05 Ocak 2010

Rüya...

20dk. önce güzel güzel sızmışken şimdi deyim yerindeyse cin gibiyim. Ve uyumayı kat-i suretle düşünmüyorum.

Bir insan rüyasında ünlü birini görürse (ki bu ünlü insan Jared Leto, Emile Hirsch, Louise Garrel, Leonardo Sbaraglia, Romain Duris ve Takeshi Kaneshiro karışımı birşey ise...) ve rüyasındaki bu ünlü insanla 15 yaşındaki veletlerin hayallerindeki bir sahnenin içinde başroldeyse eğer, ertesi sabah kalktığında gülüp eğlenebileceği hatta arkadaşlarıyla muhabbet ederken "dün gece bi rüya gördüm hacı yok böyle bişi ahuhauhua" şeklinde anlatacağı çok hoş bir yaşanmışlığa sahip olur.

Ama rüyasında gördüğü insan 16 yıl önce intihar etmiş, ardından binlerce mum yakılıp dua edilmiş, hatta abartıp peşi sıra intihar edenlerin kaydedildiği arıza bir rock star ise ve bu rocker cenazeye gider gibi simsiyah bir takım içinde ona doğru yaklaşıp sarılmış ve "merak etme o kadar da kötü değil burası" diyorsa ve anlamadığı bir dilde ona dua etmeye başlıyorsa... ve ayrıca rüyanın sahibi soyut dünyasına konuk olan rockera somut sünyasında hayran bile değilse, bu işte bir terslik var demektir.

Televizyonu açtım, ses olsun diye... Şapşal bir dizinin bilmem kaçıncı tekrarı bana eşilik ediyor. Yazmalıyım, yazmalısın, yaz artık diyen iç seslerimi dinledim ve piisiimi açıp yazdım birşeyler. Ama yazmakla anlatmak çok farklı... O yüzden gelip birilerine anlatmam gerekliydi.

Basite kaçıp twitterı açtım önce, nasılsa bir sürü uykusuz asosyal şu an saçma sapan düşüncelerini birilerinin ciddiyetle okuyup algıladığını sanmakta...

Kısacası feci korktum azizim. Rüya tabirileriyle aram yoktur "kaba etin açıkta kalmış, çok yemişsin hazımsızlık çekiyorsun vs..." der geçer giderim... Yine de diyorum. Ama mümkünse sevgili Cobain bir daha soyutluğuma konuk olmasın.

27 Aralık 2009

Geçen Gün Bi Film İzledim Vol.3



Durup bir liste çıkarınca ne kadar çok film izlediğimi görüp "Geçen Gün Bi Film İzledim..." başlıklı atıp tutma yazılarımın düşündüğümden daha uzun soluklu olabileceğini fark etmiştim malumunuz.. Ayrıca gerçekten beğendiklerimi yazmak daha mantıklı geldi.Çünkü ben yazarken ve eminim sizlerde okurken sıkılıyorsunuz. Zaten çok uzun zamandır blog sayfamla ilgilenemiyorum. Çok işim falan olduğundan değil sadece içimden gelmiyor, 300 küsür günü geride bırakıp matematiksel hesapların doğrultusunda yeni bir 300 küsüre doğru adım adım yaklaştığımız şu günlerde yapmak istediğim tek şey sevdiğim 3-5 kişiyle oturup muhabbet etmek.

Bahsettiğim bu 3-5 kişinin de benim gibi hiçbir işi olmamasına rağmen nedense hiç vakti yok. Kozmosun insanlarla dalga geçme şekillerinden biri de yapacak iyi bir şeylerin yokken gerçekten istediğin şeyleri yapmaya vaktinin olmaması. 3 gece önce geçirdiğim harika vaktin ardından o gece yanımda olan herkesin birbirinden çok çok alakasız yerlerde yine birbirinden çok ama çok alakasız işlerle uğraşıyor olmaları da kozmosun başka bir "nanik sana Mimi" deme şekli zaten.

Son 3 aydır çok sevdiğim ve aramızda birinci dereceden kan bağı bulunan insanların, hep birlikteyken olmasa da ayrı ayrı zamanlarda belirttikleri düşüncelerine göre, yavaş yavaş hiç bir şey yapmayan, tembel, sorumsuz ve yabani birine dönüşüyor-muşum.

Gerçi psikoloji literatürüne göre asosyalliğin gözünü çıkardığım şu son yılda film izlemenin, yeni albümler edinmenin, tiyatroya, sinemaya gitmenin, bir kaç yerin fotoğrafını çekmenin ve babamın eski pikabını çalıştırmaya uğraşmanın sosyal bir insanın kültürel atraksiyonlarından sayılabileceğinin altını çizmek istiyorum. Bu saydığım şeyleri yalnız başına yapıyor olduğum gerçeğiyse sadece ve sadece insanlarla birlikte olmaktan pek haz etmemle alakalıdır. Yoksa yanlarında olmaya katlanabildiğim ve birlikte vakit geçirmekten zevk aldığım insanlarla iken gayette sosyal bir böcek olabilme kapasitesine sahip biriyim.

Her neyse filmlerden bahsetmeye başlayayım yoksa sıkılıp yine yarım bırakacağım.


Kirschblüten -Hanami (2008): Doris Dörrie sen nasıl bir kadınsın! Yazar, yönetmen, aktrist, ressam... ki bunlar biz fanilerle paylaştığın yönlerinden sadece bazılarıdır eminim.

Bir kadın düşünün şimdi, orta yaşlarını geride bırakmış yavaş yavaş akşama doğru yolunda yürüyenlere katılmak üzere, zaten doktoru haber vermişti 2 gün önce " isterseniz eşinizle bir şeyler yapın seyahate çıkın birlikte bolca vakit geçirin." demişti. Şimdi bu kadının eşinin bavulunu hazırladığını düşün, adamın mendilini ütülerken ağladığını 1 damla göz yaşının mendili ıslattığını ve hızlıca sıcak ütüyü ıslanan yere bastırdığını gör. Sonra 1 saat 46 dakika boyunca izle filmi ve o mendili öyle iç burkucu bir yerde gör, öyle iç burkucu bir yerde gör ki hönküre hönküre ağlamaya başla. (hönkürmek denir ona evet)

İzle, hatta müziklerini bul dinle.


Moon (2009): Benim gibi bilimkurgudan pek de haz etmeyen tipler için yapılmış mükemmel bir film Moon. Sam Rocwell oynuyormuş aman da aman diyerek izlemeye karar verdiğim film District 9'ı izlemeden önce bu senenin en iyi Sci-Fi filmi budur yahu dedirtmişti bana. Filmin en iyi tarafı dünyayı kurtaracak bir kahramanı izlemiyor olmanız. Son zamanlarda yapılan bilimkurgulara göz atacak olursak hep bir iyi-kötü savaşının olduğunu görüyoruz, robotlarla savaşan insanlar veya robotlarla savaşan başka robotlar ve her ikisiyle savaşan insanlar vs vs... Moon'da da Kevin Spacey'nin sesiyle hayat verdiği bir adet robotumuz var. Kendisi favori karakterim. Zaten film boyunca robot Gerty dışında sadece Sam Rocwell (ler) görüyorsunuz, araya kaynayan bir kaç kişiyi göz ardı edersek. Film biterken garip hisler içinde buluyor insan kendini, etik kurallar insani duygularla çakışıyor ve aslında tam da bir sonuca ulaşamıyor insan. Filmin sonundaki konuşmalara da zaten bu karmaşanın sonuçsuz ve hatta tartışmaya kapalı olduğunu gösteriyor.

Film Ekimi'nde kaçırdığım için pişman olduğum David Bowie'nin mini mini yavrucuğu Duncan Jones'un (38) yazıp yönettiği filmin müzikleri Clint Mansell imzası taşıyor diye ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim. İzleyin ama mümkünse District 9'ı izlemeden önce izleyin.


Mary and Max (2009): Adam Elliot'ın yazıp filme aldığı stop motion animasyon arka arkaya 3 kere izlediğim tek film oldu. (özellikle uzun otobüs yolculuklarım sırasında mükemmel yarenlik etti bu film bana) 13 ay çekimleri yapılan film 5 yılda bitirilebilmiş ve gerçek bir mektup arkadaşlığı hikayesine dayanıyormuş.

Manik depresif animasyon 44 yaşındaki amerikalı obez Max ile 8 yaşındaki her açıdan garip ve arkadaşları tarafından dışlanmış avustralyalı Mary arasında mektuplaşma ile başlayan arkadaşlığı anlatıyor. İzlerken bir yandan gülümseyip diğer yandan ağlıyorsunuz. Israrla izlemenizi tavsiye ediyorum, hatta sonra gelip beğendik beğenmedik diye haber edin bana.


Shrink (2009): Sırf Kevin Spacey adı geçiyor diye izlediğim diğer 50 küsür filmin yanında Shrink ayrı bir yere sahip. Daha başlarken iyi bir hikaye izleyecek olduğunuzu hemen anlıyorsunuz zaten. Yavaş yavaş hatta çok yavaş ilerleyen bir kurgusu olmasına rağmen karakterlerle (ki ot satıcısı Jesus'la bile) empati kurabildiğiniz için izlerken hiç sıkılmayacağınızı garanti edebilirim. Ünlülerin deli dokturu Henry Carter'ın (Kevin Spacey) yaşadığı trajedinin ardından hayatını ve yaptığı işi sorgulamasını anlatan, yan karakterlerinin bile olağanüstü performans sergilediği film sonunda "her şeye rağmen yaşamaya mecburuz" dedirtiyor. Filmi kesinlikle ve mümkünse yanınızda sevgiliniz, arkadaşınız falan olmadan tek başınıza izleyin.


Where The Wild Things Are (2009): Spike Jonze gibi bir adamın Maurice Sendak kitabına hayat verdiği filmi o kadar uzun zamandır bekliyordum ki... 13 yaşındayken ingilizce öğretmenimizin okumamız için ödev olarak verdiği kitaplardan biri de Where The Wild Things Are idi, 13 yaşında bir çocuk olarak sadece güzel bir hikaye diye okuduğum ve belki de ödevim olduğu için pek de kendimi veremediğim kitabı şimdi muhteşem bir kaçış olarak görüyorum. Tıpkı Peter Pan gibi büyümek istemeyen herkes mutlaka bu kitabı okusun ve filmi izlesin.

Kitap, Max adında kurt kostümüyle akşama kadar evlerinin etrafında koşturup oynayan ve yaramazlıklar yapan küçük bir çocuğun, annesinin yaptığı yaramazlıklara ceza olarak onu akşam yemeği yemeden yatağına göndermesiyle başlayan ve sadece hayalci bir aklın kavrayabileceği hikayesini anlatıyor işte o yüzden Where The Wild Things Are filmi de kitaba sadık kalınarak yapılmış, aynı şekilde sadece hayalci bir aklın içine girebileceği bir yapım. Sinemaya gidin izleyin, sonra da dvdsini alın, evin bir köşesinde hep bulunsun. Filmle ilgli tek uyarım "sakın ha küçük çocuklara izleteyim demeyin" olacaktır. Çünkü filmin içinde kocaman gövdeleriyle gereçekten küçük bir çocuk için korkutucu sayılacak canavarların Max'i yemekten bahsettiği bölümler var. Filmde belli bir yaş sınırı yok gerçi ama yine de bilginiz olsun.

Filmler izlemek, eğer yaşamak zorunda olduğunuz hayatlarınızdan az çok sıkılmış veya bunalmışsanız, gerçekten bir kaçıştır. Herkesin kaçış planları vardır ve eğer sizinki de benimki gibi kitaplar ve filmlerle başka yaşamlara konuk olmaksa, yukarıda bahsettiğim filmler tam da misafir olunacak türden. İyi seyirler dilerim, beni haberdar edin.

Sevgi, saygı ve öptüm.

10 Aralık 2009


Bazen elinize dvd kutularını alıp izlemek istediğiniz filmi seçmeye çalışırken fark edersiniz ki görmek istediğiniz kişiler, ortak olmak istediğiniz sorunlar, derin derin iç çektiren romans o kutuların hiç birinde değildir. Durup artık sayısını bilmediğiniz ve bir kitap gibi dizdiğiniz kutulara ve yuvarlak plastik dağınıza bakarsınız. Kült filmler, başkaları tarafından 100 yılın en iyi aşk hikayeleri seçilen ve gerçekten sizin de çok sevdiğiniz eserler. Yok, izlemek istediğiniz film orada değil. Bilgisayarınıza koşup acaba gözümden kaçan bir şeyler kalmış mı diye dosyalarınızı altüst edersiniz. Hali hazırda inmekte olan bilim kurgu ve avrupa filmlerine bakarsınız ama ı ıh, izlerken sizi koltuktan fırlayıp amaçsızca yürümek için koridora yöneltecek hikaye orada yoktur.

Son çare animasyonların bulunduğu rafa koşarsınız, gecenin saat 3'ü dür ve perdesiz pencerelerinizden sizi izleyen dağlara bakarsınız bir an, durup "bu saatte herkesin uyuyor olması ne büyük bir hata" diye söylenirsiniz. Kutulardan hayır gelmez asetat kalemi ile süslenmiş dvdlerinize uzanırsınız. En son izlemiş olduğunuz muhteşemlik geçer elinize ilk. En sevdiği renk kahverengi olan bir adet Mary ve çikolatalı sandviçin gerçekliğini doğrulayan Max vardır elinizde. Filmi size öneren arkadaşınızı düşünüp "aferin lan" diye geçrirsiniz içinizden, bu kadar basit bir şey için minnettar olursunuz.

Ama maalesef görmeyi istediğiniz şey bu da değildir. Elinizdekileri bırakır ve annenizin deri kanepesine atarsınız kendinizi bir un çuvalı gibi. Sonra beyninizde, "şu kanepeye kendini bırakıverme şöyle, bir yerin çıkacak bir gün" cümlesi yankılanır. Yapacak bir şey bulamaz ve telefonunuzu aramaya başlarsınız, ev telefonundan kendi numaranızı ararsınız umursamazlığınızın doruk noktasındaki alet dün akşamdan beri kendisiyle ilgilenmediğiniz için size küsmüş, şarjını bitirmiş ve kendini kapatmıştır.

Öylece karanlıkta oturursunuz pc ekranından gelen ışığa aldırmadan. Kalkıp kahve yapmak, yarım kalan kitaplarınızı karıştırmak, telefonunuzu aramak, televizyonu açıp bayat bir program izlemek, ders notlarını temize çekmek ya da gidip uyumaya çalışmak saat 3'ü biraz geçiyorken elinizde kalan seçeneklerinizdir. Ve gidip kahve makinesini çalıştırmayı seçersiniz. Kahve olana kadar buzdolabının üstündeki magnetlerle oynarsınız hala 8 yaşındaymış gibi.

İşi yiyecekleri bozulmadan korumak olan aletin siziznle konuştuğunu düşünün şimdi. Hem de hiç yabancı olmadığınız bir kaç cümleyi tekrarladığını.

Duygularınız var mı? Bu duygularınızı doğru ya da doğru olmayan biçimlerde belirlemenin yolları vardır. Bir iç dünyanız var mı? Kimsenin değil, kendi sorununuzdur. Heyecanlarınız var mı? Boğun onları. Güçlükleriniz varsa sessizce çözümlemeye bakın der 10 Emir'den biri...

Lanet olsun! Ben kendi sorunlarım hakkında konuşmak istiyorum.

15dakika kadar da mutfakta oyalanmış olursunuz ama hala içinizdeki boşluk dolmaz, canınızın istediği şey çok sevdiğiniz kahveniz de değildir çünkü. Bir şeyler istediğinin farkında olan ama istediği şeyin ne olduğunu bulamayan insanlar kadar salak yaratıklar olmaz diye kendi kendinize konuşursunuz, dünyada ki en değerli maddesel varlığınıza doğru uzanırken. Tekerleği şöyle bir çevirirsiniz şans oyunu oynar gibi. Karşınıza çıkan şey kahvenizden kocaman bir yudum alıp yanan ağzınızın keyfini sırıtarak çıkarmanıza neden olur. Albümü açıp aradığın parçayı bulursun, sesi sonuna kadar açar minicik kulaklıklarından çıkan sesin bütün odayı sardığını fark edersin. Gecenin sessizliğinin harika bir şey olduğuna karar verip bu sefer de diğer insanların sen kendi kendine bu kadar eğlen diye uyumayı seçtiklerini düşünürsün.

Bu kadar ukalalık sana bile fazla gelir ama keyfin yerindedir, ne istediğni bulmuş olmanın verdiği sevinçle bilgisayarına koşup aziz gugıla "John Paul and Craig The Beginning, Romance and Sunset Ending" yazarsın... Yüzündeki sırıtış daha da büyürken pek sevgili McDean severlerin senin için oluşturduğu playlistlere ulaşıp 54 adet videoyu sekmelere dizersin tek bir tıkla.

Videolar yüklenene kadar oda aynı şarkıyla dolmaya devam ederken acaba bu garipliklerim biraz daha büyüyünce geçer mi diye düşünüyordum. Sonra 23 yaşında olduğum ve 4 ay sonra 24 olacağım gerçeğiyle yüzleştim. Hala derslerini lisedeki gibi asan bir öğrenciydim, hala birilerine kafa tutmak hayattaki en değerli amacımdı, hala gelecek planlarımda para kazanıp kariyer yapmak yoktu ve hala soundtrack yaşamaya devam ediyordum. Kafamın içindekiler tüketilen zamandan daha öteydiler. Ve bütün bunlar o kadar gereksiz ve değersiz gerçekliklerdi ki...

Şimdi herkes benimle bilikte tekrarlasın, yüksek sesle okuyun ki sesiniz kelimelere hayat versin ve asla unutmayın söylediğiniz şeyi. "Aradığımız dünyalar asla gördüklerimiz olmamıştır; ne de pazarlığını yaptığımız dünyalar, satın aldıklarımız..."

İşte bu kadar basit.

Geçenlerde, karşımda otururken varlığına katlanabildiğim bir kaç arkadaşımdan biri, çok açık bir şeklide "senden adam olmaz" dedi. Önce durup gülümsedim sonra ağzından çıkan her kelime harf harf içime kazınan bir başkasına "bizden adam olmaz" dedim. O da saat tam 3.11 iken "bizden adam olur, asıl bizden adam olur!" dedi ve ben amaçsızca ayağa kalkıp koridorlarda boş boş dolanmamı sağlayacak hikayeyi izlemeye başladığım sırada o da yatağında dönüp uyuyamamaya devam etti.

Not: Fotoğrafı aziz bing'de dolanırken buldum sahibine saygılar.

Bu yazı Mimi Wonka tarafından 16.30 sıralarında odası Feeling Good ile dolup taşarken karalandı.

25 Kasım 2009

Kendime Not:



İnsanın en çekilmez tarafı (insan olduğu gerçeğini bir kenara bırakacak olursak eğer) bağlı olduğunu savunduğu ahlak ilkelerinin olmasıdır. Hiçbir insan gerçekte ahlaksız olduğunu veya toplumun yüz kızartıcı bulduğu bir ya da daha fazla olguyu eyleme dökmekten büyük haz alacağını itiraf edemez. Çünkü toplumlarda yaşayan insan, diğer bireyleri memnun edici eylemlerde bulunduğu sürece mutlu olabileceği öğretilerek büyütülmüştür.

Peki bu gerçeklikten sıyrılabilen kaçımız var?

14 Kasım 2009

Geçen Gün Bi Film İzledim Vol.2

Sorma sevgili okur. Çok güzel filmlerdi hepsi. Birbirinden alakasız bir çok film izledim ama hepsini yazmak yerine sınıflandırma yaparak yazmaya karar verdim. Bahsedeceğim filmler cinsellik, şiddet, korku ve dram içerikli. Bazılarının aşırı kaçmış dediğim noktaları da olmadı değil ama yine de kabul edilebilir olaylardı anlatılanlar. Zaten düşününce; insanların çocukların kafasını ezip öldürdüğü, yaşlı insanları dövüp sokağa attığı, söylediklerinin arkasında durup sözünden dönmeyenlerin hapis edildiği ve suçlu olanın ölmesine göz yumulabileceğini söyleyenlerin ve hatta buna bizzat göz yumanların olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bir filmde anlatılanların gerçekliğini düşünmek mi? Biz devam edelim...

Artık son sınıf öğrencisi olduğum için zamanımı okula gidip derslere girmek yerine evimde oturup okumak, yazmak, izlemek, dinlemek gibi atraksiyonlarla geçiriyorum ki çok güzel bir bitirme tezim, 4.dönemden kalma derslerim ve yeni dönem vizelerim, finallerim falan var, yok değil. Bunu mesele etmiyorum tabi ki. Eğitiliyorum işte, ya onlar sıkılacak ya da ben onların anlattıklarından zevk almaya başlayacağım. Garip bir ön sevişme yaşıyoruz yani. Her neyse...

İzlediğim ve haklarında atıp tutmak istediğim filmlere geçelim. Ayrıca spoiler uyarısı da yapmalıyım, bazı yerlerede az çok bahsetmeden geçemeyeceğim şeyler var çünkü.

Ex Drummer (2007): Belçika yapımı bir Hardcore. (hardcore genelde anlamı dışında kullanılır müzik piyasasında ki zaten bahsettiğim de o hardcore değil, Max Hardcore diyeyim anlaması gerekenler anlasın) Ex Drummer saldırgan bir film ve seyircisinin izlerken veya izledikten sonra ne düşündüğüyle zerre ilgilenmiyor. İzlerken rahatsız eden (bittikten sonra da rahatsız eden) son sahnelerindeki müziklerle coşturan bir film.

Engelli 3 adam bir grup kurup yapılacak olan müzik festivaline katılmaya karar verir ve bir davulcuya ihtiyaçları vardır. Kendileri gibi engelli birini bulup gruplarına katılmasını isterler. Bas çalan Jan Varbeek'in sağ kolu kaskatıdır, gitarist Ivan Van Dorpe neredeyse sağırdır ve solist Koen De Geyter ise genç kadınları dövmekten zevk alan bir sapıktır. Davulcu olarak aralarına katılmasını istedikleri ülkesinde tanınan bir yazar olan Dries'da sevgilisi yanında olmadan başkalarıyla sevişemeyen ve toplumsal mantıktan kendini soyutlamış biridir. Yine de elle tutulur bir engeli olmasının gerektiğini söyledikleri zaman davul çalmayı bilmemesini öne sürer.

Film boyunca normal diye nitelendirebileceğiniz tek bir insan karşınıza çıkmıyor. Bazen filmi durdurup bir önceki sahneye dönüp "şimdi burda olan ne" diye kendi kendime sorduğum anlar oldu. Konuşulan lisan da biraz rahatsız etti beni, bilmediğiniz dillerde film izlemek her zaman gariptir zaten. Bunun dışında Ex Drummer görsel açıdan muhteşem sahneleri barındırıyor, (Koen De Geyter evinde hep tavanda yürürken görülür.) karakterler ahlak denilen şeyden zerre bahsetmiyor ve loser edebiyatını gözünüze gözünüze sokuyorlar film boyu. Kendinizi özdeşleştirebileceğiniz hiç bir karakter yok bu filmde (sanmıyorum ki ben özdeşleştirdim yahu diyen biri çıksın) ama nasıl oluyorsa karakterlerin hepsini çok seviyorsunuz çünkü hepsine çok acıyorsunuz. Sonuç olarak beğendiğim ve izlediğime pişman olmadığım bir yapımdı Ex Drummer.

Bağımsız Avrupa Sineması'nın loser edebiyatını sevmeyen, içinde sevgi ve erdem unsurları olmayan, sonuç bölümünde elle tutulur bir mesaj verme kaygısından uzak filmlerden zevk almayanların "ne boktan filmdi lan" diyerek bana küfür etmemesi için şöyle bir uyarı yapmalıyım; "Midesi hassas olanlar izlemesin."

Diario de una ninfómana (2008): Dilimize "Bir Kadının Seks Günlüğü" diye yanlış adapte edilen film aslında "Bir Nemfomanın Günlüğü" adını taşımakta. Seks bağımlısı olan Valére Tasso her şeyin aşırısı fazladır diyen insanlardan. Filmde her şeyin aşırısını yaşayıp normale dönmeye çalışan bir kadın anlatılıyor ki ben severek izlediğimi belirtmek isterim. Filmi Valére'nin belli bir dönem kocası olan Jaime karakterini oynayan pek sevdiğim Leonardo Sbaraglia'nın adını gördüğüm için izledim. En la ciudad sin limites, El rey de la montana ve Concursante filmlerinden aşinalığım olan arıza karakterleri canlandırmak için yaratılmış adam dediğim Leonardo Sbaraglia bu filmle yine hayran bıraktı kendine.

Güzel bir kadının bir çok erkekle birlikte olarak hayatındaki eksikliği haz almakla doyurabileceğini sanmasını anlatan bir film değil bu, sakın bu kadar basit bir konusu olduğunu düşünmeyin. İlk cinsel deneyiminden hiç zevk almayan genç Valére'nin "bunun böyle olmaması gerekiyordu" diyerek dizginleri eline almasıyla başlayan film o kadar garip yönlere gidiyor ki bu kadının burda ne işi var diye kendinize sorduğunuz anlar oluyor. Filmin genelinde bir çok klişe olması bazen eleştirel yaklaşımlarda bulunmama yol açtı. Valére'nin hikayesini sevinerek, hak vererek, üzülerek ve tebrik ederek izledim. Filmde; bir erkeğin kendinden önce başka erkeklerle birlikte olmuş bir kadına aşık olsa bile, yeri geldiği zaman ne kadar hor ve küçümseyen bir gözle bakabildiğini, bunun dünyanın neresinde olursanız olun aynı olduğunu ve bu erkeklerin hepsinin beyin kimyalarında bir sorun olduğunu ayan beyan görebiliyorsunuz.

Aynı şekilde yaşadığı hayattan pek de memnun olmayan bir şeylerin yanlış olduğunun anlayıp yalnız kaldığının farkına varan kadınların ne yaptıklarından emin olmadan bir yüzüğe, evlilik denilen aldatmacaya nasıl kapılıp da gittiklerini de görüyorsunuz. Bu ve bunun gibi önemli ayrıntıların pek de üzerine gidilmeden geçildiği, derinlemesine işlenmediği de belirteyim. (ki ben yönetmen olsam Valére'nin seviştiği her adamla neler yaptığını uzun uzun göstermek yerine biraz daha kendi kendine kaldığı anlara yoğunlaşırdım.) Açık olmak gerekirse bazı yerlerde gereksiz abartıların da olduğunu söylemek gerekir. Durak gibi bir yerde oturan adamla göz göze gelip adamı peşine takmak izbe bir yerde ayak üstü bir posta falan. Bazen yok yahu bu kadar da olmamıştır diyorsunuz yani. Yine de çok sıcak bir film (her anlamda) pek fazla bir şeyler beklemeden izlemek lazım ki bağımsız kadın filmleriyle konulu porno arasında gidip gelen bir film olduğunun belirtildiği bir çok yorum mevcut.
Me Mére (2004): Christophe Honoré'nin yönettiği film bilindik fransız filmlerinden çok uzak, ayrıca izlerken eksik bir şeylerin olduğu hissini uyandırıyor. Louis Garrel oynamış diyerek bir göz atmak lazım dediğim film o kadar da ahım şahım olmamakla birlikte yine de belli tabuları altüst etmesi göz önüne alınarak "eh yine de iyiydi" şeklinde niteleniyor gözümde.

Annesi sadist zevklere sahip bir hayat kadını olan Pierre büyükannesi ile büyümüş dindar bir çocuktur. (kendi kendine incilden pasajlar okuyan, tanrıya yalvaran cinsten) Pierre yaz gelince anne ve babasını ziyaret etmeye karar verir ve yanlarına gider. Birbirlerine kötü ve kaba davranan ebeveynleriyle tanışan Pierre babasından pek haz etmese de annesine saygı duyar ve annesini babası gibi bir adamla evli olan bahtsız bir kadın olarak görür. Bir trafik kazasında baba ölür. Pek büyük bir trajedi sayılmasa da bu 16 yaşındaki genci etkiler. Annesiyle daha çok yakınlık kurmak ister ama bu yakınlık hiç de onun düşündüğü şekilde olmaz. Babasından daha sapkın olan annesi oğlunu kendi yaşadığı sadist seks hayatının içine doğru çekmeye başlar.

Filminin devamında aile kavramının altüst edilişi göz önüne seriliyor. Anne ve oğlun birbirlerini arzulaması ve anne için hiç de iyi bitmeyen bir sonla bu arzunun nihayetine ulaşmasını izliyoruz. Arada bir çok aksak karakterle karşılaşıyoruz ve Pierre'in içine çekildiği bu hayattan kurtulma çabalarını ama bir yandan da bu hayatın onun gözünde yüceldiği anları görüyoruz.

Filmin sonlarına doğru bizim (en azından benim) için güzel anlamlar taşıyan The Turtles'ın So Happy Together'ı gibi güzel bir parçayı çok alakasız bir manaya gelecek şekilde dinliyor ve aklımıza o şekilde kaydedip "ah be Garrel bunu da yaptın ya artık..." diyoruz. Tabi filmin aklınıza bu hoş sahne ile kazınması için Louis Garrel hayranı olmanız lazım o ayrı konu.

Antichrist (2009): Lars von Trier filmini daha vizyona girmeden merak etmiştim nasıl bir şey olacak acaba diye. Gainsbourg ve Dafoe başrolde yahu iyi, güzel, süper olur herhalde demiştim. Az bile kalır okuyucu az bile kalır! İzlerken rahatsız oluyorsunuz, korkuyorsunuz, üzülüyorsunuz, karakterlerden hem nefret ediyorsunuz hem de hak veriyorsunuz. Film bittikten sonra iyi ki bitti diye derin bir nefes alıyorsunuz ama sonra da bir daha izlesem mi diye düşünüyorsunuz.

Çocuğunun ölümünü kabullenemeyen annenin eşine "sen zaten her zaman ilgisizdin" şeklinde suçlamaları ile başlayan film ilerleyen dakikalarda aslında suçlunun anne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamanıza ve sonunda gerçekten de annenin suçlu olduğunun gösterilmesiyle son buluyor.

Filmdeki hikayeyi anlatmak yerine izleyip kendi yorumunuzu yapın demek istiyorum. Zaten bahsettiğim filmler arasında en beğendiğim ve hakkında laf etmenin gereksiz olduğunu düşündüğüm tek film Antichrist oldu. Hikaye bir yana görsellik muhteşemdi. Özellikle film başlarken Tuva Semmigsen ve Barrokksolistene performansıyla Rinaldo'dan Lascia ch'io Piagna eşliğinde siyah beyaz sahneler çok etkileyici olmuş. Bana biraz da Tarsem'in The Fall'undaki açılış sahnesini hatırlattı.

İzleyin, izleyin ve izleyin diyorum ama yine de cinsellik ve aşırıya kaçan kanlı sahneleri izleyemeyenler, yani midesi sağlam olmayanlar izlemeden önce bir kere daha düşünsünler demeden geçemiyorum.

İzlediğim filmler hakkında atıp tutmaya vol.3 ile devam edeceğim. Ayrıca bu kadar uzun bir yazıyı okumaya vakit ayırdığın içinde teşekkürler okuyucu. Sevgiyle kal.

28 Ekim 2009

son zamanlarda duyduğum tek işe yarar fikir;


"Tüm kritiği, teoriyi,akademiyi,sokağı bırakıp bir manav açacağım Oslo'da ya da Heidenberg'te."

..ve son zamanlarda gördüğüm en güzel fotoğraf;

27 Ekim 2009

Seni Çok Seviyoru(m)z David Arthur Brown!

Öncelikle Brazzaville'i sevmeyen ölsün demek yerine Brazzaville'e bir şans vermeyen domuz gribi olsun demek isterim. (ki hemen çıkarma tırnaklarını, burnuma hamle yapma! N1H1 nedir ki biraz üstüne düşersen her şeyi bozduğun gibi grip mikroplarının da asabını bozarsın)

Mütamadiyen dinlediğim ve her ne kadar 2M1C "sürekli dinleyip tüketme şarkıları" dese bile vazgeçmediğim Brazzaville, Tiersen'den sonra "evlensek mi Mimiciğim yahu" dese peşinden Vegas yollarını aşındıracağım David Arthur Brown'ın naçizane grubu malumunuz. ("kısa cümleler kur Merve" diyen bir edebiyat hocam vardı Müzeyyen Hanım, blog sayfamı okusa verdiği 100lerin içine oturacağı kesin)


David Arthur Brown Brazzaville'in dağıldığını duyurup artık solo çalışacağını belirtmiş aradan pek de uzun bir zaman geçmeden bildiri kıvamında bir mektup yayınlayarak gurubun dağılmadığını söylemiş ve dinleyicilerinden özür dilemişti. Solo çalışmaları devam eden Sayın Brown'ın albümü an itibariyle çalma listemde yerini almış bulunmakta.

Saygıdeğer yarenim FSD dün haber vererek korsancılıksa korsancılık, konserlerine gider telafi ederiz ki mantığıyla albümü edinmemi sağladı. Yine de ilk olarak Brazzaville'in bir kaç parçasıyla ısınma turu attım. Hani nasıl birşeyle karşılaşacağım belli değil, zaten hep ya sevmezsem diye çok korkarak dinlerim bazı albümleri. Severek dinlediğin adamlar yeni albüm çıkarır hemen dinlemek istersin falan, benim için o olay tam tersi işte, "oha ya beğenmezsem ne olacak" şeklinde paranoya yaparım önce. Eski albümlerden sevdiğim parçalar ile başlarım, biraz ısınırım "amaaan güzel değilse de değil eski parçaları yeter bana" diyecek kıvama gelene kadar takılırım o şekilde. Bu sefer de öyle yaptım önce Brazzaville ile başladım ardından dayandım Brown'ın albümü Teenage Summer Days'e. Çok da beğendim çok da sevdim aşkım depreşti falan. (abartıda sınır tanımayan bir insanım kafanı yorma oku geç oku geç, burda işler böyle yürüyor.)

Favori parçalarım Teenage Summer Days, Barcelona, Fallujah, Morning Sun ve Hotel Devman (höh zaten 11 parça var yarısını beğenmişim evet) Albüm ülkemizde piyasaya çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum. Daha Amazon'da da görmedim. Edineceğim bu albümü evet.

Tadımlık parçalar koyuyorum tabi ki en kısa zamanda albümü dinlemenizi tavsiye ederim, saygılar.


Fotoğraf: ntvmsnbc.com

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...