şöyle böyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şöyle böyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mart 2014

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir."


Merhaba sevgili okuyucu,

Tamam kabul ediyorum her zaman kolaya kaçan biri olmuşumdur. Bence bunda hiç bir yanlış taraf yok. 

Sonlara doğru yan taraftaki arkadaşın durumunda olsam da, bugünlerde bir şeyler yapmaya çalışıyormuş gibi görüyorum kendimi. Yani biraz daha devam edersem gerçekten bir şeyler ortaya çıkabilecek sanki. Bunun dışında hayat normal seyrinde devam etmekte. Sen nasılsın asıl bir dur ve bunu düşün derim.



*

Geçen gece izlediğim film sonrasında anladım ki Fransızcam artık İtalyancamdan daha kötü durumda, (ayrıca anladım ki bir filmi sırf içinde Romain Duris var diye izleme düşüncemi revize etmem gerekmekte) -hoşgeldiniz parantez araları- demek ki zekanın üzerinde durulmadıkça, beynimizin içine yeni bir şeyler eklemedikçe ve varolan bilgiyi tazelemedikçe belli bir yaştan sonra (gerçekten de) morona dönebilme potansiyelimiz var-mış.  Artık yazılı olarak görmessem eğer hiç bir fransızca kelimeyi duyduğumda anlayamıyorum. Üslup ve telaffuz konusuna gelince ise, lütfen her zamanki gibi stunning durumları.

"... un style est ce par quoi un système de formes organisées qui se refusent à l'imitation, peut exister en face des choses comme une autre Création." 

Zaten süper değildim ama "bu altyazıda bir hata var sanki" diyebilecek kadardım hani. Neyse, iyi ki Louis Garrel var deyip, ilk fırsatta eski algı formuma dönmek için her filmi 2 defa falan izlerim diyorum. La jalouise'i bile izlerim yani çünkü bir filmi sırf içinde Louis Garrel var diye izlemek gibi bir olayım var. (ve hayır bunu çelişkili biri olduğumu anla diye yazmadım, o senin yargın okuyucu ve bu çok ayıp.)

*
Tembel bir insan olduğum gerçeğini "ona atalet denir Mimi" şeklinde psikolojik bir terim olarak kullanan, çok sevdiğim (ve beni de çok sevdiklerini düşündüğüm) insanlar var etrafımda. Bana mı yoksa kendilerine mi yalan söylüyorlar anlamıyorum ama durum üzerine konuşurken ben hala "tembel" kelimesini kullanıyorum.

*

Bu sabah saat tam olarak 8:34 iken önce kettle aletine (ki kimse su ısıtıcı demiyordur eminim ketıl diyordur) günaydın deyip, "hadi bana kahve için su ısıt" düğmesine bastıktan sonra, kızartmak "zorunda" olduğum 1 adet hamburger ekmeğinin karnını yarıp makinenin içine koydum ve yatağıma geri döndüm ki Boris Vian şiirlerine göz atmaya başlayabileyim. Şimdi normal bir insanın 5 dakika sonra kalkıp bu iki eylemi sonuca ulaştırması gerekirken ben tam olarak 8:56'da hatırladım 8:34'te gerçekleştirdiğim bu eylemleri ve "oooooof" ünlemi ile kalkıp ayak sürüye sürüye mutfağa gittim. (ki öncesinde Lucien Coutaud'ya yazılmış Adalar şiirinin son 4 dizesini de okudum, zaten olan olmuştur düşüncesiyle...)

Çoktan kendi kendini kapamış bir kettle ve kahverenginin çok güzel bir tonunda yakmış olduğu ekmekleri siyaha döndürme çabasında olan bir makine ile kısa bir süre bakıştık. Sonra makineden çıkan ekmekleri bembeyaz bir tabağa koyarak önce sanat yapma kafasına girmeye çalıştım ama çok sıcak ve sinirliydi ekmekler bende kettle ile olan muhabbetimize döndüm ve ekmek kızartma makinesinden çok daha akıllı olduğu için kedisine övgü dolu sözler sarf ettim. Bunun üzerine bana çikolatalı kahve için su ısıtmaya başladı tekrar. Zaten kettlela aramızdaki dostluğun boyutu başka hiçbir mutfak aletiyle olmadığı kadar güçlüydü.


Kahveyi yaptıktan sonra 3 gündür izlemeye devam ettiğim davanın başlamasına az kaldığını fark edip "giyin - anahtarlarını al - para al - aradaki diğer küçük eylemeleri yap- dışarı çık - fırına yürü -  ekmek al - eve gel - montunu çıkar - yine aradaki diğer küçük eylemeleri yap - mutfağa git - ekmeği kes - taze ekmek olduğu için üzerine sürecek bir şeyler bul - peynir mi nutella mı ikilemine düş - bu arada çoktan dava başlamış ve kahven soğumuş olsun" silsilesini de düşünerek, kararmasına az kalmış koyu kahverengi ekmekleri yemeye karar verip tüm bu eylem zincirinden kendimi azat ettim.


Saat 9:10'da canlı yayın karşısına geçmiştim. Ve bana tembel demeyerek kibarlık yapanlar gerçekten çok yanılıyordu.


*
Gecen gece "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitap nedir Mimiciğim?" diye soran sevgili arkadaşım Timmy'ye "Bay Kokuşuk" diye cevap verdim ve o da bana "son zamanlarda okuduğun 25 yaş ve üzerine hitap eden en iyi kitap nedir Mimiciğim?" sorsuyla geri döndü. Arkadaşlarımın gayet terbiyesiz insanlar olduklarını bir kenara bırakacak olursak, gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi kitap 8-11 yaş arası çocuklar için yazılmış olan Bay Kokuşuk. Bence sırf çocuk kitabı diyerek elediğimiz ve gözden kaçırdığımız çok güzel hikayeler ve çıkarımlar var. Mesela;


*anlat çocuğum

"İngiltere'de bir fincan çay, her türlü derde hemen iyi gelir. 
Bisikletten mi düştün? Al sana çay.
Evine meteor mu çarptı? Al bakalım, bir fincan çay, bir de kurabiye.
Ailen zaman tünelinden geçip gelmiş bir T-Rex tarafından mı yendi? Al bakalım, bir fincan çay, bir dilim pasta.
Şu noktada daha lezzetli yiyeceklere de başvurulabilir tabii; mesela yumurtalı ekmek veya sosisli poğaçaya."


*
Yalova'da yaşamaya devam ediyor olduğum malumunuz. Yalova'da yapacak pek bir şeyin olmadığı da (benim için) bir gerçek. Her çarşamba akşamı buluşup aklınıza gelebilecek her şey hakkında konuştuğumuz (tabi ki homojen olmayan diferansiyel denklemler hakkında falan konuşmuyoruz, kim bunun hakkında muhabbet etmek ister ki?) bir "Çarşamba Akşamı Buluşmaları" gurubumuz var. Farklı bir yapıya sahip bir grup olduğumuzu düşünüyorum. Ayda bir, bir kitap üzerine konuşuyor kalan haftalarda da konuşmak istediğimiz konu başlıklarından birini oylama ile seçip tartışıyoruz, konuşuyoruz, bazen fikirleri kafa kafaya tokuşturuyoruz. 

Dün akşam şiir konuştuk ve ben W.H.Auden'in Cenaze Blues'unu (ki buradaki blues kelimesinin hüzün anlamında kullanıldığını düşünmeme rağmen blues olarak kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.) paylaşmaya karar vermiştim. Ne güzel şiirdir o okuyucu bilir misin? Ben kendi çevirimi yazıyorum buraya (çünkü çok ukalayım ve yapılmış çevirilerin hiç birini beğenmedim) ve çay arası bitmek üzere olan davayı izlemeye geri dönüyorum.

*
İyi ki avukat falan olmamışım.



Kendine arada sırada küçük iyilikler yap okuyucu, görüşelim.


26 Haziran 2011

26.06.2011

17.slimi söndürüp bloga damladım ki "yaz" diyerek kısa ve öz bir şeklide bana blog açma amacımı hatırlatan isimsiz yorumcuya teşekkür edeyim.

Sağol okuyucu, yazıyorum ama pek yavan olacak çünkü düşünmek önceliklerimden biri değil bugün. Yine de çalakalem bir Mimi Nerede Ne Yapıyor zırvası yazma isteğindeyim.

İlk olarak dün gece MFÖ izleyeceğim diye sıçan gibi ıslandım. O kadar votka portkalın üstüne duş almaya üşeniyordum ama attım kendimi suyun altına ayılıp kendime geldim böylece. Saat 1 olmadan kuzenlerim gidip yattı ki sabah 6'da tatile gitmek için yola çıkabilsinler. Hafta boyu "bu sıcakta Antalya hiç çekilmez yahu" önermemin dışında, "sende gel Mimiciğim bir fark ödemeyeceğiz zaten." şeklindeki istekleri reddetmemin başlıca nedeni normal maaşı olan bir iş arıyor olmamdı. Antalya harbiden sıcaktır şimdi ama... Bir de arabayla kaç saat sürer oooo sıkılırdım ben yolda:/

Sigaraya abanmam belki de bu sıkıntılı dönemle alakalıdır. Gerçi benim sigara içmem de alkol kullanımımla eş değer. Uzun süre içmeyip şişe(ler) dibe varana kadar devam ederim ve sonra 3-4 ay o şekilde bir tüketime gitmem. Arka arkaya sigara yakmayalı da olmuştu baya, özledi belki bünye, bugün sigara günüm.

Evden çıkıp yiyecek bir şeyler almam ve mail kutumda bekleyen bir kaç "cep harçlığı" işini yapmam lazım. Evden çıkarken çöpü de atmam lazım ayrıca, rutine bağlanmış bir yaşamın ilk belirtisidir evden çıkarken çöpü de yanına almak. Yine de şikayetçi falan değilim. Salı sabahı bir adet görüşmem var ondan sonra artık duruma göre yaz boyu ya İstanbul'da kalırım ya da başımı alır Yalova'ya giderim. Bisiklete biner, spor yapar, havuza girer, geceleri de yürüyüşe çıkar ve eve dönüp kutu oyunu oynarım. Yaz için iyi bir aktivite listesi bence. Bakalım...

Sevgili Phaedrus Temmuz'da İstanbul'a teşrif edecek, Patrick Wolf konserine gidip gezeriz tozarız yeriz içeriz diyoruz. Ki evde oturup dünyayı kurtaracak muhabbetlerle zaman harcarız belki de hiç belli olmaz. Sonuçta önemli olan Phaedrus'un geliyor olması gerisi boş.

Böyle işte kısa bir özet hayatımdan. Size ne belki ama anlatmak iyi geliyor biraz da.
Ara sıra şuraya bakın elime ne geçerse savuruyorum sık sık, blog üzerindeki ölü toprağını atana kadar oradan paslaşırız belki.

İyi kalın, hayatta "kötüyüm ben kötüyüm" triplerine girmeye yetecek kadar zamanımız yok.

19 Temmuz 2010

Bitterly

Son 3 yılım kadar sıkıldığım bir başka evre daha olmamıştı sanırım. Bunun nedenini saygı değer Charles Bukowski "Sadece sıkıcı insanlar sıkılır..." şeklinde açıklamış olsa da kısaca kendisine bir siktir yolluyorum buradan. 21.yüzyıl iğrenç yıllara sahne oluyor haberin yok.

En basit örnek; artık "sigara sağlığa zararlı" diyen gençler var etrafta. Sigara zararlı tabi ki ama sende gençsin yahu, gençsin işte piç herif diye bağırmak istiyorum suratlarına. Hatta son günlerdeki favori hareketim olan kişiyi omuzlarından tutup sarsma eylemini gerçekleştirebilirim bu bağırma sırasında. Sigara sağlığa zararlı, kola çok pis, alkol kilo aldırıyor, akşamları hafif yemek ömrü uzatıyor...

En büyük hayali "zengin olmuş herhangi biri olmak" olan gençler var farkında mısınız. Hiç biri hayal kurmayı bilmiyor ve çizgi film izlemiyor. Anasını satayım insan nasıl çizgi film izlemez lan! Harbi soruyorum nasıl bir insan çizgi filmin sadece çocuklar için olduğunu düşünebilecek kadar moronlaşabilir? Anime seviyormuş. Daha çizim sanatının sinemalaşmış öz halinden haberin yok gidip anime izliyorsun.

Sinirlendim evet, çok gereksiz.

Bernard Black'i tanırmısınız? Tanımıyorsanız aziz gugıla danışın ve tanışın kendisiyle. Black Books dvdleri satışta bilmem kaç milyonluk parfümünüzü daha az kullanın bu ay ve gidip amazondan sipariş edin korsanlık yapmadan. Sonra açın birinci sezonun ilk bölümünü izlemeye koyulun, 8 dakika 47 saniye sonra Bernard'ın isyanına tanık olacaksınız, isyan ve ardından gelen şaşkınlık. Mantıksızlığın mantıksal bir düzene oturtulma çabasının kişi üzerindeki etkisidir bu isyan ve şaşkınlık durumu. İşte yukarıdaki paragrafın bende uyandırdığı hislerin tercümanıdır o 40 saniyelik sahne.

Ben şimdi "gençsin yahu" diye bağırdığım insanlar kadarken kafamı kaldırıp dünyadaki yerimi bulmaya çalışırdım. Her şey olağanüstü büyük, gizemli, eğlenceli ve en önemlisi anlamlı gelirdi. Hayatımın, içinde olduğum ailemin, aldığım eğitimin, yapmak zorunda ve yaşamak zorunda olduğum herşeyin benim henüz anlayamadığım bir amaca ulaşmak için gerçekleşen şeyler olduğunu düşünürdüm. 15 yaşındayken kendi inanç sistemimi yaratmıştım farkında olmadan. Ama kabul ettikleri düzen yenik düştüm tahmin edilebileceği gibi, o apayrı bir mesele. Erkek olsam rahat rahat hiç de skimde değil derdim işte bu cümleden sonra. En doğrusu bu olurdu.

Cümlelere bak. İnsan kendinden sıkılmaya başladığı an dünyanın onu çiğneyip tükürmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşmelidir okuyucu. Evet.

İzleyecek filmim kalmadı, kitaplarımı dersini günü günü çalışan akıllı çocuklar misali okuyup bitirdim ve en önemlisi müzik artık günü kurtaramıyor diye düşünüp Yann Tiersen'i anlatmaya gelmiştim blog semalarına ama iştahım kaçtı. Başka zaman.

çukurnotlar:

Bernard Black deyince aklıma gelenlerden biri de şu, yazmasam olmaz.

Black Books sezon 2 bölüm 1:

Bernard'ın yüzünden bir müşteriden yumruk yemiş olan Manny gözündeki morluğu saklamak için taktığı gereğinden büyük güneş gözlüğüyle restoranda oturmuş öğlen yemeğini yerken, Fran piyano dersi sırasında etrafta olmasını istemediği Bernard'ı kitapçıdan kovmuştur. Bernard restorana girer, ayaklarını sürüye sürüye Manny'nin yanına gider ve omuzuna dürtmekle vurmak arasında bir hareketle dokunarak sorar.

Bernard: Nerelerdeydin? Fran şu salak dersi yüzünden beni dükkandan attı.
Manny: Kapa çeneni seninle konuşmuyorum.
B: Ne? Müşterinin teki biraz hayal kırıklığına uğradı diye mi?
(Manny gözlüğünü alnına kaldırır ve moraran gözünü gösterir.)
B: Büyük bir hayal kırıklığıymış. (umursamaz bir şekilde burun kıvırarak) bir şekilde telafi ederim.
M: Kullanılmaktan bıktım, yalanlarından bıktım. Nasıl telafi edecekmişsin?
B: Sana bir jeep alırım.
M: Hayır, haftasonu izni istiyorum. (yumruğunu masaya vurur) Ciddiyim, artık bir hayat istiyorum.
(Bernard da yumruğunu masaya vurur)
B: Hayat bu! Acı çekiyor, köleleşiyor ve yok oluyoruz, bu kadar.
M: İhtiyaçlarımız var. Fran piyanosunu aldı, ben kendime ait biraz zaman istiyorum, sen bir kızla çıkmak istiyorsun. (değil mi? şeklinde bakar.)
B: Güldürme beni ... bu acınası. Fran başarısız olacak, sen hayatın boyunca çalışacaksın ve ben bir bar tuvaletinin zemininde tepetaklak olup yanlız öleceğim.

...

öncelikle apple'a teşekkürü bir borç bilirim. izlemekten asla sıkılmayacak olduğum her şey ipod denilen yaratık-makina sayesinde hep elimin altında.

her seferinde şunu yazacağım bunu ekleyeceğim diye zırvaladığımın farkındayım ama yazacağım harbi, okula dönmeden önce birikmiş çoğu şeyi toparlayacağım burada.

bir de bloggerda "mimiwonka" nickini kullanıp yorum bırakan bir kişi daha varmış, sözlükten biri "sen o musun?" diye sordu. yok efendim ben o mimi değilim, belki de o benim nicki kullanıp sallıyordur bloglarda falan araştırmadım ve hiç de umurumda değil, isteyen istediğini yapsın. benim takip ettiğim insanlar dışında yorum yaptığım sayfa yok gibi zaten. (gibisi fazla)

yazının başlığını en son yazan biri olarak belirtmeliyim ki, başlığın bitterly olmasının hiç bir manası yok. diyaloğu yazarken Dylan Moran'ın "bitterly" demesi zihnime kazınıp kaldı sadece. fena bir adam kendisi zaten. manyak, komik ve harika oyuncu.

13 Ağustos 2009



Ben, topluma yarar sağlayacak işler yaparken, zamanında... Patronum diyebileceğim bir insancık vardı bir tane, her saat başı "olmadı, olmadı baştan alıyoruz, böyle giderse bu iş bitmez arkadaşlar,lütfen biraz daha özen gösterelim hep birlikte başaracağız bunu..." gibisinden olumlu tavır barındıran olumsuz cümleler kurup çalışanlarını motive etmeye çalışırdı.

Bende bir kaç bir şeyin içine ettiğim dönemlerde aynı tavrı takınsam belki her şey farklı olabilirdi(?)

"Kestik, baştan alıyoruz! Bu sefer kurbağa yutmuş gibi sesler çıkarma lütfen."
"Laaan, orda öyle mi yazıyor? (...) Yazabilir! Ama vermek istediği duygu o değil, mahalle bakkalından 2 ekmek 1 sigara istemiyorsun!"
"Bu sahneyi adam gibi çıkarmadan gitmiyoruz bir yere, akşam yemeğini de unutun tamam mı!"
"Hayır olmadı, baştan alıyoruz! Orospusun sen biraz daha hüzünlü ama edepsiz görünmelisin, tarlabaşına mı götürmemiz lazım illa""
"Kestik! Arkadaşım kendin gel Hamlet provası değil bu."
"Kestik, kestik!"

Sonuç olarak o iş benlik değildi sanırım ya da gerçekten ekip de iş yoktu. (ki bu daha olası tabi ki) Arada sırada karşılaşıyorum bağırıp çağırdığım tiplerle, sıkı fıkı dostlar olmasak da "aaa naber cağnıım, nasılsın Mimiciğim, neden yoksun ortalarda, bak geçenlerde ne oldu...." gibisinden muhabbetlere giriyoruz. Alkol varsa ortamda sorun olmuyor.

Patronum diyebileceğim insanımsı ile benimle aynı dönem vakit geçirmiş olup da hala görüşen bir Allah'ın kuluna da rastlamadım, gariptir.


Bugün İstanbul'da gezdim tozdum az işim vardı onu hallettim, yedim içtim vs falan. Bunlar neyse de İstanbul gibi bir yerde, iğne atsan yere düşmeyecek farklı mekanlarda aynı kişiyi 3 kere gördüm. Gariptir hani bir kere çarpışırsınız biriyle pardon der geçer gidersiniz ikinizde, ama aynı gün aynı kişiye farklı mekanlarda rastlamak... O değil, karşımdakinde de bende olduğu gibi "acaba sapık mı takip mi ediyor beni" diye bir düşünce belirdi eminim.

Mavi tişörtlü, sarışın(adının Tuğberk, Arda vb. olduğunu tahmin ettiğim insan evladı)küpeli çocuk; gün içerisindeki ilk çarpışmamızdan sonra 3 kere daha karşılaşmış olmamızın tek bir açıklaması var ki o da aynı yol üzerinden malum caddeye ulaşmayı seçmiş olmamız veya yanımızdakilerin bizi bu yönde ikna etmesidir. Yine de çok şaşırmayalım yani diyorum, belki bakarsın yine karşılaşırız ki o zaman ben senin gibi bön bön bakmayıp yanına gelirim, emin ol!

İstanbul Üni. iletişim fakültesinden çıktık abi, yürüyoruz yemek yiycez açız falan. Okulda işimiz de bitmedi hani geri dönmemiz lazım, yakınlarda bir yer bulalım da zıkkımlanalım fikrindeyiz.

- Lan burda kuru fasulyeci yazıyor, başka bişi yok mu?
- Saftorik, kurufasulyeci yazıyor olabilir bir tek fasulye satılmıyordur orda.
- Ya olm tamam da ben kurufasulyeci yazan bir yerde yemek yemem ki?
- Yuh! Öküz... Ananın karnından frakla mı çıktın.
- Ya burger yok mu ki burda.
- Senin var ya ağzını burnunu kırarım, genetiği değiştirilmiş et yersin mis gibi kuru fasulye yemezsin. Çarpılırsın lan!

Kuru fasulyeci bilmem ne ustalardan birine girip yedik yemeğimizi. Fasulye yemedik tabi. Arkamızda oturan Espanyol fıstıklarına laf atalım mı diye düşündüm ama yanlarındaki hayvan heriflerden çekindim. Sonra yan masaya İngiliz bir çift geldi yarım saat ne yiyeceklerine karar veremediler, "Laaaan!" dedim "Kuru fasulye yeyin işte mis gibin!" deyip dikkatleri üzerime çektim, sonra hesabı istedik. Belki tabağımızda kalanları atar bunlar, belli olmaz diye artıklarımızı sokaktaki kedilere yedirdik.

Tramvaya bindik, Kabataş'a geçelim oradan da ver elini Taksim planları var kafamızda. Sıkış tıkış vagoncukda salla sallana giderkene bir hanım kızımız "biraz çekilir misiniz!" dedi sinirlice. Arkasında duran sapık etiketi yemiş çocukcağız da önce dondu kaldı, sonra kaçabildiği kadar kaçtı o sıkışıklıkta gerilere, artık küçülüp aşağılara doğru yitip gitmiş de olabilir, bilemiyorum. Küfür edesim geldi,tuttum kendimi. En fazla 15-16 olduğunu tahmin ettiğim bebeklik kilolarını hala verememiş tombik çıtır kızımız önce saçlarını düzeltti sonra 30 küsür yaşına gelsem belki bir ihtimal giyerim diyebileceğim desenlerdeki fırfırlı eteğini, üzerinde sanki bir şey varmış gibi elinin tersiyle temizledi, Sirkeci'de indi. Bir kere daha küfür edesim geldi ama yine tuttum kendimi.


*Fotoğraf: Burak Cingi - Stop A Stranger

01 Ağustos 2009

Başka bir dil konuşabilmenin en güzel yanı...


...gıcık olduğunuz insanlara deli gibi küfürler savurabilmek. En iyi yanı da ingilizce fransızca veya ispanyolca küfür edersem sanki günah işlememiş, ayıp etmemiş gibi hissediyorum. (fuck off,va te faire foutre, vete a la mierda, hatta ve hatta casse-toi you fucking useless imbécil)

Beni kıran, üzen insanlar utansındır! Yoksa şu gördüğünüz melek gibiyim.

ÇukurNot: Çocuğum olsa bu bebeğe benzermiş, 5 kişi bu yönde oy kullandı, deneyip görmek için Patrick Petitjean ile randevulaştık, bakalım...

28 Temmuz 2009

.

Çok kahve tüketmişim sanırım, geçen gün vurgun yedim.* Kahvesiz geçen 2 saat içinde nasıl oldu da sol frontal lobum burun deliğimden dışarı akıp etrafımdakileri dehşete düşürmedi anlamadım. Hiç inanmazdım şu" kahve içmeden kendime gelemiyorum, başım ağrıyor çok kötüyüm" diyen tiplere. Ama gerçekmiş özür diliyorum kendilerinden, bir daha bilmeden konuşmayacağım. Saygılar tüm kahve tiryakilerine.

- Kaçıncı fincan o Mimiciğim?
- Hmm 11 sanırım.
- E aferin.
- Sağol.

(fincanlar minik ama, coffe and cigarettes style!)

____________________________________________________________________________

Ehliyetimi almam için yatırmam gereken paranın toplamı 275liracıkmış.

Yazılı sınavı 80 ve üzerinden geçtim. (istikrarlı bir insansın Merve diyebilirsiniz.) Geçtiğimiz haftasonu da direksiyon sınavına girdim. Şanslı biri olduğumu söylerim hep ki doğrudur. MEB'in yolladığı komisyon üyesi ortaokuldaki müdürümdü. Anadolu lisesindeki son ortaokul dönemi öğrencileri olduğumuz için de tanınıyorduk tüm okulda veletler olarak. Gerçi beni soyadımdan tanıyıp "ablan ne yaptı, sen nerde okuyorsun şimdi, baban nasıl..." gibi sorular sordu ve sınav parkurunu muhabbet ederek geçtik. Dümdüz kullandım sanki sınav değil de ısınma turu atar gibi. 6 dakikacık kullandım arabayı ve geçtim sınavdan.

- Abla bana birşey yaptırmadı bunlar.
- Nasıl yani?
- Ne geri geri gittim, ne işaretleri sordular, ne kavşakta ne yapılır vs vs. Bir tek rampada durup kalktım.
- Daha ne istiyorsun geçmişsin işte.
- Ya tamam da belki ben manyağım, insanlara çarpmayı falan seviyorum araba kullanırken, ne bileyim belki bagaj kapısı nerden açılıyor onu bile bilmiyorum. İnsan birşeyler sorar yahu.
- Öff Merve manyak mısın?
- Bende onu diyorum ya olm, manyakmışım mesela, ne kadar kolay ehliyet veriyorlar öyle.

Aslında vermiyorlar. 40 lira Trafik Şube'ye, 20 lira Şöfeerler Cemiyeti'ne, 215 lira da Devlet'e vergi olarak ödemediğin sürece alamıyorsun ehliyetini. Ayrıca 40 lira yazılı sınav, 40 lira direksiyon sınavı ve 30 lira da sağlık raporu için veriyorsun. Birde kurs ücreti var.

- Sen şimdi ehliyetim oldu diye seviniyorsun yani öyle mi Mimi?
- Ne biliyim lan! Araba alcam daha onun da vergisi falan varmış.
- Bence manyaksın.
- Ehliyeti kiralayıp parasını mı çıkarsak.
- Bi sahtecilikten içeri girmediğin eksikti.
- Para bascaz demedik lan. Ehliyeti kiralıycaz.
- Heee senin para basma makinesine ne oldu?
- Daha yapamadım ama çalışmalarım sürüyor.

____________________________________________________________________________

Hava o kadar sıcak ki yapılacak en mantıklı şey denize girip evrimleşmeyi falan ummak sanırım.

- Evrim ileri doğru olan birşey, geriye doğru olan değil.
- La havle... Lan bi sus, yazdıklarımı okuma git kahve koy bana.
- Yaz yaz, o diyaloglar olmasa seni okuyacak adam bulabileceksin sanki. Sayfanın hitlerini bana borçlusun.
- Kahve getir Rudolph!

Yakında Bandırma'ya gitmeyi planlıyorum. İlk gidişim olacak bu. Bakalım. Oralarda bir yerde yüzülüyordur kesin, aldığım duyumlar o yönde. Hiç olmadı 5-10 günlüğüne Güney'e inmek gerekecek. Salaş pansiyonlar ucuz şaraplar... Hem yabancılık çekmiyor insan.

Bu sıcakta bilgisyar başında bu kadar oturuluyor sanırım. Bir kaç blog sayfası okuyup kaçıyorum. Uzun süre sesim çıkmazsa anlayın ki evrimleştim.

Gitmeden bugün baktığım eski bir kaç fotoğrafı ve fotoğraflara bakarken dinlediğim parçayı da ekleyeyim. Herşey siz okuyucularım için. Öperim.


Mark Seliger - Johnny Depp photoshoot 2003

* (kahveden vurgun yemek diye bir şey yok tabi ki de, yazar burda derinlik etkisi kazandıracak bir kelime aramış ama o derece donanımlı biri olmadığı için sadece benzerlikten yararlanıp okuyucuya bu kelimeyi kakalamış)

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...