11 Nisan 2011

İyi ki...

25 oldum bu gece...1986'dan bu yana amniyon yerine oksijen ile doluyor ciğerlerim. Bazen de sigara dumanıyla...

Hayatımdaki yeni insanların eskilerini unutturmaya başladığını fark ettim önce, sonra telefona sarılıp Selvi'yi aramak geldi içimden ama daha bu sabah konuştuk deyip vazgeçtim. Çok güzel bir adam çok minik bir pastayla gelip bir tek mum yaktı benim için doğum günümden 1 gün önce. Bir dilek tuttum ve çok gerçekçi biri olduğum için 2 saniye sonra gerçekleşti dileğim. Yarın için planın ne sorusuna en sevdiğim alıntılardan biriyle cevap verip o güzel an'ı ölümsüzleştirdim yine...

- Hiçbir zaman plan yapmamalısın Larry, planlar geleceği belli olan hayal kırıklıklarıdır...

- O zaman yarın sınavın var ve sonrasında festival filmlerinden birine mi gideceksin?

- Evet.

Duygusal anlamda bağdaştığım her türlü şeyi iplemeyen bir mantık insanının yanında hiç sıkılmadan kalabiliyorum işte. Olay buymuş sanırım.

Akşam çikolatalı pasta yiyip hediye paketi açtım, her şey en basit şekliyle çok güzeldi. Telefon çaldı gün boyu, az sonra feysbuka geçip herkese teşekkür ederim diyeceğim ve sonra gidip Morrissey çalacağım geçen seneye ithafen.

12 Şubat 2011

Hayran olduğu sanatçıya en uzun süre sarılan insan...

Rekorlarıma bir yenisini daha eklemiş olmaktan dolayı gururlu ve de mutluyum.

Tarih: 11 Şubat 2011
Mekan: Salon İKSV Kulisi, İstanbul/Şişhane
Saat 23:40 küsür veya daha ileri...
Olay: Ólafur Arnalds'ın 2011'deki ilk turnesinin son konseri.
Amaç: Konseri sonrası imza alıp fotoğraf çektirirken utangaç İzlandalıyı konuşturabilmek.
Sonuç: Kulisde 1 avuç insanla oturup lay lay lom yapması gerekirken bile sessizliğini sürdüren bir adamı 2 dakika içerisinde kahkahaya boğmak. (önümüzden geçip işleri bozan kıza ayrıca çabası için teşekkür ederim :D)

Güldürmek eyleminin kahkahaya döndüğü anlarda ben uçuşuyordum kelebekler kuşlar falan şeklinde.
...


04 Şubat 2011

04.02.2011

Kuzenimin minik kızı Nida yaşı sorulduğunda 2 ila 3 parmağını göstermek arasında gidip gelen bir güzellik. Ablasının çalışma defterinin üzerindeki Tinkerbell resmini gösterip "bu ne?" şeklinde bir soru yöneltti bana oyun oynarken...

Nida: Bu ne?
Mimi: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Tinkerbell.
N: Ne?
M: Bu Tinkerbell de asıl sen Peter Pan kim onu biliyor musun?
N: Peker Pekmez!
M: !!!???

Gülerek yerlere kapaklanmam bir yana sonradan nasıl bozuldum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Peker Pekmez dedi çocuk yaa!



04 Ocak 2011

4.1.2011 Salı 20:36


Güzel harcanmış günlerden biri.

Laf lafı açar derler ya o cins bir muhabbetti bugün yaşanan şey sanırım. Doğru düzgün tanımadığım ve hatta yakından tanımayı da düşünmediğim bir insanla uzun uzun "her şey" hakkında konuşmak ne zamandır hissetmediğim bir rahatlık duygusuyla doldurdu beni.

O kadar kişi arasından kalkıp gitmeyen birinin olması şaşılacak ve sevinilecek bir şey aslında. Yine de tek seferlik bir şeydi farkındayım.

İlk gençik dönemlerimden geçip yetişkinlik günlerime geldiğim şu zaman içinde öğrendiğim bir şey varsa o da insanlara olduğunuz gibi görünmenin deli saçması bir film önermesinden ileri geçemediğidir.

Ama bazen bir şey oluyor ve akademik seviyeni, aile ve arkadaş etiğini, kültürel portföyünü bir kenara bırakıp sosyal maskeni çıkarıp bir köşe koyuyorsun.

Çok can alıcı bir cümleye gelmişken sıra, herkes aynı fikirdeyken sen kalkıp "hayır size katılmıyorum çünkü..." diye başlıyorsun söze.

Sonra ortam yavaş yavaş boşalıyor. Sanki öğle yemeğinden sonra sıra sigaraya gelmiş de vakit daralmış, son nefesleri çekmenin telaşında herkes... Tek tek sigaralarını masaya bastırıp izmarite dönüştürüyorlar ve çekip gidiyorlar.

Çünkü sen ait olman gereken topluluğun fikrine ters düştün. Çünkü sen görünüşüne, eğitimine, ailene, yediğin yemek içtiğin içkiye, seçtiğin işe ters düşecek bir cümle sarf ettin.

Kişisel özgürlüklerin kazanılmasının toplumları özgürlüğe ulaştıracağını söyleyen insanların yanındayken onların "doğru olan budur" dediği şeye "hayır size katılmıyorum" diyerek cevap verdin. İroni tam da bu an kullanılacak çok güzel bir kelime işte.

Bakalım ne kadar daha dayanabileceğim.

İyi kalın.

Resim: En sevdiğim ressamlardan bir olan Leonid Afremov'un Rain in Miami adlı çalışması. Sizde duvarınıza asın ki eviniz nefes alsın!

02 Ocak 2011

2.1.2011 Pazar 03:47


Selam okuyucu, nasıl durumlar? Benim hiç uykum yok. O yüzden plansız programsız yazmaya geldim, bakalım.


Bu aralar (son 3 gündür) Matt Alber dinliyorum. Sesi çok etkiliyor beni. Sözcükleri sarf etme şekli... Aşağıdaki zımbırtıya play deyiniz, seversiniz bence.



İnsanlarla iletişim içinde olmak asla bana göre olmayacak sanırım. Ya da bir dakika doğru cümle şu; sadece istediğim kişilerle iletişimde olarak yaşamam imkansız...

Para kazanmak zorunda olmak sıkıcı olduğu kadar ruh köreltici bir eylemler bütününden oluşuyor, bu üzücü gerçeğin farkındayız hepimiz ama ne gelir elden paraya ihtiyacımız var ruhumuzu canlandıracak an'lara ve diğer her şeye sahip olabilmek için.

Ne kadar süre dayanabileceğiniz önemli. Ya değişeceksiniz ki çoğu insan buna "büyümek" diyor, ya da vazgeçeceksiniz. Başka yolu yok. Benim gibi orta yolu bulamayan biri için yok.

Yaşamanın masrafsız olduğu bir yer bilen varsa nolur bana haber versin olur mu?

*

Yılbaşında farklı bir şeyler yapalım demiştik bir kaç kişi.

Hava ne kadar soğuk olursa olsun saat 12'ye gelmeden havuzun başına gidelim ve orada girelim yeni yıla.

En sevdiğimiz parça çalarken dans edelim hoplayıp zıplayalım eğlenerek girelim.

Arabaya atlayıp yola koyulalım öylece, yolda olalım.

Çatıya çıkıp havai fişek ateşleyelim şampanya eşliğinde.

Ve vs vs vs....

Peki bunca fikir varken yapa yapa ne yaptık dersiniz?

Trivial Pursuit oynamaya daldık ve televizyon açık olmadığı için de geri sayımı kaçırdık.

Sanırım Teenage Summer Days çalıyordu. Ama ben Under Pressure söylüyordum yükse sesle. (son 1 haftadır durup dururken hep yaptığım gibi)

....'cause love's such an old fashioned word and love dares you to care for the people on the edge of the night and love dares you to change our way of caring about ourselves this is our last dance, "this is our last dance" this is ourselves....


Babasından sonra tahta geçen Ürdün kralı kimdir sorusuna "Muhittin" cevabı tam da o ara verilmişti işte, gülerken yıkılıyorduk sağa sola.

Şimdi o kadar komik gelmiyor tabi.

Yeni bir yılın ilk saniyelerini böyle tükettik işte. Ne fark eder ki...

*

Artık kapımızın önünde kahverengi kocaman bir adet Bandogge cins köpek var. Feci oyuncu. Bence çok da şeker bir hayvan. Kaslı köpekleri sevmek o kadar da eğlenceli olmuyormuş ama onu fark ettim. Yumuşak bir baş yerine sert, kaslı ve yakından bakınca korkutucu bir yüzle karşılaşıyor insan. Yine de evden çıkıp ana yola ulaşana kadar peşimde dolanması hoşuma gidiyor.

*
Dün sabah 6 da yatıp alkolünde etkisiyle öğlen 3'e kadar uyuyunca, normal olarak hala uykum gelmedi. O yüzden hediyelerimle vakit geçirmek üzere blog semalarını terk ediyorum.

Bu sene genelde işe yarayacak ve hoşuma gidecek şeyler hediye edildi bana ve bu bir ilk sayılır aslında, hepsi de gerçekten çok ama çok beğenerek kabul ettiğim şeylerdi. Ama içlerinden en çok sayın Alasse hanımın yolladıkları arasından bir olan minyatür VW hippie minibüsümü ve sonra da sevgili Christiano'nun yolladığı Queer as Folk box setini sevdiğimi söyleyebilirim.

Arkadaşlarımı seviyorum. Hoşuma gidecek şeyleri tam olarak bilen arkadaşlarımın olması mükemmel bir duygu, gerçekten.

*

İyi kalın. Hayatı sanki olduğundan daha kötüymüş gibi yaşamanın manası yok.

Fotoğraf: Facebook uygulamarından biriyle duvarıma yollanmıştı, çok şapşal ve mükemmel, manyaklık edip kendi parmaklarımıza da çizdik, ergenler gibi :)

19 Aralık 2010


Anneannem bugün 87 yaşında.

Evdeyken yaptığım tek aktivite, kucağımda bilgisayar, yanımda kahve makinesi, kitaplarım, kağıtlarım, kalemlerim, fotoğraflar ve arkadaşlardan gelen sevimli notlar eşliğinde dizi izlemek.

Ben yatağıma tünemiş kulaklıklarımı takmış dizimi izlerken, anneannem yatağımın karşısındaki kanepede oturup dizlerine battaniyesini örtüyor her zaman. Arada bana sorular soruyor.

- Şimdi sen kaç yaşına geldin neni? (neni anneannemin bize hitap şekli)
- 24 oldum anneanne.
- Ben 24 yaşındayken evlenmiştim dedenle, tam 24'ü doldurdum evlendik. Teyzen de 24 yaşındaydı evlendi, annen 23'tü ,24'e girmesine az kalmıştı.
- Şimdi buradaki sonuç benim bu senenin bitmesine şurada 15 günden az kalmışken, acilen evlenmem gerektiği mi?
- Okulunu bitir, iş bul, çalış, paranı kazan, sonra tabi evleneceksin. Daha geç olmadan.
- Hmm... Anneanne ablam 25 oldu biliyorsun değil mi? Okulu bitirdi, işi de var. Neden sadece benim evlenmeme takıldın sen peki? :D
- Ablan bulur beğenir birini evlenir ama sen çok değişiksin neni. Hatırlatmak gerekiyor böyle şeyleri sana.

*

Aşık olmayı hatırlatmak gerekiyor bana, birini sevmem gerektiğinin hatırlatılması gerekiyor, 24 yaşına geldiğimin hatırlatılması gerekiyor. Anneannem belki de çok farklı şeyler düşünerek söyledi şu " hatırlatmak gerekiyor böyle şeyleri sana" cümlesini. Ama sanki ben sarsıldım biraz.

İnsanın "daha iyi olan yarısını" bulması kolay değil. Özellikle ne istediğini bilen biriyseniz. Aşık olmak öyle; bir an da birini görüp arzulamakla veya birilerine umutsuzca ihtiyaç duyduğunuzda karşınıza çıkan ilk insana sarılmakla elde edilen bir şey değil.

En azından benim için.

Farkındayım herkes kendisinin daha değişik olduğunu, daha farklı bir şeyler aradığını söylüyor.

Aslında öyle değil.

Uzun süren ilişkileri olan tanıdığım insanların zaman zaman bana gelip dert yandıkları anlar oluyor. Her seferinde ilgimi çeken hatta beni hayrete düşüren bir cümle sarf ediyorlar.

"Onu hiç anlamıyorum."

"HİÇ"

O senin aşık olduğun insan ve sen onu hiç anlamıyorsun? Ama aşıksınız, tek ruh tek vücut...

Üzülüyorum...

Kaç kere aşık olabilirsiniz ki? Birine onu sevdiğinizi söylediğiniz zaman gerçekten samimi olduğunuz kaç an olabilir ki? Ve nasıl olur da onu "hiç" anlamazsınız?

Karşını(mı)za çıkan her insanı kategorize ediyorken, aşkı bulduğunu, deli gibi sevdiğini söyleyip peri masallarındaki gibi evlilik planları yapan insanların ne kadarı "gerçek" geliyor gönlünüze?

Ben her insanı olduğu gibi sevmeyi öğreneli çok oldu, zor oldu. O günden itibaren fark ettim ki aşkı aramama artık gerek kalmadı.

Bekliyorum, durup dururken "hadi kalk gidiyoruz..." diyen birini sorgulamayacağım o günü.

*

- Anneanne hesaplarıma göre dedemle 50 küsür yıl evli kalmışsınız?
- Ahhh neni, ahh.

*

Aşk'la kal okuyucu, hangi dilde olursa olsun!

08 Kasım 2010

Fotoğraf makinesini tamire yollamış olan ben, hizmet karşılığı vereceğim 150 TL tutarındaki nakit parayı Tüyap'ta bir güzel harcayarak kitaplara yatırmış bulunuyorum. Ayrıca sevgili halamın verdiği açık mavi banknotu da aynı yerde aynı şekilde harcadım. Bunun yanında kredi kartımla 8 ve 11 taksit halinde 2 ayrı alım daha gerçekleştirdim aynı yerde.

Sonra "Enaaaam indirime girmiş bu tişörtler, kotlar, montlar, çantalar, eşofmanlar, çoraplar, donlar vs...." diyerekten yine bir takım "olmazsa olmaz", "hayatta kalmak için çok çok lazım olan ihtiyaç malzemeleri", "yangında ilk kurtarılacaklar" başlığı altında listeleyebileceğimiz şeylerden almak zorunda kaldım.

Sonuç olarak bayramdan önce fotoğraf makinemi alamayacağım gibi, bayramda kimseye hediye falan da alamayacağım. Olsun ne yapalım. (üzgün smiley)

Bir zamanlar yine bu sayfadan seslenip, fotoğraf makinem için para istemiştim okuyucularımdan, hatta hesap numaramı da vermiştim ama hiç biriniz 1 lira bile yollamamıştınız, insafsızlar!

O yüzdendir ki maziden feyzalıp aynı hataya düşmeyeceğim. Bayramdan sonra çalışan insanlar ordusunun yeni neferi olacağım zaten. O zamana kadar vakti zamanında okuduğum osho mosho hinduizm budizm gibi saçmalıklardan aklımda kalan "açlığa dayanmak, paraya ihtiyaç duymamak" gibi felsefik zırvaları yaşamımda uygulayacağım. Planım bu yönde, zaten okuyarak karın doyar diye bir şey duydum ben zamanında ki bende okuyacak kitap çok, malumunuz.

Yine de tüm bunlar işe yaramazsa eğer bana; hazır çorba, deodorant, kalem ucu, sabun, ekmek türü şeyler yollarsınız. Hatta aranızda yemek blogu yazan arkadaşlar varsa eğer kendilerine denek olmaya gönüllü olduğumu bildiririm.

Ayrıca Avrupa yakasında oturup da "ah şimdi akşam yemeğinde Mimi yanımızda olsa ne güzel muhabbet eder, güler, eğlenirdik diye hayıflananlarınız olursa eğer hiç üzülmesinler.

Şaka bir yana. Okula giderken kendimi internetten ve otomatik olarak bilgisayardan uzak tutmak zorunda kalıyorum. Böyle olunca da ne film ne dizi ne de görsel olarak başka bir şeyle ilgilenmiyorum pek. Son 1 ayda okuduğum kitaplardan bazılarını çok sevdim ve kafamda yerli yerine oturdukları zaman gelip anlatacağım.

Ayrıca bu günlerde hayat güzel, garip ve şakacı...

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...