Olmaz dostum!...

by Temmuz 01, 2011 2 yorum
İstanbul gibi bir şehirde rakamla "1000" yazıyla "BİN" lirayla geçinmemi isteyemezsin benden. Kuzenlerimin evine kızılay muamelesi yapıyor olmam zaten yeteri kadar yaralıyorken beni, yüzüme sırıtıp "evet aradığımız özelliklere sahipsiniz sayın Mimi başlangıç olarak siz verebileceğimiz ücret de şudur" diyemezsin. Saçma sapan bir maymun filminin içindeki kaybeden rolünü bu kadar kolay biçemezsin bana.


Peki, bahsi geçen meblağ hiç de azımsanacak değil bu ülkede, farkındayım bunun ve yeni mezun bile sayılmıyor olmam bana karşı ihtiyatlı yaklaşmanızı haklı çıkarıyor olabilir. Günde 20 liraya çalışan insanların olduğunun da, hayatlarında bir kere olsun eğlenceye ayıracak paraları olmayan kişilerin yaşamlarının ziyan olup gittiğinin de farkındayım. Üniversiteden sonra hemen kendi işimi yapamayacak olduğumun da farkındaydım, yani bir gazeteden birileri kapıma gelip de "size şu köşeyi ayırdık sayın Mimi, istediğiniz konu hakkında istediğiniz gibi yazabilirsiniz" demeyecekti. O kadar da soundtrack yaşamıyorum hayatımı...

Tamam, desem ki hadi kabul ettim girdim işe çalışıyorum, kuzenlerime yük olmaya da devam ediyorum ne kadar sürecek dişe dokunur bir zam almam? Kendi evimi tutmama ve faturalarımı ödememe yetecek kadar bir zam ne zaman yapılacak? 6 ay? 1 yıl?

Ayrılmak istemediğim İstanbul'da tek başıma hayatta kalabilmem için yetemiyor işte, sen de farkındasın bunun sevgili iş veren ama sanıyorsun ki her koşula evet diyecek kadar bıkmış ve yenilmiş biri bu karşındaki, sanıyorsun ki içinden "lanet olsun ama evet" diyecek ve sen daha az para vererek esnek saatlerde çalıştırabileceğin ve hayatını rutinine bağlayıp vizyonunu daraltabileceğin bir çalışana sahip olabileceksin. Her dediğine peki deyip maaşına zam bekleyecek her sene, göze batmamaya çalışarak.

Ben o insan değilim, üzgünüm ama olmamak için de direnmeye niyetliyim. Ne kadar dayanırsam.

Aile çok önemli bu dönemde işim yok ama en azından onlara sahibim. Annem, babam ve kardeşlerim dışında çok güzel halalarım ve kuzenlerim var hayatımda. Ayrıca bir de anneannem var "gel neni benim evim boş yaz boyunca yaz çiz istediğin gibi" diyecek kadar tanıyor beni, biliyor ne iste
diğimi... Ama büyüdüm artık ve gerçek paralar kazanmalıyım. Bu iş istediğim gibi yazmakla olmayacakmış, onu anladım artık.

Her ne kadar eskisi kadar soundtrack yaşamıyorum desem de kandıramam sizi okuyucu aramızdaki ilişkiyi boş yere zedeleyemem bu tür yalanlarla.

En sevdiğim aile filminin en güzel parçası aşağıdaki zımbırtıdaki. Son sahne özellikle çok güzeldir Little Miss Sunshine'da hep birlikte sarı VW minibüse giderler ve Richard bagajdaki çarşafı toplayıp kenara çeker önce, sonra bavullarını yerleştirirken Olive'e ne kadar muhteşem olduğunu ve büyükbabasının onunla ne kadar gurur duyacağını söylerler. Bagajı kapatırlar ve herkes minibüsü itmek için pozisyonunu alır, size ailenin ne demek olduğunu gösterirler o minibüsü iterek. Ne olursa olsun onlar bir ailedir. Birlikte oldukları sürece asla yolda kalmaz veya birini yolda bırakmazlar. Sonra DeVotchKa başlar ve ben neden Nick Urata'yı bu kadar çok sevdiğimi bir kere daha anlarım...




ÇukurNot: Doğum günün kutlu olsun Bro. Dilerim her zaman istisna insanlardan biri olmaya devam edersin.

mimi wonka

Developer

Cras justo odio, dapibus ac facilisis in, egestas eget quam. Curabitur blandit tempus porttitor. Vivamus sagittis lacus vel augue laoreet rutrum faucibus dolor auctor.

2 yorum:

(Süper)Cem dedi ki...

Little miss sunshine'da beni en çok güldüren şey, o kornanın o iğrenç sesiyle takılı kalmasıydı :) Her ötüşünde, bir kopuş yaşıyorduk..

İlk giriş için bin lira güzel rakam sayılabilir ehehe. Tamam, kızma, sövme, ok! Maalesef durum böyle Mimican. İnsanı her gün farklı bir psikolojiye itiyor bu mevzular. Bir gün kaybetmiş, kabullenmiş oluyorsun bir başka gün mücadeleci, inatçı. Neticede kazanan tarafta mı yoksa kaybeden tarafta mı olduğunun sonucu önceden belli olan bir müzakeredesin..

Umarım tez zamanda seni dilediğince rahat ettirebilecek bir işe başlayabilirsin!

sevgiler..

Adsız dedi ki...

bi şey dicem, minibusu iten insanlari izlemek zevkli de minibus itmek igrenç... dedin ya evini sana acan anneanne kuzenler falan, bu minibus itme işi bu duruma uymuyor... ben yorulurum minibus iterken, ayaklarım ağrır, oturmak isterim, terlerim susarım... ben direksiyonda oturayım siz itin ben çalışınca sizi de arabaya alırım isterseniz... işte belki de bu yüzden o filmi de hiç sevemedim... yanlış anlama olmasın seni yargılamıyorum, ben de aynı durumdayım, ve ben kendi gerçeğimi böyle algılıyorum... gece dışarı çıkıp bir şeyler içmek dünyanın en büyük lükslerinden biri, oysa biz yatları katları porscheleri lüks sanırdık ne oldu... bi şey yapmalı ama ne bilmiyorum işte... aileden o desteği göremeyince, onlardan nefret etmeye de başladım, çok acıklı çok acımasız geliyor düşününce öyle değil mi? az şey istediğimi sanırdım, yanılmışım... bir sürü konuda yanılmışım,