ve biraz müzik...

by Haziran 13, 2009 3 yorum

Müzik konusunda tüketici biriyim.

Bir kaç parçaya takılıp kalırım ve aylarca onları dinlerim. Beni bilen bir kaç iyi arkadaşım ve yarenim uyarıda bulunurlar bu kadar çabuk tüketme bu güzelim parçaları diye. Ama sabah kalktığında gözlüklerinden önce müzikçalarına uzanan biriyim.

Gün 24 saat ve bunun 18 saati kulağımda müzik ile yaşıyorum. Derslerde tek kulaklık kulağımda olur ya Mahler çalar ya Johannsson ya da Explosions In The Sky. Bir albümü 6-7 kere baştan sona dinleyebilen biriyim ki daha azı kurtarmamıştır hiç. Bu hastalık gibi birşey sanırım. Hani sigaraya alışmış birinin gün içinde maddeye duyduğu ihtiyaç ile eş değer benimkisi. Sabah Tiersen ile uyanıp Prodigy ile akşam etmek ve günü Louis Garrel ile bitirmek...

İnasanın gerçeklikten kopmasına neden oluyor tabi ki bu. Sürekli bir film içinde ya da parçada anlatılan hikayeye yamanmış bir karakter olarak yaşamak demek bu. Etrafında olanları istediğin gibi görmek ve algılamak. Yolda yürürken veya kendine bir bardak çay daha doldurmak için mutfağa giderken karşısına Andrew Bird çıkacakmış sanabiliyor insan. Minibüs beklerken arkasındaki bankaya bir göz atıp, kulağında Paul Oakenfold, "aslında banka soymak kolay ki lan" diye düşünebiliyor. Sonra kendine gülüyor falan :D

Dinlediğiniz parçaların etkisinde kalmak çok kolay hele bir de süper müzikler yapan sanatçılar varken. Hal böyle olunca sizde hayatınızın soundtrackleri eşiliğinde yaşamın içinde Audrey Hepburn edasıyla salınırsınız, benim gibi.

Bu da kısa günün kârı; Les Chansons D'Amour romantik komedi - dram müzikalinden (ki izleyin farklı ve sıcak bir hikayedir.)

Louis Garrel & Ludivine Sagnier - De bonnes raisons ve Inventaire

mimi wonka

Developer

Cras justo odio, dapibus ac facilisis in, egestas eget quam. Curabitur blandit tempus porttitor. Vivamus sagittis lacus vel augue laoreet rutrum faucibus dolor auctor.

3 yorum:

(Süper)Cem dedi ki...

mehehe diye böyle samimice sırıtarak okudum. güzel anlatmışsın vesselam. özendim sana. zira bende yıllarca böyle yaşayan bir adamken, yeni iş yerinde bir türlü istediği şeyleri dinleyemeyen, hatta absürd bir şekilde arabesk ve herhangi bir türe koyamayacağım ibrahim tatlıses dinleyen bir adam oldum. devamlı telefonlar, çömezlerin sorduğu sorular vesaire yüzünden kulaklık olayına da giremiyorum. hiç hoşnut değilim. akşam eve gidince 16bin parçayı shuffle yapıyorum! düşün artık ne azman bir durumda olabildiğimi mehehe

ancak tüketicilik konusunda bir yere kadar senin gibiyim. yeni bir albüm çıktığında yada 95 yılının aralarına derelerine sıkışan bir albümü yeni keşfettiğimde uzunca sarıyorum o albüme. senin kadar değil ama. sonra onu rafa kaldırıyorum, aradan aylar geçtikten sonra tekrar alıyorum elime. yine dinlediğimde "vay be!" diyorum, "ne güzel bir albümdü lan bu!"...

sonra işte müzik dinleyebilen insanlara özeniyorum.. yollarda dinleyebiliyorum sadece, sadece yollarda okuyabildiğim için o da yalan oluyor işte.. dış dünyadan yalıtım projesi olarak kullanılıyor müzik benim için.

ama bazende yolda, yürürken falan dinlediğimde, o müziği hissettiğimde senin düşüncelerin gibi, benimde gaza geliş / mutlu oluş anlarım çıkıyor ortaya. mutlu oluyorum kalabalıkların arasından yürürken, sırıtıyorum keyifle.. güzel birşey bu hisleri yaşayabilmek..

Dreamtime dedi ki...

Müzik hayatın bir parçası değil bence.Hayatın ta kendisi :)

La Santa Roja dedi ki...

Fon müziği olan insan iyidir.