için, detone olmuş sokak satıcılarının sesiyle.

...radyolar parazit yaptı.

...bir tek Zach dinlenebilir kıvamdaydı, içimi ısıttı.

...başımı kaldırarak yürüdüm yollarda,sürüngen ömrüm boyunca, ayağa kalkıp düzene göz attığım her an, nevrotik hislere kapılmıştım oysa.

...sabahları kendi kendime uyandım, kendime şaştım bu ne böyle, nerden çıktı diye diye...

... salı sabahı saat 8:00 idi ve ben ayaktaydım, bu işte bir pisliklik var diye düşünerek korktum bir an, yelkovan göz kırptı o an.

...her gece uyukuya dalmak için harcadığı eforu, her sabah uyanmak için de harcayan biri olarak, son günlerde bünyemde bir değişiklik olduğunun farkına vardım.

...her sabah böyle uyandım, kalktım yataktan, ayak parmaklarımı seyre daldım, dakikalarca yatağımda oturdum ve hiç bir şey düşünmedim, kurmadım, hayal etmedim, motor bir davranış gibi, sanki bu motor davranış yıllardır bünyemde varmış gibi.

...sanki içime başka birinin ruhu kaçmış gibi.

...orda burda unuttuğum şeylerin listesini çıkarmaya kalktım, unuttuğum her şeyi harfi harfine hatırlarken, nasıl olupta o şeyleri unutmuş olduğumu anlamlandıramadım.

...her gün aynı şarkıyı söyledim.

...trompet sesi geldi kulağıma, bir kendini bilmezin bilinmezinden.

...pazar sabahı gülümse dedi biri, kalbim sıkıştı bir an.

...bir paket sigara aldım, 3 tane yaktım hiç yoktan.

...aslında evet derken içimden hayır diye bağırdığımı fark ettim, çok saçma geldi, dönüp "hayır, bilinmeyen rakamlarca hayır" dedim.

...aslında fransızcadan feci derecede tiksindiğimi fark ettim.

...2 vizeme girmedim, hiç üzülmedim.

...sevilebiliritesi yüksek biri olduğumu öğrendim

...sırt çantamın güzelliğine bakıp, onunla avrupaya gitmeye karar verdim.

...hiç fotoğraf çekmedim.

...2 tabak bamya yedim, üzerine bolca limon sıktım.

...kargo şirketindeki çocukla flört ettim ayak üstü, bana numarasını verdi, uzaklaşınca kağıdı yırtıp attım.

...3-2-1 deyip yürüyen merdivenlerden koşarak indim,kendimle yarıştım, kendi kendime acıdım.

...bir örümcek maymunun çaldığı müzik kutusu göreyim istedim, ama yoktu hiçbir yerde, kandırıldığımı hissettim.

...bir yazı okudum, anarşist miyim acaba dedim.

...metrodaki müzisyenlere cebimdeki tüm bozukluklarımı verdiğim o an, sahip olmak istediğim rahat yaşamda benden başka kimsenin olmayacağı gerçeğiyle yüzleştim.



Saati çalmadan uyanan adam, zamansız öten horoz statüsünde sayılır mı dersiniz?

Hoşuma gidiyor gibi. Gariptir.

02 Nisan 2008

Şu Dünyada En Çok;

kitaplarımı,
seni,
babamın sesini,
annemin nefesini,
kardeşlerimin gözlerini
seviyorum.

bir de ...

çatıda bira içmek
vapurda sigara
ve Cemal Süreya
.
.
.

01 Nisan 2008

Dark insanına özlem yazısı...



Yaz gelsin ve izleyip sabahlayalım mümkünse...

Sabah 8'de yatmanın zevki başkadır. Odanızın kapısına doğru seslenen kafakoparanlar olmasa zevki çıkmaz, anlaşılmaz...
_____________________________________________
İnsanın sevdiği kişileri özlemesi çok feci! Feci bu ara çok kullandığım bir kelime, sonuna ünlem koyduğum, her söyleyişimde aklıma Vecihi demek geliyor aslında.

Bulut'u da göremedim ne zamandır çok büyümüştür kereta :(

Dark çok özletiyorsun kendini ve Nikki'nin saydığı onca küfrün yanında ayrıca eşşekkafalı bir PİS ADİ'sin.

______________________________________________



Ne zaman dinlesem PİS ADİ diyorum, hem gülüyorum hem kızıyorum.

Yine de seviyorum kahretsin :@
______________________________________________

Vizeler bitsin 5 çayı...

Gelce(z)m...



ve


456 789

Mesaj alınmıştır umarım :D

29 Mart 2008

Aydınlık Haller;

Normal bir insanım ben de, oturup şu blog sayfasına aklıma geleni yazıyorum. Özenerek yazmıyorum diyemem ama çok da dikkat ettiğimi söyleyemem.

Çalışma halleri yazılarımdan bir kaç tanesini okudunuz, yorum gelmedi ama açıkcası yayın evlerine ve isimleri yazar kisvesi altında anılan kişilere okuttuğum hikayelerim, o tür yazılardan oluşuyor. Şimdiye kadar geçiştirilerek cevap almadım hiç. Yani olumsuz veya olumlu aldığım her yorum ve eleştiri, durup yazdığım şey hakkında düşünülerek yapıldı. Biririnin yazdığım şeyi okuyup beğenmediğini belirtmesi ve bunun açıklamasını yaparak "şu şu şu" demesi, şimdi içinde olduğum durumda, bulunduğum noktada, benim gibi biri için çok yüceltici bir hareket. Beş kuruş kazanamayacağım işlerden birinin peşinde çoşkuyla koşturuyorum ve bundan çok memnunum. Her gün birşeyler yazıyorum ilerde kullanırım diye. Blog sayfama yazdığım günlük yazılardan çok farklı, ciddi ciddi oturup mideme krampların girmesine neden oluyorum.

Nerden nereye atladım okuyucu, aslında ben sana her gün yazdığım o küçük notlardan çıkardığım yaşam özetimi yazacaktım. İnanmazsın 2-3 yıl arayla aynı cümleyi yazmışım bazı günlere. Aslında tam da cümle denemez, eğer o gün yapmaktan zevk aldığım şeylerden birini yapmışsam, koca sayfaya sadece o eylemi veya kelimeyi yazmışım.

Çoğu insan gibi bende bir ajanda sahibiyim. Her gün mutlaka bir şeyler yazıyorum ajandama (ki bakınız 1998 yılından beri her sene bir ajanda doldurmuşluğum vardır hala da saklarım o ajandalarımı) ama günlük yazar gibi değil. Gece yatmadan önce, 5-6dakikamı harcıyorum ajandamın o günki sayfasında. Durup düşünüyorum "ne oldu bugün ne değişti ne gelişti" diye. İnanın insan dinginleşiyor, günün kısa bir gözden geçirilişi yatağa huzurla girmenize neden oluyor.

Biz insanlar bize ait küçük şeylerin olmasını seviyoruz. Bir şarkı, bir kişiyle paylaşılmış bir an, o anları hatırlatan şeyler.

Yani, kişinin hayatını şekillendiren şeyler var cidden, sevdiği kokular, tatlar, duymaktan zevk aldığı sesler, görünce sevindiği kişiler... Bunun gibi bir çok şey "en" listesi yapmamıza neden olan şeyler sanırım. Herkesin "en" listesi vardır, yani olmalıdır. Kesin vardır yaw. Hatta her geçen gün listenize yeni bir madde eklenebiliyordur ve fark etmiyorsunuzdur belki de.

Farkında olmak lazım. Farkına varmak lazım.

Ajandalarıma dönüp nostalji kıvamında saatler geçirdiğim şu günlerde, uzun zamandır gerçekleştirmediğim "en"lerim olduğunu fark ettim. Oturup yılların birikimini gerçek bir liste haline getirmeye karar verdim. Hala yazmaya devam ediyorum, bazı maddelerde dalıp gidiyorum. Ama ruhsal açıdan çok doyurucu bir eylem olduğunu düşünüyorum. Kendi kendinizin psikoloğu oluyorsunuz sanki. Yaşanmışlıklara geri dönüp o yılları tekrar düşünüyor, şimdiki zaman için bir yol haritası çiziyorsunuz.

Yakında yazarım "Aydınlık Haller" imi.

Yanaktan makas aldım...

23 Mart 2008

Bit-evi-ye

"birşeylerin yitirildiği bir gün"

"farkındalık"

"benim için aile kavramı soyadı ile sınırlı değildir... tayfam, en iyi arkadaşlarım veya ezeli düşmanlarım da aileden sayılır..."

"geçtiğimiz salı günü bilgisayarı bir hışımla kapattım, evde kimse olmadığı için kendi kendime konuşup artistlik yaptım, kalktım mutfağa gittim ketıla su koydum, daha su kaynamadan gittim bilgisayarı açtım, herşey normale döndü."

"çalakalem diye bir kelime var evet, şak şak şak şak (alkış efekti)"

"bir de Oasis'in bir parçası var Wonderwall diye,

çünkü belki beni kurtaran kişi sen olacaksın
ve herşeyden sonra sen benim harikaduvarımsın

yani her durumda sırtını dayabileceğin kişiye wonderwall denir ve melankoli tamamen iklimden ötürüdür!"

"arada, sırf kapıyı çalmadığı için müdür tarafından kovulan Emilio Ramirez gelsin aklınıza"

"Never knew we were living in a world
With a mind that could be so sure
Never knew we were living in a world
With a mind that could be so small
Never knew we were living in a world
And the world is an open court
Maybe we don't want to live in a world
Where innocence is so short"

"giderayak çok güzel bir kelime"

"8 yıl boyunca biriktirilen kelimeler bir gecede kül edilebilir"

"ayrıca wormholes and consistency olayını asla anlayamayacak olmam farklı bir mutluluğumdur"

"tuvalet kağıdına duyduğumuz ihtiyacın kelime anlamı yoktur"

"yaz kokusu duyardım kışın ortasında bile, uzun cümleler kurardım konuşurken... cümlesi çok feci bir cümledir"

"bazen kaçıp gitmek geliyor içimden ama kalmak zorunda kalıyorum tam geri dönmüşken gitmek zorundaydım diyorum sonra tekrar yola çıkıyorum geri dönmek için"

"yarın 9:45, 303. koğuş, prof. dr. zorunlu dinletisi, aria kıvamı"

"ihtimaller dahilinde ihtimalsiz kalmak da varmış"

"mail attım "her türlü aşırıyorum haberin ola üstad" diye "canın sağolsun telifi ödersin paran olunca" dedi"

"Mimi Wonka's Shoe Box çoğu kişinin bilmediği fotoğraf galerimin ismidir aslında"

"siyah balon klibi = coming down the world turned over,and angels fall without you there,and I go on as you get colder or are you someones prayer"

"youtube erişimimin devam etmesi, yasaklara duyduğum hayranlığın bir belirtisidir"

"koskoca kaptan jack sparrow bir jeffrey goines çakmasıyken, bu yazılar esinti kıvamında olmuş kaç yazar kaç yazar kaça yazar"

"son olarak herkes rüyasında The Vampire'ın melodisini dinlesin bu gecenin şerefine"

"tekrar görüşebilmek dileğiyle"

"tecrübeyle sabit"

21 Mart 2008

Merhaba Okuyucum

Son 3 gündür zamanımın büyük kısmını okulda ve alışveriş merkezlerinde geçirdim. Yaşamının 42. gününü geride bırakmış olan bir insan yavrusu için hediyeler aldık. Kutlama olayına daldık. Aslında mevlit okutulması gerekirmiş, öyle dedi büyüklerimiz.

- Aslına bakarsanız mevlit dediğiniz şey dini bir yazıt değildir, Peygamberi övmek amacıyla yazılmıştır ve bir çok mevlit vardır, sanırım genelde Süleyman Çelebi'nin yazdığı oktuluyor.
- Sen çok biliyorsun Mimi!!
- Peki, sağolun...

Bilmiyorum ne yaptılar veya yapacaklar, ben işin yiyip içmekle ilgili kısmıyla ilgilendim açıkcası. Acaba;

-Ayrıca mevlit okunurken dini bir ibadet yapıldığının düşünülmesi yanlışmış.

deseydim, nasıl bir şekilde susturulurdum...

Saygı duyuyorum, anlıyorum...:)

_______________________________________

Son günlerde malum kapatma davasını konuşuyoruz okulcana,ailecene,kendimcene... Ben tamamen karşıyım bu olaya, çok yanlış bir hareket olduğunu düşünüyorum, hatta dünya arenasında "malum" elalemin bize popolarıyla gülüyor olduğunu biliyorum. Demokrasiyi ezenlere demokrasiyi ezerek cevap yetiştirmeye çalışıp, ekmeğe yağ sürmek sadece bizim aydınlarımızın yapabileceği bir işti zaten Mimiciğim diyorum kendime. Aklıma dekanlarımız, rektörlerimiz geliyor. Üzülüyorum.

Babamın lafı geldi aklıma.

-Çok eminsin kendinden kızım, bu kadar emin olma herşeyden. Kendinden bile...

Çok kızmıştım bu lafa o zamamlar, şimdi anlıyorum.

_______________________________________


Anlatmak istediğim çok şey var.

Yavaş yavaş...

18 Mart 2008

i saw that life is not the opposite of death, death is the opposite of birth, life is eternal, and i thought that it is profound...*

sabah yağmur vardı efenim, okula o yüzden gitmedim.
bir fincan acı kahve ile çığlık çığlığa kahvaltı ettim.
salamlı sandviç ile biraz kendime geldim,
ve oturup çizgi film izledim.
çoraplarımdaki renkli çizgiler birini hatırlattı tanıdığım,
bir kahkaha patlattım sonra etrafıma bakındım,
evde kimse yokmuş o an fark ettim.

bugün o günlerden biri olacak gibi yine,
haydi aksini ispat edelim dedim benliğime,
göz kırptı bana aynadan, vincet diye fısıldadı
hangisi? diye sordum cevap vermedi,
ne piç birşeysin dedim,
dil çıkardı,gülümsedi...

kuzenim geldi sonra,
yapılacak ütüler varmış, işe koyuldu.
hayran oldum o adama bir elinde ütü,
diğerinde sigara...
ve vincent açtım,
"only you can heal your life,
only you can heal inside,"
it must have been an angel*
....

dayımın gömleklerini aramaya gideceğiz
ben pc başından kalkınca,
sonra da dedemin bastonunu, ve kudisini...
vincent çalıyor hala
bugün hiç de o günlerden biri değil galiba
...


*Anathema - Angels Walk Among Us

15 Mart 2008

Kahve Muhabbeti

Dedemin ne hasta halini ne de cenazesini gördüm.

10 yaşındaydım dedem öldüğünde. Sanırım o zamanlar ölümün ne demek olduğunu tam anlamıyla bilmiyordum. Neyse; konumuz ölüm değil zaten. Bu akşam annemle oturup, ablamın yaptığı kahvelerimizi içerken, dedemi konuştuk. Annem babasını özlemiş. Bende özlüyorum bazen...

Benim dedem, ben bildim bileli göremezdi. Göz tansiyonu denilen bir hastalık yüzünden görme yetisini kaybediyordu. Ben doğduğumda görüşünü tamamen kaybetmek üzereymiş. Asla tam olarak kör olmadı dedem. Hayata karanlık bir sisin arasıdan bakıyordu, görmeye çalışıyordu.

Dedemlerin; 2 katlı, bahçesinde gül,dut ve nar ağaçları olan bir evi vardı. Şehrin dışında. Şehir merkezine inmek için belli saatlerde seferleri olan otobüsler vardı. Kırmızı belediye otobüsleri... Dedem her sabah 9 otobüsüyle çarşıya iner, 15:30 otobüsüyle eve dönerdi. Hem de her gün... Elinde bastonu,başında o hiç çıkarmadığı "bu Ata'nın bize mirası" dediği şapkası... Her sabah bana çubuk kraker almak için çarşıya giden bu adamın görmediğine inanmıyordum. Nasıl oluyordu da tek başına çarşıya gidiyor, alışveriş yapıyor ve eve dönüyordu.

Göremeyen dedenize yaptığınız resmi göstermeye çalışmanın, ondan "çok güzel olmuş dedeciğim" cevabını aldığınızda, annenize koşup "anne anne bak dedem görüyor işte" diye bağırmanın ve görmesini yaptığınız resmin güzelliğine bağlayan dedenizin sizi "mucize resimlere" inandırmasının ne kadar iç burkucu bir anısının kaldığını anlatamam size...

Dakik adamdı benim dedem. Tam saatinde eve döner, kapıdan içeri girerdi. Şapkasını hep aynı askıya asardı, ayakkabılarını portmantonun hep aynı köşesine koyardı,ikinci rafa sağ köşeye... Sonradan öğrenmiştim; göremeyen insanların yaşam alanları, onlardan habersiz değişime uğratılmamalıydı. Yerde bıraktığınız oyuncak arabanız dedenizin tökezlemesine neden olabilirdi. Ya da hep açık duran bir kapıyı "evcilik oynuyorum" diyerek kapatmanız, kapıya çarpıp incinmesine...

Dedem etrafında olduğumuzu hep bilirdi. 5-6 yaşlarındayken boyum dedemin dizlerine kadar geliyordu ancak. Annem etrafta koşuşturarak dedemin yoluna çıkacağımızdan korkardı hep. Ama dedim ya dedem tam olarak göremiyor sayılmazdı. Hareketi ayrımsıyordu. Herhalde bizi "cüce karartılar" olarak görüyordu.:) Bir keresinde çarşıdan döndüğünde, anahtarıyla kapıyı açıp içeri girmiş ve portmantonun açık unutulan aynalı kapısında kendi yansımasını ayrımsamış. Tam olarak göremediği için yansımasını evde olan başka biri sanmış. Elinde ayakkabıları, önünde duran kişinin kendisine yol vermesini beklemiş. 1 dakika kadar sonra "önümden çekil de geçeyim" dediği kişinin cevap vermemesi ve o haraket ettikçe hareketlenmesinden, birinin aynalı kapıyı açık unuttuğunun farkına varmış, gülmeye başlamış. Gülerek salona geçmiş ve yaşadığı o 1-2 dakikayı kahkahalar içinde ev ahalisine anlatmış. :)

Ben hikayeyi ilk dinlediğimde çok üzülmüştüm. Gençliğimin verdiği budalalıkla, hikayeyi anlatıp gülenlere "dedemle dalga geçiyorlar" diye içten içe çok kızmıştım. Şimdi bende gülümsüyorum. :)

...

Dedem öldüğünden beri ilk kez geçtiğimiz Ocak ayında gittim o eve. Bizim evimizde yer olmadığı için, kutulara doldurulup oraya götürülmüş olan kitaplarımdan bazılarına ihtiyacım vardı. Kitaplarımın olduğu kutuları aynalı portmantonun yanına dizmişler. Kutuları açıp istediğim kitapları aramaya başlamadan önce durup kapıya baktım, dedemin anahtar sesini duydum bir an. Bekledim ama kimse girmedi içeri Aklıma sedef işlemeli bastonu geldi, etrafa bakındım ama göremedim, yerinde yoktu... Aynlı kapının ardında terlikleri duruyordu... Şapkası askıda değildi...

Hiçbir kutuyu açmadan hepsini teker teker arabaya taşıdım. Evi kitleyip bahçe kapısından çıkarken, bahçedeki tahta bank takıldı gözüme, eski güzelliği kalmamıştı, çürümüştü... Kutuların hepsi bagajdaydı ve arka koltuktan eski kitap kokusu geliyordu... Bir daha oraya dönmek için bir nedenim kalmamıştı.

12 Mart 2008

Homçiçon Ratintitantoz Bım Bım Bım Bım Bım....

Acilen fotoğraf makinemi yaptırmam lazım okuyucu. Hesap numaramı iliştirsem köşeye bana para yolllar mısın? Çok adisin okuyucu. Ama seni bu halinle de seviyorum kıymetimi bil.

Geçen bir blog yazısı okudum "sende böyle olsana lan" dedim, kırılan cam sesi geldi böyle havadan(bknz: How I Met Your Mother). Açıkcası uzun zamandır Canselmo beyi kıskanıyordum, "lan herife bak gym olayı bitti bir de kıç tekmeleyici boxing olayına dalmış, bizde pc başında popo büyütüyoruz anasını satiim" diyordum kendi kendime... O değil her pazar düzenli yüzmeye giden ve şimdi de body olayına tekrardan başlayan bir beyefendi var tanıdığım, o da kendime olan "iyisin la iyisin" bakışımı yerle bir etti. Şöyle bir doğruldum okuyucu, baktım ki bir boka benzemiyorum. Kafaymış, zekaymış, kişilikmiş bir yere kadar. Bir Jack Black veya bir Steve Vincent Buscemi olamayacağıma göre, birşeyler yapmak lazım geliyor.

Kendime çeki düzen vermek adına adımlar atıyorum (step by step uuu baby), son 9 saattir diyetteyim zaten, tombikliğimin sonu geldi, artık yanaklarımı sıkamayacak kardeşim... (pis bebe manyak canımı acıtıyordu zaten) İstanbul'a dönünce bir de spor salonuna yazıldım mı olay bitmiştir diye düşünüyorum. Dün gittim saçları kestirdim, o rapunzellik olayı yerini, "modern kadının öğle yemeği saati" türünde cafelerde salata yiyen bakımlı hatun saçına bıraktı. Güzel oldu ama beğendim. Makine bozuk yoksa çeker koyardım bir foto, para yolla okuycu ehehe...

Değişim rüzgarları estiriyorum benliğimde. Valla bak. 3 gündür her gün çarşıya iniyorum gezmek dolaşmak olsun diye. Ki ben (bazı okuyucularım çok iyi bilir) çok çok önemli birşey yoksa asla evimden çıkmam. Hatta okulu bile sırf "canım istemiyor bugün sokağa çıkmak" diyerekten asan biriyimdir. Artık yok öyle okulu asmakta, çok ayıp birşey valla, hımm beni gidi beni... (bak ayna bakıp valla salladım o parmağı kendime, inan okucuyu bana, bak makine olsa çeker yollardım, veriyim mi hesap nosunu hea?)

Haziran' a kadar bu şekil takılmayı düşünüyorum bakalım. Yaz gelince yine akşamı sabah etme olayına girersem düzeni bozarım gibime geliyor. Birada içmeyeceğim teee Haziran'a kadar. Meyveli yoğurt falan yerim, bu akşam eve gelirken aldım ehii. Okulda da yok öyle pizzaymış patates kızartmasıymış takılmak, gidip yaprak galetalardan alcam, tıkacam çantaya, kıtır kıtır... Bol bol da su içeceğim evet biliyorum. Şans dile bana sevgili okuyucum, aferin de, destekliyorum seni falan de.

Popo büyütme olayına fena bozuldum zaten ayakta yazıyorum bu yazıyı da. Bak fotosunu çekip koyarım buraya, ama makine bozuk yaw okuyucu, yaptıramıyorum valla param yok yaw, öğrenciyim ben, bak yazıyorum no'yu.

Malt açcaktım şimdi yokmuş pcde kendim söylemeye başladım bende. Gaza gelmek için AC/DC dinleyeceğim. Önerin varsa tıklat, öptüm yanaklarından.

03 Mart 2008

Çok Uzun Bir Yazı

Okul açılalı 2 hafta olmuş sevgili okuyucu,neden haber etmedin bana? Tabi ki de bu kadar da salak değilim,gerçi "bu kadar da salak" olduğum 1-2 konu da yok değil. Ama konumuz başka ve daha saçma. Bugün konumuz yok okuyucu...

Okulunu sevmeyen bir karakter olarak, genelde dönem boyu 3-5 derse girip bir kaç vizeyi finali sallayan ama yine de derslerinden geçen biriyim. Bu, "okula gıcığım var abi" tribim tee ilkokul zamanından kalma falan deyip "Mimi Wonka'nın kendini Willy Wonka'nın karısı sanmadan önceki gerçek hayatında yaşadığı büyük travmalar" konulu bir "çocukluğa iniş " seansı yaşatmak isterdim sana. Amma velakin (ama ve lakin)öyle bir durum söz konusu olamayacak maalesef.(ki burdaki maalesef de fazladandır, at sen onu okurken)

Ben normal bir ailenin, normal bir çocuğu olarak, normal bir şekilde büyüdüm. Zaman zaman bunun aksini iddia ederek "biz çok sorunlu bir çocukluk geçirdik tamam mı,bizi hep döverlerdi,hiç paramız yoktu,herkes bizimle dalga geçerdi,çocukluğumuzu yaşayamadık tamam mı vs vs..." şeklinde duygu sömürüsü yapsamda, birinin sahip olmaktan memnun olacağı ve başka birinin sahip olmak isteyeceği bir aile içinde mutlu mesut, zaman zaman sorunlu, çoğunlukla mutlu bir şekilde büyüdüm. Hatta bazen sülaleme pislik atarak kendimi bir şey sanma hallerine girsemde, aslında bunun kendi hüsnü kuruntum (durup dururken kurmak,işgillenmek)olduğunu biliyorum ve kimse mükemmel değil bir sen mi çok zekisin diyerek gaflet uykusuna dalmadan uyanıyorum... Halamlara,amcama,teyzeme tüm kuzenlere falan teşekkür kartı atmam lazım aslında, ya da karbon kağıdı kullanıp mektup falan yazarım "ovv bizim kız yine abartmış işi" derler sevindirik olurlar..

Sorunlu ergen zamanlarımda bile yapmadığım tür konuşmaları yapmak istiyorum şu günlerde. Okula bitkin,bıkkın,solgun ve durgun bir şekilde gidiyorum. Nedeni okulun gereksiz bir kurum olduğunu düşünmem ama gitmek zorunda olduğumun bilincinde olmamın getirdiği o ağır yükün altında kalmış bir karınca olmam. "Lan Mimi kendini karıncaya da benzettin ya bu kadar olur! sen nere karınca nere,sen ağustos böceğisin hatun, bu gerçekle yüzleş artık" deme sevgili okuyucu,karınca metaforunu kullanma nedenimi, aklıma gelen ilk küçük hayvancağız olmasıyla alakalandır pliz. Yoksa bende biliyorum karınca dediğin ne yüklerin altından kalkar,yeri gelince birleşip koca bir piknik sepetini bile kaçırırlar ve koca Donald Duck'a nanik yaparlar... Beni böyle sev okuyucu,kafamın içindeki balta girmemiş safsalaklığımla sev beni...

Aslında babamın bildiğimiz kasap yerine başka tür bir kasap olmasını isterdim diyorum bazen. Şu manyak bıçak kullanma becerilerini heba ediyor bence. Gerçi artık kasaplık yaptığı da pek söylenemez, oturduğu yerden "şunu şöyle yap evldım, bak bu böyle yapılır, bıçak şöyle tutulur.." şeklinde talimatlar vererek geçiyor günleri. Yani ne bileyim, babamın bıçak kullanma hünerleri pekala da bir sirkte gösteri yapmasını sağlayacak düzeydedir. Babam bir sirkte bıçak ustası olsaydı, annem jonglör, ben ve kardeşlerimde palyaço olurduk. Ne renkli bir hayatımız olurdu siz düşünün. Gerçi ben palyaçolardan az biraz tırsarım (bknz:9-10 yaşları civarında izlenen "IT" filmi),ama kendim bir palyaço olsam iş farklı olurdu tabi,yani galiba...

Bak aklıma ne geldi okuyucu,şu okulda takındığım sıkkın, bıkkın, yorgun, durgun hallerimi bir temele dayandırmam gerekiyor sanırım. Yani olurda biri gelip "nen var senin be, duruşunla içimizi kararttın" derse, verecek mantıklı bir cevabım olsun istiyorum. Karşısına geçip "bu okul var ya, çok boş ve gereksiz bir yer,sende burdaki diğer ukala böceklerde "bir b.k olacaz olley" diye hergün koşa koşa geldiğiniz bu yerden, hiçbirşey olamadan "sanarak ve aldanarak" çıkıp gideceksiniz, fanusundan çıkarılıp klozete atılmış bir balık gibi olacaksınız ve daha ölmeden üzerinize sifonu çekecekler, işte bu gerçeklerin farkında olan bu karşındaki, hafif bilmiş çok yavan insan kişisi, bu yüzden böyle duruyor. İçini kararttıysam sorry be gülüm,sana ülker çikolatalı gofret alıyım mı, ister misin?" diyemem. Dersem de bir güzel sopa yerim gibime geliyor. Gelip beni kurtarmazsın da sen sevgili okuyucu, sakata gelirim alimallah.

Oturup zavallı edebiyatı yapmak istiyorum ama nedense hep başarısız oluyorum sevgili okuyucu. Ya isterdim ki bir Arturo Bandini olayım. Zavallı bir halde olayım, içinde bulunduğum bu halin bir açıklaması olsun. Ama maalesef yine öyle bir durum söz konusu değil sevgili okuyucu. Çünkü ben "sarı ampüllerin parıldattığı avizelerin olduğu,akşam 5 çayına ince çoraplı topuklu ayakkabılı hanımların geldiği, boş zamanlarda gazete,dergi,kitap okunan,akşam yemeklerinin her daim servis tabağı ve bıçaklı kurulduğu (ki o bıçak bazen hiç kullanılmaz) yemek masasında bugün ne oldu bitti muhabbeti yapılan "aristokrasinin yandan yemişi" ni yaşayan ve yaşatan, "eğitim önemlidir okul yararlıdır" sloganını benimsemiş bir evin içerisinde büyüdüm. Şimdi kafanız karışmasın "annen öğretmen baban avukat mı" diye yanlış fikirlere kapılmayın, dedim ya babam kasap, annem de ev hanımı...

Babam (ki ben kendisine babacığım,babiş,hey sebo,sebattin amca,naber Gönenç,babam Gönenç,bizim köylü şeklinde seslenirim hiç baba dememişimdir hatta bununla da övünürüm... hell yeah!!)pazar günleri kalkıp İstanbul'a giden ve sahafları dolanan bir adammış zamanında,hem de her pazar hiç aksatmadan... Annem de zamanında "bu kitapları bulurlarsa yakarlar" diye arka bahçelerine kitap gömmüş, zamanını kadın programı ve dizi izlemek yerine gazete dergi kitap okuyup gündemi takip ederek ve çocuklarıyla arkadaş gibi muhabbetler kurarak harcayan biri...(bi de manyak yemek yapar üfff!!)

Durup düşünüyorum,acaba daha dün kalkıp İstanbul'a geldim ve farkında olmadan şu sıla hasreti olayına mı girdim. Olabilir sevgili okuyucu, ben anasına babasına düşkün biri değilimdir pek, yani duruma bağlı. Oturmuş ebeveynlerimi anlatıyorum sana,sıkıyorum seni ama oh olsun sana, buraya kadar okumuşsan tüm yazıyı, müstahaktır sana!!

Bugün öğrenci işlerine gidip yatırdığım harç parasının makbuzunu verdim, sonra iett pasomu aldım,tıktım cüzdana. Bir ara gidip eski akbili yeni paso kartına taktırmak lazım,aklımda bulunsun. Öğrenci işlerine doğru bezgin bezgin yürürken, elindeki Canon fotoğraf makinesini evirip çeviren bir çocuk, arkadaşıyla afişlerin orda muhabbetteydi, içimden "aha düşürecek şimdi,elindeki servet be dikkat et lan" diye gereksiz tepkiler veriyordum, hatta içten içe kızıyordum o genç bedene... Sonra yanlarından geçip o dar kolidora girmiştim ki bir "hapşuuuu" sesi geldi ardımdan, otomatik davranış şeklim harakete geçti, kafamı bile çevirmeden o genç bedene "çok yaşayın" dedim, ahahaa o da motor bir davranış sergiledi ve "hep birlikte" dedi. O an nasıl eğlendim anlatamam sana sevgili okuyucu, içim nasıl bir hüzünledi, nasıl bir mutlulukla doldu bilemezsin.

Okul inşaat halinde,kantin kapatılmış,bahçeye şu belediyenin mavi çadırından kurmuşlar, yemekhaneyi o mavi çadıra taşımışlar, karşısında da kahverengili ya da kırmızılı bir çadır daha orası da kantin olmuş. Dışarda afilli tahta sıralar, masalar, sandalyeler... Acınacak halimizi iyi gösterme çabasıyla çimlere serpiştirilmiş, minik tabureler... Afilli sıralardan birine oturup, ağaçtaki yaprakları seyre daldım, etraftakilerin konuşmalarını dinledim, gözlerimi kapatıp 3-4dakika uyukladım... Sonra yanıma dişçilikten bir afet oturdu, dışardan aldığı fırın ürünlerini yemeye koyuldu. Okulun içi yemekhane yemekleri ve kantin spesyalleri ile doluyken, ayriyetten (ayrıca,ve de) hazır üçgen sandviç, sıcak suyla 5dk. da hazır olan çin eriştesi, binbir çeşit poğaca, tatlı vs vs ile doluyken, yine de çıkıp Nişantaşı'nın pahalı pastanelerinden, renkli paketler içinde, minik hamur işleri alan bu insanlara gıcık oluyorum efenim... Bir de bana dönüp, "pardon sırayı sallamayın lütfen" demez mi. La karı kalk git diye yapıyorum, git karşıdaki boş sıraya otursana, hiç mi sahiplenme duygusu yok sende yaw. Git karşıdaki boş sıranın kraliçesi olsana. Ama yok onun yerine iki tarafıda rahatsız eden o cümleyi sarf edeceksin, illa değil mi, bilmiş bilmiş uyarıda bulunup kendini bir şey sanacaksın... Ben de döndüm, yüzümde aşağılar bir tavırla "peki, ne demek,hemen" dedim sevgili okuyucu. Peki o bakışımı, o kelimedeki imayı fark etti mi hatun dersin, tabi ki hayır.

Afilli sıramın hakimiyetini 10 dakika sonra tekrar kazandım sevgili okuyucu, ikinci bir "şu sırayı sarsmayın lütfen" diyemedi dişçi hatun ve kalkıp sınırlarımı ihlal etmekten vazgeçti. Afilli sıraya hükümdarlığım susamam ile sona erdi ve bir adet soğuk olduğu iddia edilen su şişesi ile kantinin müzik kutusunun önünde dikilip, "cıks cıks" diyerek, dikkatleri üzerime çektim. Tek bir metal parçası bile yoktu listelerde. Bırakın metal aramayı bir İngiliz Rock parçası bile yoktu. Nasıl hüzünlendim anlatamam, hemen kendimi dışarı attım, terk eyledim okulu...

Deri ceketimin yakasında kürk var. Öyle abartı değil tabi cekete bir hoşluk, kadınlık,çok az vamplık katan bir kürk var.(ah Mimi kendine zorla vamp kadın da dedirttin ya bize, gözün kör olmasın emi...)İşte o kürk bugün çok sıkıntı verdi bana. Şu ünlü müzik-dergi-kitap-çanta ıvır-zıvır markete girdim aklımda bir kaç saat oyalanmak vardı. Aldım elime bir kitap, geçip o stylish deri koltuklara oturdum, çıkardım ceketi çantayı yanıma koydum. Orta yaşlı bir fıstık hatun ceketimin modelini çok beğendi, aldı baktı, kürküne bitti, kürküne bayıldı. "Nerden aldınız" dedi "bilmiyorum hediye geldi" dedim, çok beğendiğini bildiren bir iki cümle daha edip uzaklaştı yanımdan, içimden "yerini bilsem de söylemezdim" diye geçirdim. Deri ceketime converse muamelesi yapmak istemedim, istemem asla...

Eve gelip ders programımı incelemeye başladım ve sabah 9'da bir iki dersim olduğunu gördüm çok çok çok üzüldüm. Yarın sabah okul var sevglili okuyucu. 2 dersimde ukala prof.lar tarafından verilecek ve ben üzgün ve durgun bu dersleri dinliyor numarası yapacağım....

Seni seviyorum okuyucu,öptüm...

22 Şubat 2008

Burnout Baby!!

Günlerdir kişisellik kokan “sevgili günlük” kıvamındaki yazılar dışında başka bir şeyle uğraşmadığımın farkına vardım ki bu günler; haftalar ve aylar olmak üzere bir güzel de birikme yapmışlar camımın önünde. Böyle bir başlangıç yaparak yine kişisel zırvalar yazacağımın sinyallerini verdiğimin farkındayım ama gelin görün ki insan, insan olduğunun farkına varınca insani ihtiyaçlarını karşılamak için daha beter bir çırpınarak batma ve boğulma hallerine giriyor.


Teşhirci biri olduğumu zaten biliyorsunuz, kafiyeli konuşup gereğinden fazla bağlaç kullanarak ayrıntılara dalmamın nedeni bir teşhirci olmam. Bununla gurur falan duymuyorum ama o potansiyele de sahibim. Bu çeşit bir farkındalık bazılarımız için zararlı olabilir belki, bilemiyorum. Ama ben hiçbir zaman karşıma geçip “bu bunun için böyle oldu yani bu böyleydi” diyen birinin lafını keserek ciddi ciddi “hayır adamım, aslında o dediğin öyle değildi” dememişimdir. Vicdanen hiç rahatsız olmadım, olmuyorum da. Farkında olmak bir şeyleri bilmek anlamına gelmiyor aslında. Yani Dünya Savaşları’nın nasıl çıktığını bilmekle neden çıktığının farkında olmak farklı şeylerdir, malumunuz.

Kafanızı karıştırarak Woody Allen tarzı prim yapma sevdasında değilim. Ama istersem yapabilirim. Ama bu sefer değil, şimdi değil…

Şu kafamıza kakılan gençlik gerekliliklerini düşünüyorum. Yani ölmeden önce okumanız, izlemeniz, yapmanız, etmeniz gereken şeyler listeleri bir yana, gençken yapılması gerekenler listesi var ve hepsini yapmak için zamanımız kısıtlı. Şimdi tam da burada - “kim demiş Mualla’ya vurulmuşum diye” şeklinde “kim yazmış o listeleri de bize akıl öğretiyormuş” diyerek gereksiz tepkilerde bulunmayacağım, çok manasız olur yaw- diye bir cümle kurmam ve Dünya Savaşları dediğim an da aklıma gelen silah fabrikalarını ve sadece bir sene o fabrikalara harcanan paranın 3. dünya ülkelerine hibe politikası ile ilgili düşüncelerimi yazmam lazım. Ama kendimi sandığım kişi değilim, kasmak boşuna… O yüzden ver yansın kavrulsun birileri bir şeyler duysun…

Neden bazı insanlar yapmamız gereken şeyler olduğunu düşünüp bize yol göstermeye çalışıyorlar anlamıyorum. Yani neden zamanını benim kesinlikle yapmam gereken şeyleri düşünüp kitap haline getirmekle uğraşıyorsun ki. Hadi diyeceğim ki sadece kar amaçlı bir şey bu ya da yaşadıklarına gereğinden fazla anlam katan birinin dünyaya haykırma isteği.

Yani demek istediğim konuya giriş yaptığım şu “ölmeden önce…” kitapları bir yana, nedir bu; “bir şeyler oluyor ve ölüyor gençler, bunun farkına varın ne olur” felsefesi. Farkındayım bende yapıyorum bunu. Ama neden “17 yaşında olmak vardı be kuzum” gibi bir cümle ağzımdan çıkıyor ve ben o anda bunu söylediğime pişman olmuşken susmak yerine o genç bedene saçma sapan bir “ahh genç olmak” konulu konferans veriyorum ki? Erken bunama kıvamında erken yaşlanma belirtileri belki de bilemeyeceğim. Ya da “gençken yapmanız gerekenler” listesindeki çoğu şeyi yapmamış ve yapmaya da niyeti olmayan (ya da seni mi kandıracağım sevgili okuyucu) yapmaya üşenen biri olarak, ben sıramı savdım biyolojik olarak olmasa da psikolojik olarak yaşlandım, ruhumu ihtiyarlaştırdım demeyi seçiyorum. Ben de kendimi pek bi b.k sanıyorum yaw!

Geçen Erdem’e “benim egom yok diyerek egomu tatmin ediyorum” demiştim, şimdi tirink etti ego insan demek. Ve insan deyince herkesin aklına ilk gelen şey “ben” demek. Nasıl eğleniyorum şu an anlatamam. Diyeceğimi de unutacağım nerdeyse, hatta bazı kısımları egoma teslim oldu bile…

Yani demek istediğim…

Sadece merak ediyorum…

Neden hayatı; şurasından burasından şu şekilde bu şekilde bir şekilde, tutun çekiştirin yamultun tepetaklak edin savurun, koşun yakalayın sallayın döndürün çalkalayın durultun, fondip yapın kusun küllerinden tekrar Anka’yı doğurtun, kendinize uygun bir yer bulun yerleşin kök salmayın ama ait olun, bakın dinleyin bulun buldurun keşfedin mahvedin, yaşayın görün bilin ama asla tam olarak öğrenmeyin, diyorlar…


Yani; leave as fast as you came, no invitation, nowhere to go from here!!!

17 Şubat 2008

Selam Ben Calvin....



Bir varmış bir yokmuş ve ben;

küçükken Susam Sokağı'nı izliyormuşum ve her seferinde anneme;

"bu mu yani minik kuş anne, bu mu?" diye elimi tv ye doğru hesap sorar vaziyette uzatıyormuşum. Hiç bir zaman o deve kuşunun minik kuş olduğuna inanmıyomuşum,

camdan Sarelle kavanozuna kaşıkla saldırıyormuşum ve evin içinde ambalajındaki elinde asası olan prensesi taklit ederek yürüyormuşum,

misketlerim varmış, hiç hatırlamıyorum, annem ağzımdaki misketleri gördüp kızdığında "tek seferde kaç tane misketi ağzıma sokabilirim onu deniyorum anne yaa" diye olaya bilimsellik katıyormuşum,

karton kutudan televizyon yapıyormuşum ve haberleri sunuyormuşum,

Joe Cocker'ın Unchain My Heart'ı en sevdiğim şarkıymış, "aynçeyn may hart" diye söylermişim,

Kaygan parkelerde çorapla kayarmışım,

Lambada'nın bir dans olduğunu ve o zamanlar neden yasaklandığını hiç anlamamışım, "bu etekler çok güzel anne ya neden yasaklanmış ki" diye hep sormuşum,

leblebileri havaya atark yemeye çalışırmışım ama hep yere düşermiş ve yerden alıp yermişim, çok midesizmişim,

Tom ve Jerry'de Tom'a çok acırmışım ve "anne bi kere de Tom kazansa olmaz mı?" diye annemin duruma el koymasını istermişim.,

Sonra daha ne çok şey varmış ama bir blog saysasına bir günde bu kadar zırvalamak çok fazlaymış.

08 Şubat 2008

Sigara Molası

Bana "senden bi bok olmaz" imasında bulunan sevgili hocama bişiler kusmak istiyorum blog sayfamdan, nasılsa okumayacak burda yazanları istersem küfür bile edebilirim diye düşünüyorum ama aklıma Canselmo beye bıraktığım yorum geliyor. Tükürdüğüm yorumu yalamayayım diyorum.(gerçi benim tükürdüğümü yine ben yalıyorum ne yani kime nedir anlamış değilim o deyişi)Canselmo'nun yazısı yine bu okul ve hocalarla ilgili bir durum yazısıydı ve ben "bu hayatta herşey olur" demiştim. Haksız mıyım sayın okuyucu bu hayatta herşey olur. Olmaz mı lan? Olmaz diyen beri gelsin ona da tüküreyim.

İçten içe bir öfke krizinin eşiğinde hissediyorum kendimi, aslında çok matrak bişi olabülür bu öfke krizi belki de geçirmek gerenk bilemiyorum.

Bende farkındayım benden bi bok olamayacağının zaten bi bok olmaya da çalışmıyorum. İstesem olurum da istemeye bile üşeniyorum. Hem bi sürü bi bok olmuş insan tanıyorum ne yani pek matah bişi mi ki gidip bende bi bok olayım. Hayır bi bok olmam senin hayatını kurtaracaksa olayım sevgili hocam no problemo yani. Benim hayatımı kurtaracağına inanmıyorum bi bok olmamın. Bak beni kafiyeli kafiyeli, devrik cümleli konuşturuyorsun yine, olmuyor böyle sevgili okuyucu sıkılıyor...

Tamam anlıyorum sen ve senin caaanım arkadaşların (ki hepside prof,doç,yrd.doç. halbüsü bi kere de "sadece dandirikten bir öğretim görevlisi" girseydi bir dersime ne kadar sevinecektim)çok uğraşıyorsunuz beni adam etmek için sonuç hüsran olunca da hayal kırıklığına uğruyorsunuz falan. Ama anlamıyorum ne bok var bende ki beni zorla kendimi bi bok sanmaya zorluyorsunuz... İroniye bak sevgili hocam "senden bi bok olmaz" konulu konuşmanı beni bi bok sandığın için yapıyorsun... Yazarken bile ne kadar çok eğleniyorum anlatamam.

Ciddi konulardan bahsetmeyeceğim diyerek açtığım bu fresh blog sayfamı amacından sap-tırt-tırıyorsun hocam. Zavallı küçük beynim çok yoruluyor bu ironiyi düşününce, kızsam mı gülsem mi sevinsem mi bilemiyorum...

Uzun bir otobüs yolculuğu yapsam geçer hepsi diye düşünüyorum, hani hareket halinde olmak camdan bakıp düşünmek de düşünmek, fonda alaycı bir müzik falan...Ama baba evi ve okul evi arası 2 olmadı en fazla 3 saat ne anladım... Zırt pırt gidip geliyorum zaten, zevki de yok artıkın... Bana yolculuk yapabileceğim bir yer önersene hocam, hatta birlikte gidelim diyorum,yolda öldürüp arabadan aşağıya atarım seni,atraksiyon yaşarız,kendimizi bi bok sanarız.

Sıkılma sevgili okuyucu. Sende gel bizimle...

Bunları yazmak istemiyorum ama zaten çok skindirik bi yazı oldu devam et diyo iç sesim ki kendisini Leonard Cohen seslendirir.. Bu gereksiz ayrıntıyı da oku sevgili okur anla beni nolur, kendimi Seda Sayan gibi hissetmek isterdim halbüsü bende tam sabahların sultanı neşesi var aslında... İçimde ki bi bok olma potansiyelini bu yönde heba etmek isitiyorum hocam, anlıyor musun beni!

"Ee yazma lan!" deme sevgili okuyucu. Bu blog sayfası öyle birşey ki anlatamam yaşaman lazım...

ok by.

06 Şubat 2008

İlahi Çözüm

Babam; kitaplığından yürütüp üzerine yüzsüzce kendi adımı yazdığım kitaplarını benim kitaplığımda bulsa geri alır mı acaba çok merak ediyorum... Herhalde umrunda olmaz, umarım olmaz...

Onun umrunda olsa benim umrumda olmaz...Herhangi bir durum zuhur ettiğinde, konuyu farklı yönlerden ele almak gibi bir fikir var aklımda. Ya başkasını suçlayacağım (ki bunu kişiliksizliğime yediremiyorum) ya da suçu paylaşması için ablamla yapmış olduğumuz anlaşmayı su üzerine çıkaracağım. Dün -ya da öncesinde ya da daha daha öncesinde- evdeki kitapları paylaşırken(ki paylaşmaktan çok hangisi kimin kitabı diye isim yazarken -ki bu yapılması gereken birşey çünkü yakın zamanda hepimiz aynı evde oturuyor olmayacağız-)arada elimize gelen babamın kitaplarından bazılarını babama bırakma -yani sahibine bırakma- fikrinde olamadık. Bir türlü anlaşamadık. Ben biliyorum ki o kitapları - D.E.E.G.H.ve T.E.E.G.H.- bu evde bıraksam ablam ben bakmazken onları kendi kitaplığına alacaktı ve üzerlerine baş -harfleri büyük olmak suretiyle- isimlerini ve soyadımızı yazacaktı...

Aslında bütün suç yine bende, elime aldığım o kitaplara bakıp, iki tane oldukları ve birlikte büyümüş abla-kardeş mantığını ve alışkanlığını kafamdan silip atamadığım için, bir paylaşma iç güdüsüyle hareket ederek ablama dönüp "biri sende kalsın" dedim ilk olarak, aslında eminim ablamın aklında o kitapları almak gibi bir düşünce bile yoktu. Ben soktum aklına, o güzel güzel oturmuş "bu senin mi? sorularıma evet hayır diye cevap verip bilgisayarıyla tık tıklamaca oynuyordu. Ama demek ki içten içe düşünmüş olmalı ki "onlar babamın kitapları mahmutcuğum" diyerek beni uyarmak "sakın onlarıda diğer aşırdığın kitapların yanına alabileceğini düşünme" demek yerine, uzun uzun kitaplara bakıp "Hmm... Fark etmez." dedi. Ne demekse fark etmez. Herşey fark eder bu dünyada. Kararsız ben bu sende kalsın bu bende diye ikileme düştü tabi ki de... Birini açtım içinde Garcia ve kafasındaki mavi kuşu, diğerini açtım Şeker Hanım'ın annesi..... Lanet olsun diyordum içimden hangisini almalıyım... Karar veremedim bir türlü..

Garcia ile 6 yıllık bir geçmişimiz vardı, ondan esinlenip neler neler yazmıştım kompozisyon ödevlerime, sistemi nasıl kandırmıştım. Diğer yanda Şeker Hanım'ın annesi ve balık yağ şişesi... Başıma ağrılar girdi ama dayandım. Çözüm; abla insanından geldi "yazı-tura atalım" "ovvv" dedim evet işte ilahi çözüm. Sarı renkli bir maden parcası işimizi görür. Çok sevindim çok mutlu oldum çünkü hiç kaybetmedim yazı-tura da...

Anton geldi aklıma "sadist pislik tura ile kaybetmişti tüm zevki" diye düşündüm ve "tura" dedim daha parayı hava boşluğuna savurmadan... Ve ilk kitabı ben kazandım... Sonra Alex geldi aklıma "onun yazı-tura olayı olmamıştı hiç ne alaka" dedim ve yine tura dedim ve yine kazandım...

Zafer turu atamadım koşup zıplayamadım ablam sırıtıyordu çünkü, kaybetmenin zevki de varmış demek ki dedim. Sonra ismimi yazarken birini ona vermek hissi geldi geçti içimden hatta veriyordum tam ama baktım Garcia ve mavi kuşu ağlıyorlar dayanamadım onlarıda yanıma aldım...

Tabi ben böyle ruhsal fırtınalar yaşarken ablam hiç tiklemiyordu olayı umrunda bile değildi... Çok bozuldum çok,tebrik edebilirdi...

Adımın altına "Z" harfine benzer bir soru işareti koydum, her baktığımda aklıma oyuncak zaferim gelsin diye..

Babam kitaplarının eksildiğini fark etmeyecek sanırım....

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...