günden geriye kalanlar... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günden geriye kalanlar... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Eylül 2014

"Proclaimed the time was neither wrong nor right. I have been one acquainted with the night."

bir zaman geliyor aklında olan şeyleri yazmayı bırak kendi kendine anlatamıyorsun bile. yani ya birinin gelip senin yerine o cümleleri beyninden çekip çıkarması ve kağıda savurması gerekiyor ya da onlardan tamamen vazgeçip başka bir duruma adapte olmayı denemen. 

ben ikincisini seçtim çünkü gerçekten yorgun ve boş hissediyorum, yani sanki söyleyeceğim tek bir kelime bile zaten gereksiz yere birikmiş bir çok diğer kelimeden pek de farklı veya canlı olmayacak. 

bazı çok bilmiş ölü adamlar buna varoluşsal bunalım demiş. içinde bunalım kelimesi geçen her betimleyişi çok cool sanan biri olsaydım o an çözülecekti beynimdeki düğümler, ama olamadım. olamıyorum. olamayacağım.

yani demem o ki, etrafımdaki sevdiğimi sandığım insanların (en azından oscarlık performanslar çıkarıyorum onların yanındayken) veya 3-5 saatlik muhabbetlerim sonrası beni ve sorunlarımı algıladıklarını iddia eden duyarlı yabancıların sandıkları kadar dolu biri değilim. 

bu doluluğu düşünebileceğiniz her durum için sıfat olarak kullanabilirsiniz. sanatsal sancılarım var evet, anlam veremediğim insani davranışlarım, açıklayamadığım sevgi ve öfke durumlarım. verebilecek ne çok şeyim var diye düşünürken "ama kime" ukalalıklarım var hala... 

varoluşsal sıkıntılarım da olabilir ama ölümle bir alıp veremediğim yok bence. depresyonun sonunu ön gören ruh bilimciler tam da burada çok yanılıyorlar. 

hayatlarımızı programlanmış birer makineler olarak geçiriyor olduğumuz varsayımı nedense benim çok hoşuma gidiyor. bu şekilde yaşayabilirim bence. bilim insanlarının bu konu üzerinde çalışıp beynimi ve duygularımı birbirinden ayırıp beni bir yarı makineye döndürecekleri günün gelmesini gerçekten istiyorum.

o günü beklerken sadece takılmaya ve nasılsın diyenlere "bunun cevabını gerçekten öğrenmek istiyor musun?" diye sormaya devam edeceğim.

okuyucu. iyi kal.

ÇukurNotlar: 

*başlık; Robert Frost'un "Acquainted with the Night" şiirinden alıntıdır. İlgilenen Blue Rose Code'un bestelediği şekline şuradan ulaşabilir.

*fotoğraf; Sylvia Plath'in The Bell Jar kitabının 20. sayfasındaki "I took a deep breath and listened to the old brag of my heart: I am, I am, I am." dizesine ithafen yapılmış bir çalışma, şans eseri bulduğum...

* bu günlerde; bunu dinliyorum, bunları okuyorum, bunu izliyorum ve bu tür işler peşindeyim.





22 Eylül 2011

22.09.2011

Bakınız;

Sürekli dinleri kötüleyen, her fırsatta kendilerine göre inanmayı seçtikleri dinin gereklerini yerine getiren insanları eleştiren ve yeren ateistler...

Sizlerin yüzünden, kendi inancımla ilgili bir soruyla karşılaştığımda, ateistim demek yerine "agnostik düşünceyi savunuyorum" demek geliyor içimden. Yine ateistim diyorum tabi, sezdirilmemeye çalışılan ama ateistim kelimesi dilimden döküldüğü gibi oluşmaya başlayan tepkiden rahatsız olsam da, hem de çok olsam da, yalan söylemiyorum karşımdakine. Bu ona ve kendime duyduğum saygının göstergesi aslında ama nedense din konusuna gelince kişiye saygı göz ardı ediliyor, değil mi? Sizler çok iyi bilirsiniz bunu.

Şunu unutmayın, tamam mı? Ateistliğin en baştan yanlış olduğunun düşünülmesinin, ne diyor bu ateistler diye dinlenmememizin ilk nedeni, dinlerin gerçek olmadığını savunmamız değil, siz gibi ateistlerin, henüz aydınlanamamış diğerlerini (şu an kendilerini kandırıyor olsalar bile) varolan tercihlerine saygısız davranıyor, ukala tepkiler verip, aşağılıyor olması..

Gıcıksınız.

25 Ağustos 2011

Ben...

Hayat her zaman düşlediğimiz gibi olmuyor, bunu öğreneli bir 15 yıl olmuştu zaten ama yine de insan her yaşadığı hayal kırıklığını sanki ilkmiş gibi hissediyor, canı sıkılıyor. Bu ay biraz öyle geçti. Melankolik biriyim zaten, hayat da bazen "böyle" olunca parçalı bulutlu cümleler çıkıyor ortaya. Arkadaşımın babaannesi "bu yaşta bu kadar melankoliksen benim yaşıma geldiğinde ne yapacaksın merak ediyorum." demişti ve çok da haklı

İyiyim tabi, hani her dakika kahkaha atmıyorum ama ağlayıp da durmuyorum. İş aramak çok zorlamaya başladı, daha doğrusu bir iş sahibi olmam gerektiği gerçeği asıl zorlayan. Benim hala miskinlik hayallerim vardı oysa. 12 ciltlik bir ansiklopedi serisini oturup okumak istiyorum mesela. Buna vaktim olsun istiyorum. Sonra bir beyefendiyle yollarımızı ayırdık 3 ay evvel ve nedense şimdi biraz daha çok üzülüyorum buna. Özlüyorum sanırım. Ayrıca ben sigara kullanmam ama son 2 aydır sigara içiyorum, elim kolum dolu olsun diye belki de bilemiyorum ama çok kötü kokuyor, nefret ettim resmen, son paket de bitsin diye bekliyorum.

Çok basit şeyler aslında ama nedense insana tırnağının kırılması bile dert oluyor. Nasılsa tekrar uzayacak ama aradaki zaman korkutuyor işte bazen. Elini kolunu nereye koyacaksın, kiminle dertleşip güleceksin, önündeki 20-30 yılı ne yaparak geçireceksin...

Oysa benim tek amacım şu 12 ciltlik seriyi okumak. Biraz daha basit yaşayabilmek.

Bakalım...

01 Temmuz 2011

Olmaz dostum!...

İstanbul gibi bir şehirde rakamla "1000" yazıyla "BİN" lirayla geçinmemi isteyemezsin benden. Kuzenlerimin evine kızılay muamelesi yapıyor olmam zaten yeteri kadar yaralıyorken beni, yüzüme sırıtıp "evet aradığımız özelliklere sahipsiniz sayın Mimi başlangıç olarak siz verebileceğimiz ücret de şudur" diyemezsin. Saçma sapan bir maymun filminin içindeki kaybeden rolünü bu kadar kolay biçemezsin bana.


Peki, bahsi geçen meblağ hiç de azımsanacak değil bu ülkede, farkındayım bunun ve yeni mezun bile sayılmıyor olmam bana karşı ihtiyatlı yaklaşmanızı haklı çıkarıyor olabilir. Günde 20 liraya çalışan insanların olduğunun da, hayatlarında bir kere olsun eğlenceye ayıracak paraları olmayan kişilerin yaşamlarının ziyan olup gittiğinin de farkındayım. Üniversiteden sonra hemen kendi işimi yapamayacak olduğumun da farkındaydım, yani bir gazeteden birileri kapıma gelip de "size şu köşeyi ayırdık sayın Mimi, istediğiniz konu hakkında istediğiniz gibi yazabilirsiniz" demeyecekti. O kadar da soundtrack yaşamıyorum hayatımı...

Tamam, desem ki hadi kabul ettim girdim işe çalışıyorum, kuzenlerime yük olmaya da devam ediyorum ne kadar sürecek dişe dokunur bir zam almam? Kendi evimi tutmama ve faturalarımı ödememe yetecek kadar bir zam ne zaman yapılacak? 6 ay? 1 yıl?

Ayrılmak istemediğim İstanbul'da tek başıma hayatta kalabilmem için yetemiyor işte, sen de farkındasın bunun sevgili iş veren ama sanıyorsun ki her koşula evet diyecek kadar bıkmış ve yenilmiş biri bu karşındaki, sanıyorsun ki içinden "lanet olsun ama evet" diyecek ve sen daha az para vererek esnek saatlerde çalıştırabileceğin ve hayatını rutinine bağlayıp vizyonunu daraltabileceğin bir çalışana sahip olabileceksin. Her dediğine peki deyip maaşına zam bekleyecek her sene, göze batmamaya çalışarak.

Ben o insan değilim, üzgünüm ama olmamak için de direnmeye niyetliyim. Ne kadar dayanırsam.

Aile çok önemli bu dönemde işim yok ama en azından onlara sahibim. Annem, babam ve kardeşlerim dışında çok güzel halalarım ve kuzenlerim var hayatımda. Ayrıca bir de anneannem var "gel neni benim evim boş yaz boyunca yaz çiz istediğin gibi" diyecek kadar tanıyor beni, biliyor ne iste
diğimi... Ama büyüdüm artık ve gerçek paralar kazanmalıyım. Bu iş istediğim gibi yazmakla olmayacakmış, onu anladım artık.

Her ne kadar eskisi kadar soundtrack yaşamıyorum desem de kandıramam sizi okuyucu aramızdaki ilişkiyi boş yere zedeleyemem bu tür yalanlarla.

En sevdiğim aile filminin en güzel parçası aşağıdaki zımbırtıdaki. Son sahne özellikle çok güzeldir Little Miss Sunshine'da hep birlikte sarı VW minibüse giderler ve Richard bagajdaki çarşafı toplayıp kenara çeker önce, sonra bavullarını yerleştirirken Olive'e ne kadar muhteşem olduğunu ve büyükbabasının onunla ne kadar gurur duyacağını söylerler. Bagajı kapatırlar ve herkes minibüsü itmek için pozisyonunu alır, size ailenin ne demek olduğunu gösterirler o minibüsü iterek. Ne olursa olsun onlar bir ailedir. Birlikte oldukları sürece asla yolda kalmaz veya birini yolda bırakmazlar. Sonra DeVotchKa başlar ve ben neden Nick Urata'yı bu kadar çok sevdiğimi bir kere daha anlarım...




ÇukurNot: Doğum günün kutlu olsun Bro. Dilerim her zaman istisna insanlardan biri olmaya devam edersin.

26 Haziran 2011

26.06.2011

17.slimi söndürüp bloga damladım ki "yaz" diyerek kısa ve öz bir şeklide bana blog açma amacımı hatırlatan isimsiz yorumcuya teşekkür edeyim.

Sağol okuyucu, yazıyorum ama pek yavan olacak çünkü düşünmek önceliklerimden biri değil bugün. Yine de çalakalem bir Mimi Nerede Ne Yapıyor zırvası yazma isteğindeyim.

İlk olarak dün gece MFÖ izleyeceğim diye sıçan gibi ıslandım. O kadar votka portkalın üstüne duş almaya üşeniyordum ama attım kendimi suyun altına ayılıp kendime geldim böylece. Saat 1 olmadan kuzenlerim gidip yattı ki sabah 6'da tatile gitmek için yola çıkabilsinler. Hafta boyu "bu sıcakta Antalya hiç çekilmez yahu" önermemin dışında, "sende gel Mimiciğim bir fark ödemeyeceğiz zaten." şeklindeki istekleri reddetmemin başlıca nedeni normal maaşı olan bir iş arıyor olmamdı. Antalya harbiden sıcaktır şimdi ama... Bir de arabayla kaç saat sürer oooo sıkılırdım ben yolda:/

Sigaraya abanmam belki de bu sıkıntılı dönemle alakalıdır. Gerçi benim sigara içmem de alkol kullanımımla eş değer. Uzun süre içmeyip şişe(ler) dibe varana kadar devam ederim ve sonra 3-4 ay o şekilde bir tüketime gitmem. Arka arkaya sigara yakmayalı da olmuştu baya, özledi belki bünye, bugün sigara günüm.

Evden çıkıp yiyecek bir şeyler almam ve mail kutumda bekleyen bir kaç "cep harçlığı" işini yapmam lazım. Evden çıkarken çöpü de atmam lazım ayrıca, rutine bağlanmış bir yaşamın ilk belirtisidir evden çıkarken çöpü de yanına almak. Yine de şikayetçi falan değilim. Salı sabahı bir adet görüşmem var ondan sonra artık duruma göre yaz boyu ya İstanbul'da kalırım ya da başımı alır Yalova'ya giderim. Bisiklete biner, spor yapar, havuza girer, geceleri de yürüyüşe çıkar ve eve dönüp kutu oyunu oynarım. Yaz için iyi bir aktivite listesi bence. Bakalım...

Sevgili Phaedrus Temmuz'da İstanbul'a teşrif edecek, Patrick Wolf konserine gidip gezeriz tozarız yeriz içeriz diyoruz. Ki evde oturup dünyayı kurtaracak muhabbetlerle zaman harcarız belki de hiç belli olmaz. Sonuçta önemli olan Phaedrus'un geliyor olması gerisi boş.

Böyle işte kısa bir özet hayatımdan. Size ne belki ama anlatmak iyi geliyor biraz da.
Ara sıra şuraya bakın elime ne geçerse savuruyorum sık sık, blog üzerindeki ölü toprağını atana kadar oradan paslaşırız belki.

İyi kalın, hayatta "kötüyüm ben kötüyüm" triplerine girmeye yetecek kadar zamanımız yok.

12 Şubat 2011

Hayran olduğu sanatçıya en uzun süre sarılan insan...

Rekorlarıma bir yenisini daha eklemiş olmaktan dolayı gururlu ve de mutluyum.

Tarih: 11 Şubat 2011
Mekan: Salon İKSV Kulisi, İstanbul/Şişhane
Saat 23:40 küsür veya daha ileri...
Olay: Ólafur Arnalds'ın 2011'deki ilk turnesinin son konseri.
Amaç: Konseri sonrası imza alıp fotoğraf çektirirken utangaç İzlandalıyı konuşturabilmek.
Sonuç: Kulisde 1 avuç insanla oturup lay lay lom yapması gerekirken bile sessizliğini sürdüren bir adamı 2 dakika içerisinde kahkahaya boğmak. (önümüzden geçip işleri bozan kıza ayrıca çabası için teşekkür ederim :D)

Güldürmek eyleminin kahkahaya döndüğü anlarda ben uçuşuyordum kelebekler kuşlar falan şeklinde.
...


04 Şubat 2011

04.02.2011

Kuzenimin minik kızı Nida yaşı sorulduğunda 2 ila 3 parmağını göstermek arasında gidip gelen bir güzellik. Ablasının çalışma defterinin üzerindeki Tinkerbell resmini gösterip "bu ne?" şeklinde bir soru yöneltti bana oyun oynarken...

Nida: Bu ne?
Mimi: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Bu Tinkerbell de asıl sen Peter Pan kim onu biliyor musun?
N: Peker Pekmez!
M: !!!???

Gülerek yerlere kapaklanmam bir yana sonradan nasıl bozuldum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Peker Pekmez dedi çocuk yaa!



04 Ocak 2011

4.1.2011 Salı 20:36


Güzel harcanmış günlerden biri.

Laf lafı açar derler ya o cins bir muhabbetti bugün yaşanan şey sanırım. Doğru düzgün tanımadığım ve hatta yakından tanımayı da düşünmediğim bir insanla uzun uzun "her şey" hakkında konuşmak ne zamandır hissetmediğim bir rahatlık duygusuyla doldurdu beni.

O kadar kişi arasından kalkıp gitmeyen birinin olması şaşılacak ve sevinilecek bir şey aslında. Yine de tek seferlik bir şeydi farkındayım.

İlk gençik dönemlerimden geçip yetişkinlik günlerime geldiğim şu zaman içinde öğrendiğim bir şey varsa o da insanlara olduğunuz gibi görünmenin deli saçması bir film önermesinden ileri geçemediğidir.

Ama bazen bir şey oluyor ve akademik seviyeni, aile ve arkadaş etiğini, kültürel portföyünü bir kenara bırakıp sosyal maskeni çıkarıp bir köşe koyuyorsun.

Çok can alıcı bir cümleye gelmişken sıra, herkes aynı fikirdeyken sen kalkıp "hayır size katılmıyorum çünkü..." diye başlıyorsun söze.

Sonra ortam yavaş yavaş boşalıyor. Sanki öğle yemeğinden sonra sıra sigaraya gelmiş de vakit daralmış, son nefesleri çekmenin telaşında herkes... Tek tek sigaralarını masaya bastırıp izmarite dönüştürüyorlar ve çekip gidiyorlar.

Çünkü sen ait olman gereken topluluğun fikrine ters düştün. Çünkü sen görünüşüne, eğitimine, ailene, yediğin yemek içtiğin içkiye, seçtiğin işe ters düşecek bir cümle sarf ettin.

Kişisel özgürlüklerin kazanılmasının toplumları özgürlüğe ulaştıracağını söyleyen insanların yanındayken onların "doğru olan budur" dediği şeye "hayır size katılmıyorum" diyerek cevap verdin. İroni tam da bu an kullanılacak çok güzel bir kelime işte.

Bakalım ne kadar daha dayanabileceğim.

İyi kalın.

Resim: En sevdiğim ressamlardan bir olan Leonid Afremov'un Rain in Miami adlı çalışması. Sizde duvarınıza asın ki eviniz nefes alsın!

02 Ocak 2011

2.1.2011 Pazar 03:47


Selam okuyucu, nasıl durumlar? Benim hiç uykum yok. O yüzden plansız programsız yazmaya geldim, bakalım.


Bu aralar (son 3 gündür) Matt Alber dinliyorum. Sesi çok etkiliyor beni. Sözcükleri sarf etme şekli... Aşağıdaki zımbırtıya play deyiniz, seversiniz bence.



İnsanlarla iletişim içinde olmak asla bana göre olmayacak sanırım. Ya da bir dakika doğru cümle şu; sadece istediğim kişilerle iletişimde olarak yaşamam imkansız...

Para kazanmak zorunda olmak sıkıcı olduğu kadar ruh köreltici bir eylemler bütününden oluşuyor, bu üzücü gerçeğin farkındayız hepimiz ama ne gelir elden paraya ihtiyacımız var ruhumuzu canlandıracak an'lara ve diğer her şeye sahip olabilmek için.

Ne kadar süre dayanabileceğiniz önemli. Ya değişeceksiniz ki çoğu insan buna "büyümek" diyor, ya da vazgeçeceksiniz. Başka yolu yok. Benim gibi orta yolu bulamayan biri için yok.

Yaşamanın masrafsız olduğu bir yer bilen varsa nolur bana haber versin olur mu?

*

Yılbaşında farklı bir şeyler yapalım demiştik bir kaç kişi.

Hava ne kadar soğuk olursa olsun saat 12'ye gelmeden havuzun başına gidelim ve orada girelim yeni yıla.

En sevdiğimiz parça çalarken dans edelim hoplayıp zıplayalım eğlenerek girelim.

Arabaya atlayıp yola koyulalım öylece, yolda olalım.

Çatıya çıkıp havai fişek ateşleyelim şampanya eşliğinde.

Ve vs vs vs....

Peki bunca fikir varken yapa yapa ne yaptık dersiniz?

Trivial Pursuit oynamaya daldık ve televizyon açık olmadığı için de geri sayımı kaçırdık.

Sanırım Teenage Summer Days çalıyordu. Ama ben Under Pressure söylüyordum yükse sesle. (son 1 haftadır durup dururken hep yaptığım gibi)

....'cause love's such an old fashioned word and love dares you to care for the people on the edge of the night and love dares you to change our way of caring about ourselves this is our last dance, "this is our last dance" this is ourselves....


Babasından sonra tahta geçen Ürdün kralı kimdir sorusuna "Muhittin" cevabı tam da o ara verilmişti işte, gülerken yıkılıyorduk sağa sola.

Şimdi o kadar komik gelmiyor tabi.

Yeni bir yılın ilk saniyelerini böyle tükettik işte. Ne fark eder ki...

*

Artık kapımızın önünde kahverengi kocaman bir adet Bandogge cins köpek var. Feci oyuncu. Bence çok da şeker bir hayvan. Kaslı köpekleri sevmek o kadar da eğlenceli olmuyormuş ama onu fark ettim. Yumuşak bir baş yerine sert, kaslı ve yakından bakınca korkutucu bir yüzle karşılaşıyor insan. Yine de evden çıkıp ana yola ulaşana kadar peşimde dolanması hoşuma gidiyor.

*
Dün sabah 6 da yatıp alkolünde etkisiyle öğlen 3'e kadar uyuyunca, normal olarak hala uykum gelmedi. O yüzden hediyelerimle vakit geçirmek üzere blog semalarını terk ediyorum.

Bu sene genelde işe yarayacak ve hoşuma gidecek şeyler hediye edildi bana ve bu bir ilk sayılır aslında, hepsi de gerçekten çok ama çok beğenerek kabul ettiğim şeylerdi. Ama içlerinden en çok sayın Alasse hanımın yolladıkları arasından bir olan minyatür VW hippie minibüsümü ve sonra da sevgili Christiano'nun yolladığı Queer as Folk box setini sevdiğimi söyleyebilirim.

Arkadaşlarımı seviyorum. Hoşuma gidecek şeyleri tam olarak bilen arkadaşlarımın olması mükemmel bir duygu, gerçekten.

*

İyi kalın. Hayatı sanki olduğundan daha kötüymüş gibi yaşamanın manası yok.

Fotoğraf: Facebook uygulamarından biriyle duvarıma yollanmıştı, çok şapşal ve mükemmel, manyaklık edip kendi parmaklarımıza da çizdik, ergenler gibi :)

19 Aralık 2010


Anneannem bugün 87 yaşında.

Evdeyken yaptığım tek aktivite, kucağımda bilgisayar, yanımda kahve makinesi, kitaplarım, kağıtlarım, kalemlerim, fotoğraflar ve arkadaşlardan gelen sevimli notlar eşliğinde dizi izlemek.

Ben yatağıma tünemiş kulaklıklarımı takmış dizimi izlerken, anneannem yatağımın karşısındaki kanepede oturup dizlerine battaniyesini örtüyor her zaman. Arada bana sorular soruyor.

- Şimdi sen kaç yaşına geldin neni? (neni anneannemin bize hitap şekli)
- 24 oldum anneanne.
- Ben 24 yaşındayken evlenmiştim dedenle, tam 24'ü doldurdum evlendik. Teyzen de 24 yaşındaydı evlendi, annen 23'tü ,24'e girmesine az kalmıştı.
- Şimdi buradaki sonuç benim bu senenin bitmesine şurada 15 günden az kalmışken, acilen evlenmem gerektiği mi?
- Okulunu bitir, iş bul, çalış, paranı kazan, sonra tabi evleneceksin. Daha geç olmadan.
- Hmm... Anneanne ablam 25 oldu biliyorsun değil mi? Okulu bitirdi, işi de var. Neden sadece benim evlenmeme takıldın sen peki? :D
- Ablan bulur beğenir birini evlenir ama sen çok değişiksin neni. Hatırlatmak gerekiyor böyle şeyleri sana.

*

Aşık olmayı hatırlatmak gerekiyor bana, birini sevmem gerektiğinin hatırlatılması gerekiyor, 24 yaşına geldiğimin hatırlatılması gerekiyor. Anneannem belki de çok farklı şeyler düşünerek söyledi şu " hatırlatmak gerekiyor böyle şeyleri sana" cümlesini. Ama sanki ben sarsıldım biraz.

İnsanın "daha iyi olan yarısını" bulması kolay değil. Özellikle ne istediğini bilen biriyseniz. Aşık olmak öyle; bir an da birini görüp arzulamakla veya birilerine umutsuzca ihtiyaç duyduğunuzda karşınıza çıkan ilk insana sarılmakla elde edilen bir şey değil.

En azından benim için.

Farkındayım herkes kendisinin daha değişik olduğunu, daha farklı bir şeyler aradığını söylüyor.

Aslında öyle değil.

Uzun süren ilişkileri olan tanıdığım insanların zaman zaman bana gelip dert yandıkları anlar oluyor. Her seferinde ilgimi çeken hatta beni hayrete düşüren bir cümle sarf ediyorlar.

"Onu hiç anlamıyorum."

"HİÇ"

O senin aşık olduğun insan ve sen onu hiç anlamıyorsun? Ama aşıksınız, tek ruh tek vücut...

Üzülüyorum...

Kaç kere aşık olabilirsiniz ki? Birine onu sevdiğinizi söylediğiniz zaman gerçekten samimi olduğunuz kaç an olabilir ki? Ve nasıl olur da onu "hiç" anlamazsınız?

Karşını(mı)za çıkan her insanı kategorize ediyorken, aşkı bulduğunu, deli gibi sevdiğini söyleyip peri masallarındaki gibi evlilik planları yapan insanların ne kadarı "gerçek" geliyor gönlünüze?

Ben her insanı olduğu gibi sevmeyi öğreneli çok oldu, zor oldu. O günden itibaren fark ettim ki aşkı aramama artık gerek kalmadı.

Bekliyorum, durup dururken "hadi kalk gidiyoruz..." diyen birini sorgulamayacağım o günü.

*

- Anneanne hesaplarıma göre dedemle 50 küsür yıl evli kalmışsınız?
- Ahhh neni, ahh.

*

Aşk'la kal okuyucu, hangi dilde olursa olsun!

08 Kasım 2010

Fotoğraf makinesini tamire yollamış olan ben, hizmet karşılığı vereceğim 150 TL tutarındaki nakit parayı Tüyap'ta bir güzel harcayarak kitaplara yatırmış bulunuyorum. Ayrıca sevgili halamın verdiği açık mavi banknotu da aynı yerde aynı şekilde harcadım. Bunun yanında kredi kartımla 8 ve 11 taksit halinde 2 ayrı alım daha gerçekleştirdim aynı yerde.

Sonra "Enaaaam indirime girmiş bu tişörtler, kotlar, montlar, çantalar, eşofmanlar, çoraplar, donlar vs...." diyerekten yine bir takım "olmazsa olmaz", "hayatta kalmak için çok çok lazım olan ihtiyaç malzemeleri", "yangında ilk kurtarılacaklar" başlığı altında listeleyebileceğimiz şeylerden almak zorunda kaldım.

Sonuç olarak bayramdan önce fotoğraf makinemi alamayacağım gibi, bayramda kimseye hediye falan da alamayacağım. Olsun ne yapalım. (üzgün smiley)

Bir zamanlar yine bu sayfadan seslenip, fotoğraf makinem için para istemiştim okuyucularımdan, hatta hesap numaramı da vermiştim ama hiç biriniz 1 lira bile yollamamıştınız, insafsızlar!

O yüzdendir ki maziden feyzalıp aynı hataya düşmeyeceğim. Bayramdan sonra çalışan insanlar ordusunun yeni neferi olacağım zaten. O zamana kadar vakti zamanında okuduğum osho mosho hinduizm budizm gibi saçmalıklardan aklımda kalan "açlığa dayanmak, paraya ihtiyaç duymamak" gibi felsefik zırvaları yaşamımda uygulayacağım. Planım bu yönde, zaten okuyarak karın doyar diye bir şey duydum ben zamanında ki bende okuyacak kitap çok, malumunuz.

Yine de tüm bunlar işe yaramazsa eğer bana; hazır çorba, deodorant, kalem ucu, sabun, ekmek türü şeyler yollarsınız. Hatta aranızda yemek blogu yazan arkadaşlar varsa eğer kendilerine denek olmaya gönüllü olduğumu bildiririm.

Ayrıca Avrupa yakasında oturup da "ah şimdi akşam yemeğinde Mimi yanımızda olsa ne güzel muhabbet eder, güler, eğlenirdik diye hayıflananlarınız olursa eğer hiç üzülmesinler.

Şaka bir yana. Okula giderken kendimi internetten ve otomatik olarak bilgisayardan uzak tutmak zorunda kalıyorum. Böyle olunca da ne film ne dizi ne de görsel olarak başka bir şeyle ilgilenmiyorum pek. Son 1 ayda okuduğum kitaplardan bazılarını çok sevdim ve kafamda yerli yerine oturdukları zaman gelip anlatacağım.

Ayrıca bu günlerde hayat güzel, garip ve şakacı...

15 Ekim 2010

It's Friday, I'm In Love!

Bugün fenikülerle Kabataşa geçerkene ipodumdan yayılan "you can never get enough, enough of this stuff, it's friday i'm in loveeeehhaaav" parçasına eşlik eden kızıl saçlı hanım kızı son anda fark ettiğim ve kendisine gülümseyip hayfayf diyerekten laubalileşmeye fırsat bulamadığım ve arkasından seslenmek de bir an çok salakca bir fikir gibi geldiğinden susup kaldığım için kendimi suçlu hissediyorum.

Halbüsü o kızıl saçlı kız çok iyi bir insandı eminim. Yanaklarını sıkıp "aman aman yavrucuuğuum benim" şeklinde sevebilirdim onu ilerde, arkadaş olurduk. Güzel olurdu.

Ayrıca bahsi geçen The Cure'un Friday I'm in Love parçasının klibini ne vakit izlesem içim bir hoş olur özenirim o insanların eğlencesine. Tahminen bir çoğunun kafası iyidir o klip çekimi sırasında, en azından sevgili Robert Smith'in her an kafası iyi olduğu için o sırada da iyidir bence hem de çoook iyidir. :)

İzle bakalım bir, sence durum ne?



25 Eylül 2010

Notlar.

Okula gidiyorum, ama sanmıyorum ki bitireceğim üniversiteyi. Fakültenin kapısına varmadan önce içim sıkılmaya başlıyor, istiyorum ki bir şey göreyim bir şey olsun ve ben girmeyeyim o kapıdan içeri. Olmuyor.

Kardeşim 2. üniversiteyi okumak için dershaneye yazıldı, en küçük kardeşim lise son sınıfta ve bu sene sıkı bir programla başladı çalışmaya, ablam 2 yıl gibi kısa bir sürede deli gibi çalışıp işinde sözü edilir başarılara sahip oldu, yakında dünyanın öbür ucuna gitmeyi planlıyor.

Arkadaşlarım sırayla evlenmeye başladı. Bu kış bir sürü bebek hediyesi alacağım hatta.

Sonra sabah annem geldi yatağıma oturdu, bir sürü şey söyledi. En güzeli artık 16 yaşında değilsin belki ama o dönemdeki Mimi şimdiki Mimi'den daha.....

....başarılı, meşgul, eğlenceli, canlı, umutlu, mutlu...

Anneler her zaman abartıyor, herşeyi hem de. Anneme hak veriyorum da açıkcası ben şimdi daha bir benim. Sanırım ben annemin hoşuna giden biri değilim, ne dersiniz?

*

Çarşamba günü. Metrodayım. 3 Alman genç sırt çantalarıyla, haritalarıyla falan paldır küldür girdiler içeri, oturacak yer yoktu tabi. Hiç düşünmeden çöktüler yere, bağdaş kurdular falan başladılar muhabbet edip gülmeye. Çok şekerdiler bence. Onlar kahkaha attıkça benim de gülesim geldi ne dediklerini anlamasam da.

Ama nedense diğer yolcular rahatsız oldu çocukların rahatlıklarından. Kadının biri cıks cıks cıks dedi, adamın biri amma gürültücüler falan deyip yanındaki adamla dedikodu yapmaya yeltendi, üni. öğrencisi oldukları belli olan kızlar, erkekler cool bakışlar atıp yerde oturan gençlerden daha olgun, üstün, zeki vs. oldukları mesajını verdiler etraflarına...

Bütün zevkimin içine ettiler 2. dakikada. Tanımadığım hatta dillerini bile anlamadığım 3 genç adamın kahkahalarıyla mutlu olabilecek kadar pozitif ve insan gibi bir insanken bütün enerjimi bitirip tükettiler o tavırlarıyla.

Çok sinirlendim. Neden hiç kimse gerçekten ama gerçekten rahat olamıyordu. Herkes lafta özgürlükçü, yenilikçi, iyi, sevecen, rahat... Herkes nasıl da yalancı. Nasıl da ikiyüzlüler.

Kalkıp çocukların yanına çömdüm okuyucu. Pat diye kalktım yerimden çıkardım kulaklıklarımı, attım çantamı yere, hoop diye bağdaş kurdum yanlarına. Zerre Almanca bilmem, İngilizce veya az buçuk Fransızca biliyorlar mıdır acaba diye düşünmedim bile direkt "selam" dedim Türkçe. Anlamadılar tabi. Merhaba deyince çaktılar.

Herkes gibi onlarda İngilizce biliyordu tabi ki. Utana sıkıla neden onlar farkında olmasa da vagondaki bazı insanların onlara bu derece gıcık bakışlar attıklarını anlatmaya başladım ve neden benim buna deli olduğumu, neden pat diye yanlarına oturduğumu, neden bizim "biz" onların "diğerleri" olduğunu, neden herkesin bana şapşal şapşal baktığını ve neden biz yerde otururken onların plastik koltukların kralları olduğunu anlattım... Osmanbey benim durağım ama inmedim Taksim'e kadar. 10dk. boyunca metro vagonunda, kapı önündeki boşlukta oturup dünyayı kurtardık o 3 gençle birlikte. Hiç kimse farkına varmadı bu büyük olayın ne derece önemli olduğunun.

Ne isimlerini sordum ne ismimi söyledim. İnsanın birilerini anlaması ve sevmesi için adını, dili, dinini, milletini bilmesi gerekmiyordu çünkü. Ben bunun farkındaydım ve onlarda bunun farkındalar mı diye merak etmiştim sadece, şansımı denemiştim korkusuzca. O 3 genç adam da bunun farkındaydılar ve çok şaşkın olmaları bir yana onlar da insan olmaktan mutluydular.

Taksim'e gelince indik hep birlikte, el sıkıştık küçük kucaklaşmalar yaşadık ve onlar meydan çıkışına giderken ben trene gider levhaarını takibe başladım... Kulaklıklarımı takıp "şimdi bu an'a uygun bir parça bulmalısın Mimiciğim" dedim kendim, ama düşünmek için vakit yoktu, o his uçup gitmeden bir şeyler çalmaya başlamalıydı, "haydi rastgele" dedim sevgilim ipoda, Gripin başladı Dalgalandımda Duruldum... Tamam dedim hadi bakalım, okula dayanabilecektim bugünde...

*

Transını tamamlamış bir Transseksüele "dönme" diyen çok eski bir arkadaşımı hayatımdan çıkardım sonsuza kadar. O neden artık onunla görüşmek istemediğimi anlayamamış durumda ki hala bana "savunduğun insanlara bak Mimi ehahehahae" şeklinde iğrenç cümleler kurarak mesaj atıyor facebooktan falan.

Gerçek şu ki benim çok tanıdığım vardır ama pek öyle arkadaşım dediğim, başka birine arkdaşım diye tanıttığım insan yoktur, azdır. Arkadaş addettiğim her insanla benim için değeri olan belli şeyler paylaşmışımdır ve o insanı aslında biraz da "ben" olduğu için arkadaşım kabul etmişimdir.

Bazen bu konuyu fazla abartmış olduğumun farkına varıyorum. Ah vah edip pek üzülmüyorum ama yine de kızıyorum kendime. İnsanları kolay kolay arkadaş kabul etmeyen biriyken, onları silip atmak, unutmak, hiç tanımamış saymak nasıl bu kadar kolay geliyor anlayamıyorum. Ben kin tutan biri miyim acaba? Ne derece bir öfke hissediyorum ki yaşanmamış sayabiliyorum arkadaş demeyi seçtiğim insanla yaşadıklarımı. Bu da bir ikiyüzlülk değil mi aslında?

Peki neden insanlar değişirken gelişmek yerine sadece yaşamışlıklarıyla idare etmeyi seçiyorlar? Herkes işine geldiği sürece özgürlükçü. Ben bunu bir türlü öğrenemiyorum işte.

*

Fotoğraf, sanat gözünün yanında insanlığını da pek bir sevdiğim Peter Klesken'ın. Fotoğraftaki Richard hafif down sendromu formuyla doğmuş ve günlük konuşma terapisini yapıyor aynanın karşısında. Uzun zamandır gördüğüm en güzel kare.



27 Temmuz 2010

Selam insanlar.

Geçen sabah uyandığımda aklımda "bir gün bizim de günümüz gelecek" cümlesi dolanıyordu.

17 yaşında olduğum o korkusuz dönemlerimde bu tür bir söz beni heycanladırıp tabiri cuk oturur şekliyle "gaza" getirebiliyordu. Artık iplemiyorum bu tür "dolu" bir cümleyi. Kimsenin zamanının geleceği falan yok zaten bugün dönüp baktığımız zaman, düşlediği günler gelmiş olan kimse de yok.

Üzgünüm Nazım ve Guevara, Bobby ve Mahatma, Tibet'in tüm Dalai Lama'ları ve yaşamlarından vazgeçen aktivistler... Herkes için sadece taraf seçmeye yönelik birer araçsınız artık. Ve modaya da ilham veriyor inandığınız değerler para ediyor, 21.yüzyıl insanlarını zengin ediyorsunuz.

Hangi galaksi sisteminde hangi toz bulutu içinde hangi yıldızsınız bilmiyorum. Dilerim Hubble size selamımı iletmiştir.

12 Nisan 2010

İyi ki...

24 oldum bu gece. 1986'dan bu yana amniyon yerine oksijen ile doluyor ciğerlerim. Bazen de sigara dumanıyla...

Kerem Görsev Trio dinledik biraz, sonra Soul Kitchen'ı konuştuk. Birol Ünel beyefendi "cool" kelimesi sizi gördüğümüzde kullanalım diye girdi dilimize, bundan eminiz.

Çorba içmeliyiz diye kalktık sofra başından aklımız midye-bira ikilisine kaydı. Hatrı kalırdı midyecilerin ve biranın köpüğü ağlardı arkamızdan. Çorba içemedik, belki sonraydı çok sonra.

- Cristiano Ronaldo nasıl öyle hayvan gibi koşuyor.
- Adamın işi o, başka meziyeti de yok zaten.
- Bence iyi de sevişiyordur.
- Allah allah yüzüne bakınca anlaşılıyor mu?
- Sadece yüzüne değil...

Biraz şarap ve pasta var arta kalan. Bitecekler, yakındır.

Yaş 24 oldu tamam da neden hala yarın sabah pılı pırtı toplayıp yeşil ve mavinin peşine düşesim geliyor, hayatı anlayamamış ergenler gibi. Hem de yapmam gereken bunca iş varken. Para kazanmam gerekirken.

Çok çabuk sıkıldım bu oyundan mızıklayıp kaçasım var.


Çizim: Natalie Dee "don't invite morrissey to your birthday party"

21 Şubat 2010

Notlar.

Sevgili insanlar;

Hiç de mevsimlere falan benzemiyor insanlar. Mevsimler kıskanç değildir çünkü veya pişman olmazlar erkenden çiçek verdiği için ağaçlar. Doğayla hiç bir benzer yanı yok insanın. Savurup attığın çer çöp için deniz kabarıp çemkirmez sana hakkı olsa bile veya umursamadığın için çıkan yangında kül olan onlarca ağacın ruhu dadanmaz sana. İnsanın doğal olan hiç bir yanı yok. Doğup ölmesinden başka. Ne acı, yazık.

Sevgili elektronik ortam güncem;

Senden çok sıkılmış olduğum gerçeğini saklamak gibi bir amacım olmadığının farkındasın biliyorum, bir ihtimal belki aramızdaki ilişkiyi kurtarırız diye düşünüp görünümünde yenilikler yapmaya sevk ediyorsun beni ama olmuyor. Kangren olmuş bir ilişkiyi kurtarmaya çalışan orta yaşlı insanlara benziyoruz çoktan bitmiş bir heyecandan geriye kalmış başka kırıntı var mı diye obur güvercinler gibi eşeliyoruz toprağımızı ama sadece köklerimizi kanırtıyoruz.

Sevgili Mimi,

İyisindir umarım çünkü ne kadar saçma sapan yaşamlar sürsen bile hiç bir şey için üzülmeye değmiyor. Mesela fotoğraf makinenin bozulmuş olduğu ve yaptıracak paran olmadığı gerçeği seni üzmeliyken hiç üzmüyor. Aynı şekilde hayatının fırsatını kaçırmış olduğun fikri dönüyor son 2 aydır kafanın içinde ama ona da üzülmüyorsun. Bu yaz yapılacak festivallere gidemeyecek olmana da üzülmediğin gibi bu dönem okula gidemeyeceğin gerçeği de pek umurunda değil. Müstahaktır sana herşey be güzelim.

Bizimle Afrika'ya gel diyen haberci arkadaşlarınla Afrika'ya gidip Dünya Kupası'nı izlemek mi? Ondan da emin değilsin çünkü bırak Afrika'ya gitmeyi fotoğraf makineni yaptıracak kadar bile paran yok demiştim az evvel malumun. Yine de üzülmüyorsun ha?

Çalışman lazım yoksa annenler seni akıl hastanesine kapatacaklar. 1 ay boyunca evden çıkmayıp film izlemek ve kitap okumak delilik sayılıyor şu günlerde. Onlara da hak veriyorum.

Sevgili elektronik ortam güncem;

Ne seninle ne sensiz diye bir cümle var ya. Bence bu cümleyi bizim için söylemişler. Bütün iplerin benim elimdeyken bile senden ayrılamıyor olmam ne tür bir deli olduğumun gözler önüne serilmesi demek farkındayım.

Sevgili yarenim;

Olurda bu yaz bize gelemezsen eğer annemin geçekten hayatta olmadığına dair düşünceleri biraz daha gelişip, beni akıl hastalığıyla itham eden psikopatların eline koz verecek yeni bir veriye dönüşecek. Ayrıca küçük kız kardeşimin "bir üniversitede birlikte okuyalım abla" demesi her ne kadar onun benden ayrılmak istemediği anlamına gelse de benim çok uzun bir süredir aynı yerlerde takılıp kaldığımın farkında olmadan dillendirilmesi manasına geliyor sanki. Diyorum ki hadi ben asla maaşlı bir eleman olmayacak, evlenip çocuk çocuğa karışamayacak ve kitapları arasında yaşlanıp gidecek bir hayat öğrencisi olmaya devam edeceğim, sen de yanıma gelip bizimle takılır mısın ki?



Ve son olarak;

Kär B.

Kanske på något annat liv.

Fotoğraf: tristyn

14 Ocak 2010

Pas si simple

Karşınızdakine söylemek istediklerinizle söyledikleriniz arasında dağlar kadar fark varsa eğer, o kişiyle karşı karşıya oturmamalı, aklınıza gelen her şeyi olduğu gibi anlatmaktan çekinmeyeceğiniz biriyle olmalısınız.

İşin en kötü tarafı da ya karşınızdaki de aynen bu şekilde düşünüyorsa?

Kim kimi tüketiyor dersiniz...

İnsanların bir şeyleri başarmak zorunda oldukları hissiyle yaşamaları kadar kötü bir şey yok. Her şey bir yana olmak istedikleri kişinin aslında diğerlerinin görmesini istedikleri kişi olduğundan haberi yok kimsenin.

Birilerinin sizinle gurur duymasından daha önemli olan tek bir şey varsa o da kendinizle gurur duymanızdır.

Başkalarının onayına ihtiyaç duymadan yaşayabilmek olanaksızken, durup farklı olmak adına değil de kendi olmak adına bir şeylerden vazgeçebilen kaçınız var?


ÇukurNot: Yeni görünüm bir süre için böyle.

25 Kasım 2009

Kendime Not:



İnsanın en çekilmez tarafı (insan olduğu gerçeğini bir kenara bırakacak olursak eğer) bağlı olduğunu savunduğu ahlak ilkelerinin olmasıdır. Hiçbir insan gerçekte ahlaksız olduğunu veya toplumun yüz kızartıcı bulduğu bir ya da daha fazla olguyu eyleme dökmekten büyük haz alacağını itiraf edemez. Çünkü toplumlarda yaşayan insan, diğer bireyleri memnun edici eylemlerde bulunduğu sürece mutlu olabileceği öğretilerek büyütülmüştür.

Peki bu gerçeklikten sıyrılabilen kaçımız var?

09 Ekim 2009



31 saattir uyumadım ve hala matematiksel hesapların peşindeyim.

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi okuyucu? Dur sakın cevap verme hileli soru bu. Ayrıca paran yoksa ne okuyabilirsin ne gezebilirsin? (soru işareti yanlışlıkla koyulmamıştır, uykusuz olmam yazım hataları yapabileceğim anlamına gelmez, düşme bu gaflete şunun şurasında hatrı sayılır bir mazimiz var seninle, canım okuyucu.) Ya da vazgeçtim, zaten düşünüp de bir şeyler yazıyor değilim şu sayfaya kaç yıldır, hiç de öyle soru cevap, kültürel ve sosyal mesaj kıvamında zırvalayamam.

Gidecek konser, görecek film-oyun, dinlenecek albüm, hayran kalınacak sanat eserleri yok hiç derken; kendi ukalalığımın içinde boğularak bir yazı daha heba ettim gitti, tembellikte çığır açtım. 1-2 haftalık tatil kaçamaklarında bile sezon sezon dizi izleyip, yığılan kitaplarını bitirme hevesinde biri olunca zor zaten eğlenip gülmek falan. Plaja gidip "neden bu kadar çok kum var amk, ağzım gözüm kum oldu" diyen birinden sen daha ne beklersin okuyucu? Zaten bir şey beklediğin yok biliyorum, bekleme zaten 789!

- Sabah sabah bu sinir niye Mimiciğim?
- Okula gitcektim olm ben bugün, unuttum ama olsun güzel kahvaltı ettik demi?
- Moore.
- Hea!?
- Moore-Kutcher? Değişti mi ki soyadı?
- Tadım kaçtı yemin ediyorum!

Taksim ne hale geldi öyle peki? Ona ne diyorsunuz? Hani nedir her gün kullandığın bankamatiği yakıp converseler, nikeler geçirilmiş ayaklarınla camlara tekme atmalar falan. Soruyorum, ne yani sen hiç kullanmıyor musun bankaları da gidip marjinal eylem deyip vandallığın gözünü çıkarıyorsun. Açsana bi cüzdanını allahaşkına nedir olay bir bakalım, bu kadar radikal eylemlerde bulunan insan gerçekten soyutlamış olmalı kendini evrensel toplumdan, yoksa bu hareketlerin sahibine vandal olduğun kadar aptalsın da derim, hiç çekinmem.

- Ya tabi, git sor bunları anında dalsınlar sana orda, kim misketlediye git.
- Ahaha kim misketlediye git ahahahakckdlsflkşs. İyiydi bu evet,öpüyorum alnından.

Ne oldu? Gidip gezi parkındaki eski kitaplara, afişlere, plaklara dadanıp sarı kokulu eşyaları elleyemedik! Sahaflara gitmek lazım artık, vakit bulabileceğiz de sanki, peh!

Müzik de dinliyorum tabi, Deathstars'ın yeni albümünü dinlemeyip, Rammstein'ın Pussy'sini izlemeyen kalmamıştır umarım. Eskilere dönüp Mando Diao dinlemek isterseniz de sorun olmaz yani. Ardından bir de The Darkness, ki ne güzel gruptun sen be The Darkness. Hatta => :( The Darkness.

Yahu zaten bu blogu okuyan minik kitlemin büyük çoğunluğu (okuyucu sayısının az olmasını eleştiren ve suçu kendisinde aramak yerine "aman okumayan okumasın lan" diyerek çirkefleşen yazar betimleyişi.) LastFm'de arkadaşım, açın bakın azizim, ben bakıyorum ara sıra sanatçı araklaması yapıyorum ki Cem senin sayfandan hiç bir sanatçı araklamışlığım yok bak, o ayrı konu. (vaaay okuyucuyla direkt muhabbete girmek, breh breh...) Breh breh ne lan sadfafdakkalfaş:D Çok eğlendim bir an, neyse

Saat 11 olmuş ki bence giderim okula bugün, evet. Araya 1-2 fotoğraf da sıkıştırıp kalkıyorum.
Öperim,saygı-sevgi, esen kal.





16 Mayıs 2009

Yolda yürüyoruz...

...sağımda tanıdığım insanlardan biri var falan, kaç zaman olmuş görüşmemişiz, öyle yürüyoruz hani amaç yok, vakit geçsin... Yaz gelmiş işte , normal olarak masaları kapıların dışına çıkan kafelerde bir sürü güzel insan oturuyor. Kahkahalar almış başını gidiyor vs. bir konuşma geçti aramızda daha çok takışma-atışma gibi birşey aslında. Şöyle birşey hatırladığım cümleleriyle;

- şu gördüğün insanlar var ya aslında hiç biri orda oturdukları için rahat değiller.
- nerden anladın?
- anlamak için çaba sarf etmeye gerek yok ki, onlar da statüleri soyadları ne olursa olsun sıradan basit insanlar ve hepsi de tabaklarındakileri yerken veya minik fincanlarındaki tadını aslında hiç sevmedikleri filtre kahvelerini içerken sadece dışarıya iyi görünmeyi amaçlıyorlar. o yüzden gözünde boyutsal matematiğin sınırlarını zorlayan ve insan yüzünün okunaklığını zorlaştıran o gözlüklerden takıyor o kadınlar ve yine aynı şekilde her 10dk.da bir sanki bir yere yetişeceklermiş gibi pahalı saatlerine bakıyor adamlar. dikkat çekmek için hepsi.
- eee?
- ee derken?
- eeee diyorum eee?
- yani aslında hepsi olmak istedikleri veya olmak zorunda olduklarını hissettikleri kişilerin kılığına girmiş sahte tipler.
- bu mudur yani abicim bu mudur?
- ne midir lan!
- bence senin acilen bir lisenin kapısından içeri girip beden eğitimi dersine falan katılman lazım dar alanda kısa paslar sotadan kornerler falan iyi gelir sana, beton üzeri çift kale ha ne dersin...
- oooo ama kalbimi kırdınız matmazel.
- ya bi siktir git abicim, sana ne lan kimin ne gibi bir tavır takındığından ninem misin sen?
- ahaha sinir yaptı, ne düşünüyorsun söyle bak dinliycem harbi dalga da geçmiycem.
- siee.
- ahahahahaha.
- boyutsal matematik diye bişey de yok sallama bi tarafından.
- var.
- boyutsal analiz o, boyutun matematik hesabı olur sadece.
- fizikte senden iyiyim tartışmayalım.
- eh Einstein bile
kozmolojik sabiti anlamada hata yapmıştı.
- senin kozmolojik sabiti bildiğine inanmamı beklemiyorsun herhalde.
- eh
Salma Hayek'in göğüslerinin silikon olmadığına da inanmıyordun sen.
- kafamı karıştırmaya çalışıyorsun değil mi?
.
.
.
Sonra bu devam etti böyle en son susadık, bizde gidip oturduk o kafelerden birinin dış mekan masasına ben soda içtim o bira söyledi. O an kendimce başka bir şeye kızgın olduğum için fark etmemiştim ama bugün aynı yerde aynı manzarayla karşılaşıp hala aynı gözlükleri ve saatleri görüp, eşyanın insan üzerindeki ezici üstünlüğünü, insanın eşyaya kendini ezdirdiğini ve eşyayla başklarını ezme isteği içinde olduğunu görünce...

O değil acaba biz mi onlar gibiyiz yoksa onlar mı aslında bizler gibi, bu ne yaman çelişkidir a dostlar!

________________________________________________________________

Yanımdakine diyorum ki;
- bana ne lan hatta herkese ne. kim ne yaparsa yapsın deyip sonra herkesin bilmem neyine kulp takmıyor mu millet. ne anlamı var o zaman özgürlükçüyüz biz diye naralar atmanın. kimi kandırıyorsunuz. hepinizin özgürlüğü bir başkasının burnunun ucuna kadar. oturun oturduğunuz yere yani kime bu artistlenmeler aşmış insan, evrimin yeni halkası ayakları falan...
- yavaş amk, müzik dinliyoruz şurda.
- sesini aç lan sende benim müzikçalarım zaten o, kime dayılanıyorsun!
- köpeği üstüne salarım!
- senin köpeğin yok.
- olsaydı üzerine salardım.
- ...... bazen gerçekten tüketiyorsun beni, müziğini dinle.
- peki.
Çıkarımlarımın iplenmediği ortamlarda hayatımı geçiriyorum ve bu bana çok koyuyor harbi...

________________________________________________________________

i love you c-mix. sen benim herşeyimden biraz daha az birşeysin ama ona yakın birşeyimsin.
________________________________________________________________

- hanımefendi poşetinize bakabilir miyim lütfen?
- neden çok mu beğendiniz.
- anlamadım.
- hea içine bakacaksınız bomba falan var mı diye tamam tamam.

HIII NE BOMBA MI DEDİ BOMBA MI VARMIŞ!

Bayılıyorum; alışveriş merkezi girişinde elimdeki kitap poşetine bakmak isteyen görevlinin ne dediğini anlamamış numarası yapmaya ve arkamdaki güruhun sarf ettiğim cümelnin içinden sadece "bomba" kelimesini duyup heycan yaratma girişimlerine.

- Chuck Palahniuk bu, bomba etkisi yapar bence, burda kalsın çıkarken alırım sorun değil.
- buyrun poşetiniz hanımefendi.
- seni biliin bacım.

________________________________________________________________

- polis çağırın izinsiz eylem var!
- hani nerde ya?
- işte orda.

(ortaköy sahil, güvercinler toplaşmış hep bir gagadan guhuhguhuhuguhughu diyorlar)

- kırmak da istemiyorum ama asla iyi bir nüktedan olamayacaksın.
- bu sıcakta bu kadarı Mimiciğim, idare et.
- şimdi de "idare edemem anne idare edemem, idare edemem" dememi bekliyorsun değil mi.
- bence kalbimi kırdığına değmiyor. gerçekten...
- adını vermeden rezil edeceğim unutturma.
- tabi.

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...