25 Eylül 2010
Notlar.
22 Ağustos 2010
Bağımsız Satır Başları vol.7

İlk uzun metrajdan bozma kısa filmini çekmiş olan arkadaşımın, yakında gurubuyla NY'a gidip albüm yapmaya ve klip çekmeye başlayacak bir başka arkadaşımın ve yazdıklarını yayınlatacağı bir yayın evi bulmuş olan başka birinin daha facebook sayfalarına bakıp myspacede takılırken yanımda olan ablam...
- Peki sen ne yapmayı planlıyorsun? Milletin başarılarının takipçisi olmak dışında, patlatmaya hazırlandığın büyük bir planın var mı?
- Ahahah lütfen bel altı vurmayalım.
- Mazeretin ne kızım senin, hayatını stop etmiş bir şekilde yaşıyorsun 1 yıldır.
Mimi 1 dakika kadar susar, cevap vermez. Ludéal mesaj yollamıştır myspaceden, kafasında onu türkçeleştirmekle uğraşıyordur aslında, ama vakur bir edayla durmaktadır hala, alt dudağını büzmüş hüzünlü ve düşünceli gibi görünmeye de çalışır ki onca oyunculuk dersi vermiştir ona buna kendisi için de bir işine yarasındır artık bildikleri..
- O kadar çok okumama izin vermemeliydiniz.
Abla suskundur. Psikolog olduğu ve insanları çözmesine yarayacak bilimum dangalakça ayrıntıyı bildiği için kardeşinin ona oyun oynadığının farkındadır.
- Daha iyi bir mazeret bulduğunda konuşalım.
- Ok ben sekreterine bir tarih bırakırım, merak etme.
.
Son 2 gündür okumak nefes almak gibi oldu. Birden fazla kitap beynimin kıvrımlarında yer ediyor bu aralar yavaş yavaş. Şiirler, anılar, hikayeler, nedenler sonuçlar... Belki bugün kitapçıya giderim ve cebimdeki son nakit kırıntılarıyla artık ne bulabilirsem alrım, kendime hediye ve biraz da Alasse hanıma tabi. Kitaplar rahat nefes almamızı sağlayan şeyler çünkü.
Bu sabah halam aradı. Bana gel ev boş zaten sabah çıkıp akşam dönüyoruz, yogaya gidiyorum her hafta, kilo aldığını söyledi annen ben seni zayıflatırım, çok uzun zamandır görüşmüyoruz özledim çok vs vs... gibilerden cümleler kurup bir derdin var belli gel bana anlat bari demeye getirdi lafı. Uslu uslu "peki hala" dedim her seferinde. Bu hafta tiyatroda olmam lazım deyip hiç de sanıldığı kadar boş boş oturup evden dışarı çıkmadığımın sinyalini vermek istedim. Haftaya ararım seni dedim, o zamana kadar süper bir bahane daha bulacağıma çok eminim.
.
20 Ağustos 2010
Bazı sabahlar annem beni yatmaya yolladıktan sonra uyumadan yatağımda uzanıyorum sadece. Annemin yatağına dönmesini bekliyorum. Sonra kalkıp beni ilk bulduğu yere geri dönüyorum. Ama o yeri hiç bir zaman bıraktığım gibi bulamıyorum, ne de oraya geri dönen kendimi.
Köpeklerin havlaması canımı sıkıyor. Acaba açlar mı diyorum ya da susadılar veya bir şey gördüler, belki de sadece oynuyorlar... Ama kafamı pencereden çıkarıp bahçeye bakmıyorum. Yerimden bile kalkmıyorum.
Etraf aydınlanıyor sonra. Biliyorum çok değil, insanların uyanıp koşturmaya başlamasına az kaldı. Düşlerini yastıklarında bırakacaklar ve sıcak yataklarını terk edecekler. Gördükleri düşleri uyandıkları ilk saniye unutacaklar, sanki hiç görmemiş gibi. Sonra hazırlanmaya başlayacaklar daha iyi bir yaşam için körelmeye gidecekler.
Ailem uyanacak az sonra. Kalıp hareketler ve sözler birbirini kovalayacak evin içinde. Kızartılmış ekmek kokusu saracak havayı ve kahve fincanları tezgaha sıralanacak. Hiç biri ekmeğini ısırmadan önce koklamayacak ve kahve aromasının tüylerini ürperterek bedenlerine yayıldığını duyumsamayacak.
Kaçırılmaması gereken saatler var hayatlarında. Dünya üzerinde okumaya değmeyecek tek şey olan gazeteleri getirecek gazeteci çocuk. Senaryolardan fırlamış repliklerle paylaşılacak kapı önünden alınan gazeteler. Babam politik fikrimi annem kendimi nasıl hissettiğimi bugün ne yapacağımı soracak. Kardeşlerim tanımadığım arkadaşlarından veya öğretmenlerinden bahsedecekler portakal suyu içip ekmeklerini kemirirken. Ablam kalabalığa karışabileceğim aktiviteleri sıralayacak, iş çıkışı buluşmayı teklif edip. Annem kendisiyle alışverişe gelmemi isteyecek.
Bu arada kimse aralık bırakılmış pencereden giren rüzgarın perdelerle vals yaptığını fark etmeyecek, tıpkı içeri sızıp masadaki kırıntıları altına dönüştüren güneşi fark etmedikleri gibi. Ben herkese makul cevaplar verirken yine aynı şeyleri düşünüyor olacağım...
Şu an bir yerlerde birileri sevişiyor çılgınca, başka birisi keman çalıyor güneşe, bir başkası gece soğuğunu henüz kaybetmemiş denize dalıyor bir kahkahayla ve bir diğeri ise sadece derin bir nefes alıyor yaşamının hakkını sonuna kadar verdiğini bilerek. Geri kalanlar sadece yetişme telaşında. Bense çıkmazda olan birinin yüz ifadesini görüyorum bardağımın içinde.
Boşalacak ev. Benim dışımda herkesin bulunması gereken bir başka yer var. Kendilerini gitmek zorunda ve ait hissettikleri... Birlikte olmaktan zevk aldıkları insanlar...
Kendime acımam lazım. En azından benim için üzülen insanların yanındayken. Kimse halini beğenmezken kendinden yine de memnun olmamalı insan. Değişik ama yanlış bir his.
Kimse hiç bir zaman tam anlamıyla farklı olamaz. Farklı değilim. Ne düşüncelerim ne diğer her şey. Sadece bakıyorum herkes gibi ve görmeden hemen önce benleğimde eksik gedik ne varsa bir şeyler ekliyorum gördüğüm şeye. Bu farklılık değil. Olması gereken. Sanırım benden başka herkes unutuyor.
Yatağıma yazdım sürgüne yollandığım bir sabah hava daha karanlıkken. "En mutlusu hep en aptal olan yaratıklardır." Aynada kendime baktığım zaman mutsuz birini görmüyorum aslında. Sanırım bu çok melodramatik.
Kendimden başka birini hissetmem lazım. Yaşamı anlamlı kılacak bir kaç an yaşamalıyım benden başka birilerinin de içinde olduğu. Biriyle gerçekten, gerçek bir bağ kurmalıyım. Farkındayım.
Aynadaki ben mutsuz görünmüyor aslında. Biliyorum, bu çok...
Little Ashes izledim bugün 2 kere. Sonra Abel Korzeniowski "Stillness of the Mind" çaldı tekrar tekrar... Ben kalemi tuttum, o yazdı.
16 Ağustos 2010
Bozcaada Dönüşü Evde Bir Sürü Şarabım Var
15 Ağustos 2010
27 Temmuz 2010
Geçen sabah uyandığımda aklımda "bir gün bizim de günümüz gelecek" cümlesi dolanıyordu.
17 yaşında olduğum o korkusuz dönemlerimde bu tür bir söz beni heycanladırıp tabiri cuk oturur şekliyle "gaza" getirebiliyordu. Artık iplemiyorum bu tür "dolu" bir cümleyi. Kimsenin zamanının geleceği falan yok zaten bugün dönüp baktığımız zaman, düşlediği günler gelmiş olan kimse de yok.
Üzgünüm Nazım ve Guevara, Bobby ve Mahatma, Tibet'in tüm Dalai Lama'ları ve yaşamlarından vazgeçen aktivistler... Herkes için sadece taraf seçmeye yönelik birer araçsınız artık. Ve modaya da ilham veriyor inandığınız değerler para ediyor, 21.yüzyıl insanlarını zengin ediyorsunuz.
Hangi galaksi sisteminde hangi toz bulutu içinde hangi yıldızsınız bilmiyorum. Dilerim Hubble size selamımı iletmiştir.
19 Temmuz 2010
Bitterly
En basit örnek; artık "sigara sağlığa zararlı" diyen gençler var etrafta. Sigara zararlı tabi ki ama sende gençsin yahu, gençsin işte piç herif diye bağırmak istiyorum suratlarına. Hatta son günlerdeki favori hareketim olan kişiyi omuzlarından tutup sarsma eylemini gerçekleştirebilirim bu bağırma sırasında. Sigara sağlığa zararlı, kola çok pis, alkol kilo aldırıyor, akşamları hafif yemek ömrü uzatıyor...
En büyük hayali "zengin olmuş herhangi biri olmak" olan gençler var farkında mısınız. Hiç biri hayal kurmayı bilmiyor ve çizgi film izlemiyor. Anasını satayım insan nasıl çizgi film izlemez lan! Harbi soruyorum nasıl bir insan çizgi filmin sadece çocuklar için olduğunu düşünebilecek kadar moronlaşabilir? Anime seviyormuş. Daha çizim sanatının sinemalaşmış öz halinden haberin yok gidip anime izliyorsun.
Sinirlendim evet, çok gereksiz.
Bernard Black'i tanırmısınız? Tanımıyorsanız aziz gugıla danışın ve tanışın kendisiyle. Black Books dvdleri satışta bilmem kaç milyonluk parfümünüzü daha az kullanın bu ay ve gidip amazondan sipariş edin korsanlık yapmadan. Sonra açın birinci sezonun ilk bölümünü izlemeye koyulun, 8 dakika 47 saniye sonra Bernard'ın isyanına tanık olacaksınız, isyan ve ardından gelen şaşkınlık. Mantıksızlığın mantıksal bir düzene oturtulma çabasının kişi üzerindeki etkisidir bu isyan ve şaşkınlık durumu. İşte yukarıdaki paragrafın bende uyandırdığı hislerin tercümanıdır o 40 saniyelik sahne.
Ben şimdi "gençsin yahu" diye bağırdığım insanlar kadarken kafamı kaldırıp dünyadaki yerimi bulmaya çalışırdım. Her şey olağanüstü büyük, gizemli, eğlenceli ve en önemlisi anlamlı gelirdi. Hayatımın, içinde olduğum ailemin, aldığım eğitimin, yapmak zorunda ve yaşamak zorunda olduğum herşeyin benim henüz anlayamadığım bir amaca ulaşmak için gerçekleşen şeyler olduğunu düşünürdüm. 15 yaşındayken kendi inanç sistemimi yaratmıştım farkında olmadan. Ama kabul ettikleri düzen yenik düştüm tahmin edilebileceği gibi, o apayrı bir mesele. Erkek olsam rahat rahat hiç de skimde değil derdim işte bu cümleden sonra. En doğrusu bu olurdu.
Cümlelere bak. İnsan kendinden sıkılmaya başladığı an dünyanın onu çiğneyip tükürmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşmelidir okuyucu. Evet.
İzleyecek filmim kalmadı, kitaplarımı dersini günü günü çalışan akıllı çocuklar misali okuyup bitirdim ve en önemlisi müzik artık günü kurtaramıyor diye düşünüp Yann Tiersen'i anlatmaya gelmiştim blog semalarına ama iştahım kaçtı. Başka zaman.
çukurnotlar:
Bernard Black deyince aklıma gelenlerden biri de şu, yazmasam olmaz.
Black Books sezon 2 bölüm 1:
Bernard'ın yüzünden bir müşteriden yumruk yemiş olan Manny gözündeki morluğu saklamak için taktığı gereğinden büyük güneş gözlüğüyle restoranda oturmuş öğlen yemeğini yerken, Fran piyano dersi sırasında etrafta olmasını istemediği Bernard'ı kitapçıdan kovmuştur. Bernard restorana girer, ayaklarını sürüye sürüye Manny'nin yanına gider ve omuzuna dürtmekle vurmak arasında bir hareketle dokunarak sorar.
Bernard: Nerelerdeydin? Fran şu salak dersi yüzünden beni dükkandan attı.
Manny: Kapa çeneni seninle konuşmuyorum.
B: Ne? Müşterinin teki biraz hayal kırıklığına uğradı diye mi?
(Manny gözlüğünü alnına kaldırır ve moraran gözünü gösterir.)
B: Büyük bir hayal kırıklığıymış. (umursamaz bir şekilde burun kıvırarak) bir şekilde telafi ederim.
M: Kullanılmaktan bıktım, yalanlarından bıktım. Nasıl telafi edecekmişsin?
B: Sana bir jeep alırım.
M: Hayır, haftasonu izni istiyorum. (yumruğunu masaya vurur) Ciddiyim, artık bir hayat istiyorum.
(Bernard da yumruğunu masaya vurur)
B: Hayat bu! Acı çekiyor, köleleşiyor ve yok oluyoruz, bu kadar.
M: İhtiyaçlarımız var. Fran piyanosunu aldı, ben kendime ait biraz zaman istiyorum, sen bir kızla çıkmak istiyorsun. (değil mi? şeklinde bakar.)
B: Güldürme beni ... bu acınası. Fran başarısız olacak, sen hayatın boyunca çalışacaksın ve ben bir bar tuvaletinin zemininde tepetaklak olup yanlız öleceğim.
...
öncelikle apple'a teşekkürü bir borç bilirim. izlemekten asla sıkılmayacak olduğum her şey ipod denilen yaratık-makina sayesinde hep elimin altında.
her seferinde şunu yazacağım bunu ekleyeceğim diye zırvaladığımın farkındayım ama yazacağım harbi, okula dönmeden önce birikmiş çoğu şeyi toparlayacağım burada.
bir de bloggerda "mimiwonka" nickini kullanıp yorum bırakan bir kişi daha varmış, sözlükten biri "sen o musun?" diye sordu. yok efendim ben o mimi değilim, belki de o benim nicki kullanıp sallıyordur bloglarda falan araştırmadım ve hiç de umurumda değil, isteyen istediğini yapsın. benim takip ettiğim insanlar dışında yorum yaptığım sayfa yok gibi zaten. (gibisi fazla)
yazının başlığını en son yazan biri olarak belirtmeliyim ki, başlığın bitterly olmasının hiç bir manası yok. diyaloğu yazarken Dylan Moran'ın "bitterly" demesi zihnime kazınıp kaldı sadece. fena bir adam kendisi zaten. manyak, komik ve harika oyuncu.
Her Şey Yerli Yerinde
Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...
-
Kiss -?- Nick Cave And The Bad Seeds - 7 Haziran Iron Maiden - 2 Ağustos . . . bir tane daha isim eklenirse bu listeye, oturur ağlarım şeref...
-
Evlenmek falan çok boş iş hacı. Gerçekten bak, ayrıca çok da terbiyesizce sayılabilecek bir eylem bu. Kız istemek mesela; kızın babasına ...
