insan mıyız, koyun mu?

 Pieter Brueghel - De Triomf van de Dood (Ölümün Zaferi)
17.yy'ın en önemli filozoflarından Thomas Hobbes insan yaşamının "yalnız, zavallı, kötü, acımasız ve kısa" olduğunu yazmıştı. Verilecek cevapsa açıktır: "Daha beter olabilirdi Thomas. Yalnız, zavallı, kötü, acımasız ve uzun olabilirdi."

Hobbes bir devlet, hükümet ve yasalar olmadan önceki yaşamı tarif ediyordu. İnsanlar rekabetçi yaratıklardır; yasa koyan ve yasa çiğneyenleri cezalandıran güçlü bir otorite olmadığı sürece birbirlerine güvenme nedeninden yoksundurlar. Doğal halde bireyler sürekli çatışmada ya da en azından süreli tetikte, güvensiz, çatışmaya hazırdırlar. Doğal hal, hükümet öncesi hal, savaş halidir. Doğal hal böyle feci iken insanlar haliyle daha iyisine geçmek isteyeceklerdir. Hobbes'a göre bir araya gelecek ve kendilerini temsil edip yönetecek, makul yaşama fırsatı ve güvenlik sunacak bir egemen, mutlak otorite üzerinde anlaşacaklardır.

Ortada, doğal haldeki bireylerin ne demeye herhangi bir anlaşmaya uymada birbirlerine güvenecekleri türünden bir sürü muamma var. Ama gelin biz hükümetlerin nasıl doğduğuyla uğraşmayalım. Şu anda bir devlet içinde yaşıyoruz. Demokratik yoldan seçilmiş bir hükümetimiz bulunduğunu varsayalım. Ancak demokrasi seviyesi ne olursa olsun, yapabileceklerimizi belirleyen ve kısıtlayan yasalar mevcut. Bu yasalardan bazılarını bir takım ahlaki veya dinsel ilkeler yüzünden onaylamayabiliriz.Bazılarından sırf istediklerimizi elde etmemizi engelledikleri için hoşlanmayabiliriz. Genel mesele şudur: Herhangi bir hükümet bize hangi yetke ile hükmeder?

Pratik yanıtlar verebiliriz: Yasalara uyarız çünkü uymamanın sonuçlarından ürker, para veya hapis cezası alma riskine girmek istemeyiz. İtaat, yaşamlarımızı elimizden gelen en iyi şekilde sürdürebilme hedefine bakıldığında yapılacak rasyonel şeydir. Fare mi yoksa insan mı sorusuna bazılarımız ciyaklayıp peynire uzanarak yanıt verme eğilimindedir. Kanunun dokunaçları ve polisin upuzun kolu devreye girdiğinde çoğumuz daha da ciyaklayabilir. Hattı zatında genel itaatkarlığımız kapsamında birbirimizi koyun misali izleyen biz fareler, koyunlara benzeriz. Elimizdeki muammaysa itaat etmemekle başımıza bir şey gelmese bile yasalara itaati yapılacak doğru şey kılanın, eğer varsa, ne olduğudur.

Çoğumuz devletin varlığından fayda görür: Vergi ödeme karşılığında başkalarından korunur, eğitim ve tıbbı hizmet alırız. Yasayla, yasasız halimizden daha iyi yaşarız. Haliyle bu faydaları sağlayan yasalara, bu faydalar karşılığında itaat etmek zorundayızdır. Bu görüşe derhal yapılacak bir itirazsa yasalara uyma gerekliliğinin toplamda fayda görmeyenlerde işe yaramamasıdır.Sonuçta önemli sayıda insan kötü şartlarda yaşamakta, barınacak yer bulamamakta, devletin sağladığı faydalardan yoksun kalmakta ve kalmayanlar tarafından görmezden gelinmektedir. Neden yasalara uysun bu insanlar peki? Ayrıca toplumun üst kesimlerindekiler aldıklarından çok daha fazasını verdiklerini öne sürebilirler. Bunu söylerken muhtemelen daha fazla şeye sahip olmalarının toplumun istikrarından ve sıklıkla miras yoluyla devralınan eşitsiz miktarların korunmasından geldiğini unutmaktadırlar.

Toplamda devletin varlığından fayda görsek bile bu durum, fayda sağlayana karşı herhangi bir yükümlülük taşıdığımız çıkarımına varmaz. Yasalara uyma karşılığında sağlanan faydaları kabul edeceğimize dair imza mı attık sanki? Biri bize içki ısmarlarsa karşılığında biz de ona ısmarlamak zorunda mıyız?

Yukarıdaki imza atma meselesi bizi bir başka yola, toplum sözleşmesine giden yola sokuyor: Devleti ve yasaya itaatimizi meşru kılan, var olan kurguya rıza göstermiş olmamızdır. John Locke ve Thomas Hobbes gibi bazı filozoflar tarihte bir takım bireylerin kendi hayırlarına hareket eden bir otorite tarafından yönetilmek üzere sözleşmeler yaptıklarını ve bu durumun bugünkü toplumlarımıza varan yolu açtığına inanmışlardır. Tabii tarihte böyle olayların yaşandığına inanmak için makul bir neden mevcut değildir. Yaşanmış olsalar bile bugünle ne denli ilgilidirler, bizi, bugünü ne kadar bağlarlar? Bizler yüzlerce yıl önce buralarda değildik, dolayısıyla da herhangi bir sözleşmeye imza atmadık.

Bu görüşe yanıt babında bugünkü yaşamlarımızda bahsedilen rızaya işaret eden özellikleri saptamaya bakabiliriz. Devlet hizmetlerinden faydalanıyoruz: Mesela Locke, Kral Yolu'nu bedava kullanıyoruz ki bu da devlete sözsüz rıza gösterdiğimiz anlamına gelir, diyor. Öyle midir peki? Bir ülkede yaşıyor, olanaklarından faydalanıyor olmamız doğrudan rıza gösterdiğimiz anlamına gelmez; hem sonuçta diğer seçenekler nedir? Kabulleneceğimiz yasalara sahip ülkeler bizi kabul edecek midir? 

Kendimizi okyanusun ortasında bir gemide bulmuşuz ve kaptan kalkmış, canınız isterse gidebilirsiniz diyor: Böyle bir durumdayız.

Sıklıkla rasyonellik imdada çağrılır. Doğru, herhangi bir özgün toplumsal sözleşmeye imza atmış değiliz. Doğru, toplumumuz içinde kalışımız rıza oluşturmaz. ama gelin, rasyonel olduğumuzu, henüz bir toplumda olmadığımızı ve toplumun yasalarını yaratma gereği duyduğumuzu varsayalım. Bir de cinsiyetimizden, ırkımızdan, becerilerimizden ve toplumda, şansla veya yeteneklerimizle muhtemel varabileceğimiz konumdan bihaberiz diyelim. Böylesi "ilksel" bir konumda, aramızda her şeyin adil olduğu "bilmezlik perdesinin" ardında düşünüşümüz, bireyliğimiz sürse bile, başkalarının çıkarından ayrılan kendi çıkarlarımızca zedelenmeyecek, ortak rasyonelliğimiz ve çıkarlarımız, adil yasaların, adil faydaların ve hakların hangileri olduklarını görmemize yol açacaktır. Bilmezlik perdesinin ardından temel özgürlüklere izin veren, bireyler arasından alakasız nedenlerle ayrımcılık yapmayan ve işler kötüleştiğinde sosyal yardım sağlayan bir topluma rıza vermek rasyonel görünecektir. Sonuçta bilmezlik perdesinin ardındayken azınlık gruplardan mıyız ya da dara mı düşeceğiz, bilmemiz mümkün değildir. Toplumumuz ilgili özelliklere sahipse perdenin ardından rıza göstermek rasyonel olacağından bugünkü itaatimiz, bu hipotetik görünen sözleşmeye hipotetik rızamız meşrudur.

Bu görüşe verilen alaycı yanıtsa toplum sözleşmelerinin üzerlerine yazılmadıkları kağıtlara bile değmedikleridir. Hipotetik rıza, rıza değildir. Ancak alaycı, esas meseleyi ıskalamaktadır: Meşru kılmalarda hipotetik yaklaşımların bihakkın yeri vardır. Mesela neden adamı tüm itirazlarına, onca debelenmesine rağmen tınmadan uçurumun kenarından yukarı çektiniz sorusuna, "Çünkü sarhoş olmasaydı uçurumun kıyısından çekilmeye, ölümcül düşüşten kurtarılmaya razı olurdu," yanıtı gelecektir.

Bilmezlik perdesine, rasyonelliğe ve hipotetik yaklaşıma başvurmak da kendi içinde yeni muammalar doğurur yalnız. Böyle bir perdenin ardındaki rasyonellik nasıl bir şeydir? Mesela, özgürlüğü daha yüksek vergilendirme isteyen sosyal yardımdan üstün tutmak rasyonel midir?

Devlete genel itaat konusunda hangi gerekçe sunulursa sunulsun kimi zaman ahlaken itaatsizlik etmek durumunda kalırız. Örneğin, çok çok fazla insan, yasalar yerine vicdanlarına başvursalardı hükümetler eliyle kurulmuş pek çok gaddarlık önlenebilirdi. Çok çok fazla insan fare-koyun işine girmek yerine insanlığının farkında olsaydı...

Yalnız unutmayın, tüm bunları söylemek benim için, sizin bunları okumanız kadar kolay: Büyük olasılıkla siz de benim şu anda yaptığım gibi rahatça oturuyor, ayağa kalkıp taşın altına el koymuyor ya da ağır şartlar altında dişiniz tırnağınızla mücadele etmiyorsunuz. Dünyadaki milyonlarca kısmetsizden uzağız -ki onların hayatları sahiden pis, acımasız ve kısa...



0 yorum :