25 Eylül 2010

Notlar.

Okula gidiyorum, ama sanmıyorum ki bitireceğim üniversiteyi. Fakültenin kapısına varmadan önce içim sıkılmaya başlıyor, istiyorum ki bir şey göreyim bir şey olsun ve ben girmeyeyim o kapıdan içeri. Olmuyor.

Kardeşim 2. üniversiteyi okumak için dershaneye yazıldı, en küçük kardeşim lise son sınıfta ve bu sene sıkı bir programla başladı çalışmaya, ablam 2 yıl gibi kısa bir sürede deli gibi çalışıp işinde sözü edilir başarılara sahip oldu, yakında dünyanın öbür ucuna gitmeyi planlıyor.

Arkadaşlarım sırayla evlenmeye başladı. Bu kış bir sürü bebek hediyesi alacağım hatta.

Sonra sabah annem geldi yatağıma oturdu, bir sürü şey söyledi. En güzeli artık 16 yaşında değilsin belki ama o dönemdeki Mimi şimdiki Mimi'den daha.....

....başarılı, meşgul, eğlenceli, canlı, umutlu, mutlu...

Anneler her zaman abartıyor, herşeyi hem de. Anneme hak veriyorum da açıkcası ben şimdi daha bir benim. Sanırım ben annemin hoşuna giden biri değilim, ne dersiniz?

*

Çarşamba günü. Metrodayım. 3 Alman genç sırt çantalarıyla, haritalarıyla falan paldır küldür girdiler içeri, oturacak yer yoktu tabi. Hiç düşünmeden çöktüler yere, bağdaş kurdular falan başladılar muhabbet edip gülmeye. Çok şekerdiler bence. Onlar kahkaha attıkça benim de gülesim geldi ne dediklerini anlamasam da.

Ama nedense diğer yolcular rahatsız oldu çocukların rahatlıklarından. Kadının biri cıks cıks cıks dedi, adamın biri amma gürültücüler falan deyip yanındaki adamla dedikodu yapmaya yeltendi, üni. öğrencisi oldukları belli olan kızlar, erkekler cool bakışlar atıp yerde oturan gençlerden daha olgun, üstün, zeki vs. oldukları mesajını verdiler etraflarına...

Bütün zevkimin içine ettiler 2. dakikada. Tanımadığım hatta dillerini bile anlamadığım 3 genç adamın kahkahalarıyla mutlu olabilecek kadar pozitif ve insan gibi bir insanken bütün enerjimi bitirip tükettiler o tavırlarıyla.

Çok sinirlendim. Neden hiç kimse gerçekten ama gerçekten rahat olamıyordu. Herkes lafta özgürlükçü, yenilikçi, iyi, sevecen, rahat... Herkes nasıl da yalancı. Nasıl da ikiyüzlüler.

Kalkıp çocukların yanına çömdüm okuyucu. Pat diye kalktım yerimden çıkardım kulaklıklarımı, attım çantamı yere, hoop diye bağdaş kurdum yanlarına. Zerre Almanca bilmem, İngilizce veya az buçuk Fransızca biliyorlar mıdır acaba diye düşünmedim bile direkt "selam" dedim Türkçe. Anlamadılar tabi. Merhaba deyince çaktılar.

Herkes gibi onlarda İngilizce biliyordu tabi ki. Utana sıkıla neden onlar farkında olmasa da vagondaki bazı insanların onlara bu derece gıcık bakışlar attıklarını anlatmaya başladım ve neden benim buna deli olduğumu, neden pat diye yanlarına oturduğumu, neden bizim "biz" onların "diğerleri" olduğunu, neden herkesin bana şapşal şapşal baktığını ve neden biz yerde otururken onların plastik koltukların kralları olduğunu anlattım... Osmanbey benim durağım ama inmedim Taksim'e kadar. 10dk. boyunca metro vagonunda, kapı önündeki boşlukta oturup dünyayı kurtardık o 3 gençle birlikte. Hiç kimse farkına varmadı bu büyük olayın ne derece önemli olduğunun.

Ne isimlerini sordum ne ismimi söyledim. İnsanın birilerini anlaması ve sevmesi için adını, dili, dinini, milletini bilmesi gerekmiyordu çünkü. Ben bunun farkındaydım ve onlarda bunun farkındalar mı diye merak etmiştim sadece, şansımı denemiştim korkusuzca. O 3 genç adam da bunun farkındaydılar ve çok şaşkın olmaları bir yana onlar da insan olmaktan mutluydular.

Taksim'e gelince indik hep birlikte, el sıkıştık küçük kucaklaşmalar yaşadık ve onlar meydan çıkışına giderken ben trene gider levhaarını takibe başladım... Kulaklıklarımı takıp "şimdi bu an'a uygun bir parça bulmalısın Mimiciğim" dedim kendim, ama düşünmek için vakit yoktu, o his uçup gitmeden bir şeyler çalmaya başlamalıydı, "haydi rastgele" dedim sevgilim ipoda, Gripin başladı Dalgalandımda Duruldum... Tamam dedim hadi bakalım, okula dayanabilecektim bugünde...

*

Transını tamamlamış bir Transseksüele "dönme" diyen çok eski bir arkadaşımı hayatımdan çıkardım sonsuza kadar. O neden artık onunla görüşmek istemediğimi anlayamamış durumda ki hala bana "savunduğun insanlara bak Mimi ehahehahae" şeklinde iğrenç cümleler kurarak mesaj atıyor facebooktan falan.

Gerçek şu ki benim çok tanıdığım vardır ama pek öyle arkadaşım dediğim, başka birine arkdaşım diye tanıttığım insan yoktur, azdır. Arkadaş addettiğim her insanla benim için değeri olan belli şeyler paylaşmışımdır ve o insanı aslında biraz da "ben" olduğu için arkadaşım kabul etmişimdir.

Bazen bu konuyu fazla abartmış olduğumun farkına varıyorum. Ah vah edip pek üzülmüyorum ama yine de kızıyorum kendime. İnsanları kolay kolay arkadaş kabul etmeyen biriyken, onları silip atmak, unutmak, hiç tanımamış saymak nasıl bu kadar kolay geliyor anlayamıyorum. Ben kin tutan biri miyim acaba? Ne derece bir öfke hissediyorum ki yaşanmamış sayabiliyorum arkadaş demeyi seçtiğim insanla yaşadıklarımı. Bu da bir ikiyüzlülk değil mi aslında?

Peki neden insanlar değişirken gelişmek yerine sadece yaşamışlıklarıyla idare etmeyi seçiyorlar? Herkes işine geldiği sürece özgürlükçü. Ben bunu bir türlü öğrenemiyorum işte.

*

Fotoğraf, sanat gözünün yanında insanlığını da pek bir sevdiğim Peter Klesken'ın. Fotoğraftaki Richard hafif down sendromu formuyla doğmuş ve günlük konuşma terapisini yapıyor aynanın karşısında. Uzun zamandır gördüğüm en güzel kare.



22 Ağustos 2010

Bağımsız Satır Başları vol.7


İlk uzun metrajdan bozma kısa filmini çekmiş olan arkadaşımın, yakında gurubuyla NY'a gidip albüm yapmaya ve klip çekmeye başlayacak bir başka arkadaşımın ve yazdıklarını yayınlatacağı bir yayın evi bulmuş olan başka birinin daha facebook sayfalarına bakıp myspacede takılırken yanımda olan ablam...

- Peki sen ne yapmayı planlıyorsun? Milletin başarılarının takipçisi olmak dışında, patlatmaya hazırlandığın büyük bir planın var mı?

- Ahahah lütfen bel altı vurmayalım.

- Mazeretin ne kızım senin, hayatını stop etmiş bir şekilde yaşıyorsun 1 yıldır.

Mimi 1 dakika kadar susar, cevap vermez. Ludéal mesaj yollamıştır myspaceden, kafasında onu türkçeleştirmekle uğraşıyordur aslında, ama vakur bir edayla durmaktadır hala, alt dudağını büzmüş hüzünlü ve düşünceli gibi görünmeye de çalışır ki onca oyunculuk dersi vermiştir ona buna kendisi için de bir işine yarasındır artık bildikleri..

- O kadar çok okumama izin vermemeliydiniz.

Abla suskundur. Psikolog olduğu ve insanları çözmesine yarayacak bilimum dangalakça ayrıntıyı bildiği için kardeşinin ona oyun oynadığının farkındadır.

- Daha iyi bir mazeret bulduğunda konuşalım.

- Ok ben sekreterine bir tarih bırakırım, merak etme.

Belki de benim ve diğerlerinin sandıkları kadar sanatsal bir kişiliğe, dolu bir ruha, parlak bir zekaya sahip değilim ve boşa kürek çekiyorum havada.

.

Son 2 gündür okumak nefes almak gibi oldu. Birden fazla kitap beynimin kıvrımlarında yer ediyor bu aralar yavaş yavaş. Şiirler, anılar, hikayeler, nedenler sonuçlar... Belki bugün kitapçıya giderim ve cebimdeki son nakit kırıntılarıyla artık ne bulabilirsem alrım, kendime hediye ve biraz da Alasse hanıma tabi. Kitaplar rahat nefes almamızı sağlayan şeyler çünkü.

.

Bu sabah halam aradı. Bana gel ev boş zaten sabah çıkıp akşam dönüyoruz, yogaya gidiyorum her hafta, kilo aldığını söyledi annen ben seni zayıflatırım, çok uzun zamandır görüşmüyoruz özledim çok vs vs... gibilerden cümleler kurup bir derdin var belli gel bana anlat bari demeye getirdi lafı. Uslu uslu "peki hala" dedim her seferinde. Bu hafta tiyatroda olmam lazım deyip hiç de sanıldığı kadar boş boş oturup evden dışarı çıkmadığımın sinyalini vermek istedim. Haftaya ararım seni dedim, o zamana kadar süper bir bahane daha bulacağıma çok eminim.

.

İşin en komik yanı etrafımdaki herkes çok büyük bir derdim olduğunu düşünüyor. Ama maalesef yok öyle bir şey. Tembellik içinde yoğrulmuş bir ukalalıkla günlerimi sağa sola göz gezdirip, eğlence anlayışım doğrultusunda vakit geçirerek harcıyorum. Herkes kahkahalar atıp dans ederek eğlenmez sonuçta. Ben içip içip sarhoş olmak nedir bilmeyen bünyemi muhabbete vurmak istiyorum her zaman. Karşımdakiler uykum geldi demesin ya da yarın iş var okul var o var bu var... Neden şimdiyi yaşarken sonranın hesabını yapıyoruz çok iyi biliyorum ve farkındayım yaşamak için ihtiyaçlar ve görevler olduğunun. Ama ben yapamıyorum işte. Elimde değil.

.

Bu insan harbiden de hayat dolu diyebileceğiniz biriyle arkadaşım 3 yıldır. Müzik sayesinde tanıştık. İnternet üzerinden başlayıp telefon muhabbetlerine kadar uzanan bir kankalık durmumuz var kendisiyle. Bu gece beni deli eden bir şey yaptı. İyi manada.

Elinde el Jimador şişesi dişlerinin arsına sıkıştırdığı Cohiba ve yüzündeki o kocaman gülümseme... Gözlerindeki herşey mükemmel bakışı... Yanında tanımadığım insanlar...

Arkadaşımın eğlenmesini ve mutluluğunu kıskandım bir an ve bu çok kuvvetli bir duyguydu. Zaten o da bunu istediği için bu tür anları fotoğraflayıp yolluyor. Neden gelmiyorsun diyor fotoğrafların yanına iliştirdiği her notta. Çok uzaktasın ve gıcık birisin, ayrıca işim var benim diyorum her seferinde. Cevap vermen için sormadım ki zaten diyor ardından. Bu beni daha beter deli ediyor. Dünyanın bir ucunda olduğu gerçeği bir yana bu fotoğraflarla asıl söylemek istediği şey neden buraya gelmiyorsun değil de neden sende bunu orada yapmıyorsun oluyor.

Neden yapmıyorum, peki? Özenmeme ve farklı bir nedenle olsa da kıskanmama rağmen. Eğlenmeyi mi bilmiyorum? Hayır. Önceden yaptığım şeyler bunlar, biliyorum.

- Jonny neden bu kadar mutlusun?
- Mutsuz olmam için bir neden yok.
- Benim de yok, ama mutlu hissetmiyorum.
- Sen nedeni görmek istemiyorsun.
- Sen görüyor musun?
- Hayır onu sadece sen bulabilirsin.
- Fotoğraf çok güzel ama o sakalı kes ayyaş bir azize benziyorsun.
- Espri yapabiliyorsun iğrenç olsalar bile.
- En azından benim esprim yüzümde değil. Gerçekten kes onu, sanki canlı gibi iiyk.
- Kızlar seviyor, hatta ölüp bitiyorlar.
- Ben sevmedim.
- Senin fikrin geçerli değil, bir kere önce kız gibi davranmalısın.
- Evet hokey iğrenç bir oyun. Berbat öööğğ...
- Bite me! (bunun tam çevrisi blog sayfamın ahlakına uygun değil...)

Pek de felsefiktir sağolsun. Zaten bu günlerde (son 1 yıldır) herkes çok felsefik bana karşı. Her muhabbet havada dalgalanarak iniyor önüme, kelmelerin tadı ve kokusu varmış gibi geliyor. Bense gerçekten hiç bir şeyimin olmadığının farkındayım. Gerçekten, ara sıra melankolik ve hatta depresif cümleler kursam da bu sadece edebiyat yapmayı sevmemle alakalı ve ister inanın ister inanmayın söylediklerimin %50'si repliklerden esinlenip önceden tasarladığım cümleler.

Çünkü ben buyum yapmayı sevdiğim şey olmayı seçtiğim kişi bu desem de herkes başıma travmatik bir olay geldiğini, yoksa insanların bu kadar uç bir değişim geçiremeyeceğini söylüyor. Üzgünüm ama değil. Tamir edilebilecek bir kırıklığım veya yamanacak bir gediğim yok. İnsanların sigara içmekten vazgeçmesi gibi bir değişim bu demem saçma bulunacak bir açıklama da değil.

.

Yakında okula kayıt yaptırmaya gideceğim. Okul diş fırçalamak gibi bir iş olacak sanırım bu yıl. Dişlerimi fırçalamaktan nefret ederim ama yine de fırçalarım (bir ara fırçalamadım olmadı) okulda aynı bu şekilde bir yere sahip hayatımda. Tanıdığım herkese göre mükemmel bir iş fırsatım ve eğlenceli bir bölümüm var. Bence de öyleydi en azından daha önceleri. Ara sıra hala yapabileceğim en iyi seçimi gerçekleştirmiş olduğumu düşünüyorum.

Bu dönem çalışacağım yeri daha bilmiyorum eskiden bulunduğum yerlere gidesim hiç ama hiç yok. Farklılık arıyor değilim ama aynı insanları da göresim yok.

.

Çok günlük şeklinde oldu ve sanırım bunun nedeni uykumun gelmesi. Saat tam 6. Yazmaya 3 gibi başladım. Bloga ve kağıtlara. Kağıtlardaki mürekkep lekeleri artmadı ama burası kusuyor yine içini. Annemin veya babamın kalkıp neden hala ayakta olduğumu sorgulamasına 1-2 saat kaldı.

Babam her seferinde ne yazdığımı sorup notlarıma bakıyor şöyle bir. Eskisi gibi yorum yapmıyor artık. En son el yazımın bozulduğunu söyledi sadece. Okumamı istediği köşe yazıları olurdu ve onları işaretleyip getirirdi, artık onu da yapmıyor. Sanki bu değişime üzülüyormuş gibi yazdığımın farkındayım, ama sadece merak ediyorum ne değişti ona göre.

.

Bazen kendimi başkalarının sözlerine bırakıp gidesim geliyor. Herkes ne söylerse o olasım geliyor. Ama beyaz ol dedikten hemen sonra siyah olsa daha mı iyi olurdu diye düşünürlerken bu mümkün olmuyor.

.

Ah o cohiba...







20 Ağustos 2010

Bazı sabahlar annem beni yatmaya yolladıktan sonra uyumadan yatağımda uzanıyorum sadece. Annemin yatağına dönmesini bekliyorum. Sonra kalkıp beni ilk bulduğu yere geri dönüyorum. Ama o yeri hiç bir zaman bıraktığım gibi bulamıyorum, ne de oraya geri dönen kendimi.

Köpeklerin havlaması canımı sıkıyor. Acaba açlar mı diyorum ya da susadılar veya bir şey gördüler, belki de sadece oynuyorlar... Ama kafamı pencereden çıkarıp bahçeye bakmıyorum. Yerimden bile kalkmıyorum.

Etraf aydınlanıyor sonra. Biliyorum çok değil, insanların uyanıp koşturmaya başlamasına az kaldı. Düşlerini yastıklarında bırakacaklar ve sıcak yataklarını terk edecekler. Gördükleri düşleri uyandıkları ilk saniye unutacaklar, sanki hiç görmemiş gibi. Sonra hazırlanmaya başlayacaklar daha iyi bir yaşam için körelmeye gidecekler.

Ailem uyanacak az sonra. Kalıp hareketler ve sözler birbirini kovalayacak evin içinde. Kızartılmış ekmek kokusu saracak havayı ve kahve fincanları tezgaha sıralanacak. Hiç biri ekmeğini ısırmadan önce koklamayacak ve kahve aromasının tüylerini ürperterek bedenlerine yayıldığını duyumsamayacak.

Kaçırılmaması gereken saatler var hayatlarında. Dünya üzerinde okumaya değmeyecek tek şey olan gazeteleri getirecek gazeteci çocuk. Senaryolardan fırlamış repliklerle paylaşılacak kapı önünden alınan gazeteler. Babam politik fikrimi annem kendimi nasıl hissettiğimi bugün ne yapacağımı soracak. Kardeşlerim tanımadığım arkadaşlarından veya öğretmenlerinden bahsedecekler portakal suyu içip ekmeklerini kemirirken. Ablam kalabalığa karışabileceğim aktiviteleri sıralayacak, iş çıkışı buluşmayı teklif edip. Annem kendisiyle alışverişe gelmemi isteyecek.

Bu arada kimse aralık bırakılmış pencereden giren rüzgarın perdelerle vals yaptığını fark etmeyecek, tıpkı içeri sızıp masadaki kırıntıları altına dönüştüren güneşi fark etmedikleri gibi. Ben herkese makul cevaplar verirken yine aynı şeyleri düşünüyor olacağım...

Şu an bir yerlerde birileri sevişiyor çılgınca, başka birisi keman çalıyor güneşe, bir başkası gece soğuğunu henüz kaybetmemiş denize dalıyor bir kahkahayla ve bir diğeri ise sadece derin bir nefes alıyor yaşamının hakkını sonuna kadar verdiğini bilerek. Geri kalanlar sadece yetişme telaşında. Bense çıkmazda olan birinin yüz ifadesini görüyorum bardağımın içinde.

Boşalacak ev. Benim dışımda herkesin bulunması gereken bir başka yer var. Kendilerini gitmek zorunda ve ait hissettikleri... Birlikte olmaktan zevk aldıkları insanlar...

Kendime acımam lazım. En azından benim için üzülen insanların yanındayken. Kimse halini beğenmezken kendinden yine de memnun olmamalı insan. Değişik ama yanlış bir his.

Kimse hiç bir zaman tam anlamıyla farklı olamaz. Farklı değilim. Ne düşüncelerim ne diğer her şey. Sadece bakıyorum herkes gibi ve görmeden hemen önce benleğimde eksik gedik ne varsa bir şeyler ekliyorum gördüğüm şeye. Bu farklılık değil. Olması gereken. Sanırım benden başka herkes unutuyor.

Yatağıma yazdım sürgüne yollandığım bir sabah hava daha karanlıkken. "En mutlusu hep en aptal olan yaratıklardır." Aynada kendime baktığım zaman mutsuz birini görmüyorum aslında. Sanırım bu çok melodramatik.

Kendimden başka birini hissetmem lazım. Yaşamı anlamlı kılacak bir kaç an yaşamalıyım benden başka birilerinin de içinde olduğu. Biriyle gerçekten, gerçek bir bağ kurmalıyım. Farkındayım.

Aynadaki ben mutsuz görünmüyor aslında. Biliyorum, bu çok...

Little Ashes izledim bugün 2 kere. Sonra Abel Korzeniowski "Stillness of the Mind" çaldı tekrar tekrar... Ben kalemi tuttum, o yazdı.

16 Ağustos 2010

Bozcaada Dönüşü Evde Bir Sürü Şarabım Var

En nefret ettiğin insan türü "eğri oturup doğru konuşalım" diyenler demek isterdim ama değil. Ben kimseyi nefret edecek kadar ciddiyetle ele alamıyorum, bir kere sevdiklerimdense zaten ne yaparlarsa yapsınlar nefret edemiyorum. Bu yüzdendir 6 yıldır konuşmadığım bir arkadaşımı hala sevgiyle anmam...

Ablamla tatile çıktık geçenlerde. Bozcaada'ya gittik. 7 saatlik yol yorucu ama eğlenceliydi. Deniz, kum, güneş... Beni pek ilgilendirmedi bu 3'lü. Bilirsin sevmem öyle yüzüp güneşlenmeyi, süt gibi bir insanım ve başkalarına göre hala olabildiğince hastalıklı bir ten rengim var.

Bozcaada güzel bir yer. Özellikle üzüm bağları ve şarap fabrikalarıyla gönlümü çaldı. Saymadım ama sanırım 3 markanın 20'ye yakın şarabını tattım. Gelirken yanımda bile taşıdım.

Kendime çöreklenecek çok güzel bir balık restoranı buldum orada. Her seferinde ahtapot yedimki mükemmel ızgara yapıyorlar. (aynını kalamar için söyleyemeyeceğim maalasef) Bir küçük rakı, bin bir çeşit meze (özellikle deniz börülcesi) ve mezgit/çipura değişimli akşam yemeğimi ömrüm boyunca yesem bıkmam. Her akşam önce yemeğimi yeyip sonra dolanmaya çıkıyordum adada. Saat gece yarısını geçtiği gibi de geri dönüyordum o restorana ki şarabımı içebileyim benim gibi geceyle takılmaktan zevk alan bir iki müşteri ve kedi köpekle.

Yemek ve şarap dışında mazimde yer edecek bir 3. şey ada evleri oldu. Rengarenk kapılar etrafları yeşillik dolu... İnsan biri de benim kapım olsaymış diye düşünüyor mahallelerde gezerken.

Tatil anılarını anlatacak kadar bile sosyal değilim şu an onu fark ettim, üzülmüyorum ama sıkılıyor insan bazen.

Yüzmeyi sevenler için tavsiye edebileceğim muhteşem plajları var Bozcaada'nın. Özellikle dalmak için Akvaryum Koyu şahane bir yer. Zıpkınla avlanmayı bilenler için de bir cennet.

Adanın en iyi yanı gezecek ve görecek şeylerin olması. Ben ablamı ve arkadaşımı asıp tek başıma bir günü adada gezmeye ayırdım, onlar yüzmeye gittiler. Adada küçük ama bilgilendirici bir müze, görülmesi gereken bir kilise, kale ve şarap dükkanları var.

Tenedos'a en azından bir kere gitmek havasını soluyup denizinde serinlemek ve şaraplarını yudumlamak lazım. İnsanın dünyaya gelme nedenlerinden biri de bu adaymış, çünkü ömrüm boyunca terk ederken hüzünlendiğim tek yer oldu.

Zaten Heredot "Tanrı; insanların uzun ömürlü olmaları için Tenedos'u yaratmış." demiş.

Ve son olarak biraz fotoğraf tabiki. (ayrıca müzede bazı yerlerde fotoğraf çekimi yasaktır yazısı varmış, ben sonradan görüp kapattım makinemi ama çektiklerimi de silmedim, gerekli yerlerden özür dilerim:p)


Çurkurnot: An itibariyle sevgili Alasse ile ortak favori grubumuzu Brazzaville seçmişken, adayı dolanırken tekrar tekrar Brazzaville dinlediğimi belirtmeden geçmek istemiyorum. Herkese tavsiye ederim.

15 Ağustos 2010


Sabahın bu saatine kadar ayakta kaldığım zaman balkona çıkıyorum şimdi olduğu gibi. Takım taklavat toplamak zor oluyor gerçi ama değiyor balkona taşınmak. Bana çok sevdiğim bir şarkıyı anımsatıyor bu loş hava.

Eskiden, eski dediğim de çok eski değil, hayallerimin daha uçuk olduğu genç hatun dönemlerimde, Coldplay'in Yellow'unu dinlerken, her seferinde o cümleleri benim için yan yana getirmişler diye düşünürdüm. İğrenç bir sarışın olduğum (iğrenç sarışın olmak; beyaz tenli sarı saçlı mavi gözlü olup ilk etapta aptal sarışın genellemelerine maruz kalmak, bir gıdım güneş görünce ıstakoza dönmek akşamına acılar içinde kalıp deri değiştirmek, düzenli krem kullanmayınca çillenmek, gözlük işe yaramadığı için yaz veya kış fark etmez güneşli günlerde gözleri kısıp da yürümek zorunda kalmak vs...) için "Yellow" benim tarifimdi çünkü. Ve güneşle kan davamız olsa da aşıktık birbirimize.

Bir konserde, hatırlayamıyorum hangisi, Martin parçaya başlamadan önce alandaki insanlara şöyle seslenmişti.

- There's no excuse to be sat down on this song pleaseee you know, if you stand up we'll buy you all ice cream.

Bu cümle aklıma kazındı o an . Çünkü o kadar sevinmiştim ki... Teklifin güzelliği karşısında orada olsam sevinçten ağlayabilirdim. Bu yüzdendir ki Yellow dinleyince canım dondurma ister. Gün gelir mesleğimden doğacak olan bir şansla Coldplay'in herhangi bir elemanına rastlarsam "bana dondurma borçlusun" diyeceğim. Arkamdan "deli herhalde..." demeleri umurumda değil.

27 Temmuz 2010

Selam insanlar.

Geçen sabah uyandığımda aklımda "bir gün bizim de günümüz gelecek" cümlesi dolanıyordu.

17 yaşında olduğum o korkusuz dönemlerimde bu tür bir söz beni heycanladırıp tabiri cuk oturur şekliyle "gaza" getirebiliyordu. Artık iplemiyorum bu tür "dolu" bir cümleyi. Kimsenin zamanının geleceği falan yok zaten bugün dönüp baktığımız zaman, düşlediği günler gelmiş olan kimse de yok.

Üzgünüm Nazım ve Guevara, Bobby ve Mahatma, Tibet'in tüm Dalai Lama'ları ve yaşamlarından vazgeçen aktivistler... Herkes için sadece taraf seçmeye yönelik birer araçsınız artık. Ve modaya da ilham veriyor inandığınız değerler para ediyor, 21.yüzyıl insanlarını zengin ediyorsunuz.

Hangi galaksi sisteminde hangi toz bulutu içinde hangi yıldızsınız bilmiyorum. Dilerim Hubble size selamımı iletmiştir.

19 Temmuz 2010

Bitterly

Son 3 yılım kadar sıkıldığım bir başka evre daha olmamıştı sanırım. Bunun nedenini saygı değer Charles Bukowski "Sadece sıkıcı insanlar sıkılır..." şeklinde açıklamış olsa da kısaca kendisine bir siktir yolluyorum buradan. 21.yüzyıl iğrenç yıllara sahne oluyor haberin yok.

En basit örnek; artık "sigara sağlığa zararlı" diyen gençler var etrafta. Sigara zararlı tabi ki ama sende gençsin yahu, gençsin işte piç herif diye bağırmak istiyorum suratlarına. Hatta son günlerdeki favori hareketim olan kişiyi omuzlarından tutup sarsma eylemini gerçekleştirebilirim bu bağırma sırasında. Sigara sağlığa zararlı, kola çok pis, alkol kilo aldırıyor, akşamları hafif yemek ömrü uzatıyor...

En büyük hayali "zengin olmuş herhangi biri olmak" olan gençler var farkında mısınız. Hiç biri hayal kurmayı bilmiyor ve çizgi film izlemiyor. Anasını satayım insan nasıl çizgi film izlemez lan! Harbi soruyorum nasıl bir insan çizgi filmin sadece çocuklar için olduğunu düşünebilecek kadar moronlaşabilir? Anime seviyormuş. Daha çizim sanatının sinemalaşmış öz halinden haberin yok gidip anime izliyorsun.

Sinirlendim evet, çok gereksiz.

Bernard Black'i tanırmısınız? Tanımıyorsanız aziz gugıla danışın ve tanışın kendisiyle. Black Books dvdleri satışta bilmem kaç milyonluk parfümünüzü daha az kullanın bu ay ve gidip amazondan sipariş edin korsanlık yapmadan. Sonra açın birinci sezonun ilk bölümünü izlemeye koyulun, 8 dakika 47 saniye sonra Bernard'ın isyanına tanık olacaksınız, isyan ve ardından gelen şaşkınlık. Mantıksızlığın mantıksal bir düzene oturtulma çabasının kişi üzerindeki etkisidir bu isyan ve şaşkınlık durumu. İşte yukarıdaki paragrafın bende uyandırdığı hislerin tercümanıdır o 40 saniyelik sahne.

Ben şimdi "gençsin yahu" diye bağırdığım insanlar kadarken kafamı kaldırıp dünyadaki yerimi bulmaya çalışırdım. Her şey olağanüstü büyük, gizemli, eğlenceli ve en önemlisi anlamlı gelirdi. Hayatımın, içinde olduğum ailemin, aldığım eğitimin, yapmak zorunda ve yaşamak zorunda olduğum herşeyin benim henüz anlayamadığım bir amaca ulaşmak için gerçekleşen şeyler olduğunu düşünürdüm. 15 yaşındayken kendi inanç sistemimi yaratmıştım farkında olmadan. Ama kabul ettikleri düzen yenik düştüm tahmin edilebileceği gibi, o apayrı bir mesele. Erkek olsam rahat rahat hiç de skimde değil derdim işte bu cümleden sonra. En doğrusu bu olurdu.

Cümlelere bak. İnsan kendinden sıkılmaya başladığı an dünyanın onu çiğneyip tükürmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşmelidir okuyucu. Evet.

İzleyecek filmim kalmadı, kitaplarımı dersini günü günü çalışan akıllı çocuklar misali okuyup bitirdim ve en önemlisi müzik artık günü kurtaramıyor diye düşünüp Yann Tiersen'i anlatmaya gelmiştim blog semalarına ama iştahım kaçtı. Başka zaman.

çukurnotlar:

Bernard Black deyince aklıma gelenlerden biri de şu, yazmasam olmaz.

Black Books sezon 2 bölüm 1:

Bernard'ın yüzünden bir müşteriden yumruk yemiş olan Manny gözündeki morluğu saklamak için taktığı gereğinden büyük güneş gözlüğüyle restoranda oturmuş öğlen yemeğini yerken, Fran piyano dersi sırasında etrafta olmasını istemediği Bernard'ı kitapçıdan kovmuştur. Bernard restorana girer, ayaklarını sürüye sürüye Manny'nin yanına gider ve omuzuna dürtmekle vurmak arasında bir hareketle dokunarak sorar.

Bernard: Nerelerdeydin? Fran şu salak dersi yüzünden beni dükkandan attı.
Manny: Kapa çeneni seninle konuşmuyorum.
B: Ne? Müşterinin teki biraz hayal kırıklığına uğradı diye mi?
(Manny gözlüğünü alnına kaldırır ve moraran gözünü gösterir.)
B: Büyük bir hayal kırıklığıymış. (umursamaz bir şekilde burun kıvırarak) bir şekilde telafi ederim.
M: Kullanılmaktan bıktım, yalanlarından bıktım. Nasıl telafi edecekmişsin?
B: Sana bir jeep alırım.
M: Hayır, haftasonu izni istiyorum. (yumruğunu masaya vurur) Ciddiyim, artık bir hayat istiyorum.
(Bernard da yumruğunu masaya vurur)
B: Hayat bu! Acı çekiyor, köleleşiyor ve yok oluyoruz, bu kadar.
M: İhtiyaçlarımız var. Fran piyanosunu aldı, ben kendime ait biraz zaman istiyorum, sen bir kızla çıkmak istiyorsun. (değil mi? şeklinde bakar.)
B: Güldürme beni ... bu acınası. Fran başarısız olacak, sen hayatın boyunca çalışacaksın ve ben bir bar tuvaletinin zemininde tepetaklak olup yanlız öleceğim.

...

öncelikle apple'a teşekkürü bir borç bilirim. izlemekten asla sıkılmayacak olduğum her şey ipod denilen yaratık-makina sayesinde hep elimin altında.

her seferinde şunu yazacağım bunu ekleyeceğim diye zırvaladığımın farkındayım ama yazacağım harbi, okula dönmeden önce birikmiş çoğu şeyi toparlayacağım burada.

bir de bloggerda "mimiwonka" nickini kullanıp yorum bırakan bir kişi daha varmış, sözlükten biri "sen o musun?" diye sordu. yok efendim ben o mimi değilim, belki de o benim nicki kullanıp sallıyordur bloglarda falan araştırmadım ve hiç de umurumda değil, isteyen istediğini yapsın. benim takip ettiğim insanlar dışında yorum yaptığım sayfa yok gibi zaten. (gibisi fazla)

yazının başlığını en son yazan biri olarak belirtmeliyim ki, başlığın bitterly olmasının hiç bir manası yok. diyaloğu yazarken Dylan Moran'ın "bitterly" demesi zihnime kazınıp kaldı sadece. fena bir adam kendisi zaten. manyak, komik ve harika oyuncu.

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...