14 Kasım 2009

Geçen Gün Bi Film İzledim Vol.2

Sorma sevgili okur. Çok güzel filmlerdi hepsi. Birbirinden alakasız bir çok film izledim ama hepsini yazmak yerine sınıflandırma yaparak yazmaya karar verdim. Bahsedeceğim filmler cinsellik, şiddet, korku ve dram içerikli. Bazılarının aşırı kaçmış dediğim noktaları da olmadı değil ama yine de kabul edilebilir olaylardı anlatılanlar. Zaten düşününce; insanların çocukların kafasını ezip öldürdüğü, yaşlı insanları dövüp sokağa attığı, söylediklerinin arkasında durup sözünden dönmeyenlerin hapis edildiği ve suçlu olanın ölmesine göz yumulabileceğini söyleyenlerin ve hatta buna bizzat göz yumanların olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bir filmde anlatılanların gerçekliğini düşünmek mi? Biz devam edelim...

Artık son sınıf öğrencisi olduğum için zamanımı okula gidip derslere girmek yerine evimde oturup okumak, yazmak, izlemek, dinlemek gibi atraksiyonlarla geçiriyorum ki çok güzel bir bitirme tezim, 4.dönemden kalma derslerim ve yeni dönem vizelerim, finallerim falan var, yok değil. Bunu mesele etmiyorum tabi ki. Eğitiliyorum işte, ya onlar sıkılacak ya da ben onların anlattıklarından zevk almaya başlayacağım. Garip bir ön sevişme yaşıyoruz yani. Her neyse...

İzlediğim ve haklarında atıp tutmak istediğim filmlere geçelim. Ayrıca spoiler uyarısı da yapmalıyım, bazı yerlerede az çok bahsetmeden geçemeyeceğim şeyler var çünkü.

Ex Drummer (2007): Belçika yapımı bir Hardcore. (hardcore genelde anlamı dışında kullanılır müzik piyasasında ki zaten bahsettiğim de o hardcore değil, Max Hardcore diyeyim anlaması gerekenler anlasın) Ex Drummer saldırgan bir film ve seyircisinin izlerken veya izledikten sonra ne düşündüğüyle zerre ilgilenmiyor. İzlerken rahatsız eden (bittikten sonra da rahatsız eden) son sahnelerindeki müziklerle coşturan bir film.

Engelli 3 adam bir grup kurup yapılacak olan müzik festivaline katılmaya karar verir ve bir davulcuya ihtiyaçları vardır. Kendileri gibi engelli birini bulup gruplarına katılmasını isterler. Bas çalan Jan Varbeek'in sağ kolu kaskatıdır, gitarist Ivan Van Dorpe neredeyse sağırdır ve solist Koen De Geyter ise genç kadınları dövmekten zevk alan bir sapıktır. Davulcu olarak aralarına katılmasını istedikleri ülkesinde tanınan bir yazar olan Dries'da sevgilisi yanında olmadan başkalarıyla sevişemeyen ve toplumsal mantıktan kendini soyutlamış biridir. Yine de elle tutulur bir engeli olmasının gerektiğini söyledikleri zaman davul çalmayı bilmemesini öne sürer.

Film boyunca normal diye nitelendirebileceğiniz tek bir insan karşınıza çıkmıyor. Bazen filmi durdurup bir önceki sahneye dönüp "şimdi burda olan ne" diye kendi kendime sorduğum anlar oldu. Konuşulan lisan da biraz rahatsız etti beni, bilmediğiniz dillerde film izlemek her zaman gariptir zaten. Bunun dışında Ex Drummer görsel açıdan muhteşem sahneleri barındırıyor, (Koen De Geyter evinde hep tavanda yürürken görülür.) karakterler ahlak denilen şeyden zerre bahsetmiyor ve loser edebiyatını gözünüze gözünüze sokuyorlar film boyu. Kendinizi özdeşleştirebileceğiniz hiç bir karakter yok bu filmde (sanmıyorum ki ben özdeşleştirdim yahu diyen biri çıksın) ama nasıl oluyorsa karakterlerin hepsini çok seviyorsunuz çünkü hepsine çok acıyorsunuz. Sonuç olarak beğendiğim ve izlediğime pişman olmadığım bir yapımdı Ex Drummer.

Bağımsız Avrupa Sineması'nın loser edebiyatını sevmeyen, içinde sevgi ve erdem unsurları olmayan, sonuç bölümünde elle tutulur bir mesaj verme kaygısından uzak filmlerden zevk almayanların "ne boktan filmdi lan" diyerek bana küfür etmemesi için şöyle bir uyarı yapmalıyım; "Midesi hassas olanlar izlemesin."

Diario de una ninfómana (2008): Dilimize "Bir Kadının Seks Günlüğü" diye yanlış adapte edilen film aslında "Bir Nemfomanın Günlüğü" adını taşımakta. Seks bağımlısı olan Valére Tasso her şeyin aşırısı fazladır diyen insanlardan. Filmde her şeyin aşırısını yaşayıp normale dönmeye çalışan bir kadın anlatılıyor ki ben severek izlediğimi belirtmek isterim. Filmi Valére'nin belli bir dönem kocası olan Jaime karakterini oynayan pek sevdiğim Leonardo Sbaraglia'nın adını gördüğüm için izledim. En la ciudad sin limites, El rey de la montana ve Concursante filmlerinden aşinalığım olan arıza karakterleri canlandırmak için yaratılmış adam dediğim Leonardo Sbaraglia bu filmle yine hayran bıraktı kendine.

Güzel bir kadının bir çok erkekle birlikte olarak hayatındaki eksikliği haz almakla doyurabileceğini sanmasını anlatan bir film değil bu, sakın bu kadar basit bir konusu olduğunu düşünmeyin. İlk cinsel deneyiminden hiç zevk almayan genç Valére'nin "bunun böyle olmaması gerekiyordu" diyerek dizginleri eline almasıyla başlayan film o kadar garip yönlere gidiyor ki bu kadının burda ne işi var diye kendinize sorduğunuz anlar oluyor. Filmin genelinde bir çok klişe olması bazen eleştirel yaklaşımlarda bulunmama yol açtı. Valére'nin hikayesini sevinerek, hak vererek, üzülerek ve tebrik ederek izledim. Filmde; bir erkeğin kendinden önce başka erkeklerle birlikte olmuş bir kadına aşık olsa bile, yeri geldiği zaman ne kadar hor ve küçümseyen bir gözle bakabildiğini, bunun dünyanın neresinde olursanız olun aynı olduğunu ve bu erkeklerin hepsinin beyin kimyalarında bir sorun olduğunu ayan beyan görebiliyorsunuz.

Aynı şekilde yaşadığı hayattan pek de memnun olmayan bir şeylerin yanlış olduğunun anlayıp yalnız kaldığının farkına varan kadınların ne yaptıklarından emin olmadan bir yüzüğe, evlilik denilen aldatmacaya nasıl kapılıp da gittiklerini de görüyorsunuz. Bu ve bunun gibi önemli ayrıntıların pek de üzerine gidilmeden geçildiği, derinlemesine işlenmediği de belirteyim. (ki ben yönetmen olsam Valére'nin seviştiği her adamla neler yaptığını uzun uzun göstermek yerine biraz daha kendi kendine kaldığı anlara yoğunlaşırdım.) Açık olmak gerekirse bazı yerlerde gereksiz abartıların da olduğunu söylemek gerekir. Durak gibi bir yerde oturan adamla göz göze gelip adamı peşine takmak izbe bir yerde ayak üstü bir posta falan. Bazen yok yahu bu kadar da olmamıştır diyorsunuz yani. Yine de çok sıcak bir film (her anlamda) pek fazla bir şeyler beklemeden izlemek lazım ki bağımsız kadın filmleriyle konulu porno arasında gidip gelen bir film olduğunun belirtildiği bir çok yorum mevcut.
Me Mére (2004): Christophe Honoré'nin yönettiği film bilindik fransız filmlerinden çok uzak, ayrıca izlerken eksik bir şeylerin olduğu hissini uyandırıyor. Louis Garrel oynamış diyerek bir göz atmak lazım dediğim film o kadar da ahım şahım olmamakla birlikte yine de belli tabuları altüst etmesi göz önüne alınarak "eh yine de iyiydi" şeklinde niteleniyor gözümde.

Annesi sadist zevklere sahip bir hayat kadını olan Pierre büyükannesi ile büyümüş dindar bir çocuktur. (kendi kendine incilden pasajlar okuyan, tanrıya yalvaran cinsten) Pierre yaz gelince anne ve babasını ziyaret etmeye karar verir ve yanlarına gider. Birbirlerine kötü ve kaba davranan ebeveynleriyle tanışan Pierre babasından pek haz etmese de annesine saygı duyar ve annesini babası gibi bir adamla evli olan bahtsız bir kadın olarak görür. Bir trafik kazasında baba ölür. Pek büyük bir trajedi sayılmasa da bu 16 yaşındaki genci etkiler. Annesiyle daha çok yakınlık kurmak ister ama bu yakınlık hiç de onun düşündüğü şekilde olmaz. Babasından daha sapkın olan annesi oğlunu kendi yaşadığı sadist seks hayatının içine doğru çekmeye başlar.

Filminin devamında aile kavramının altüst edilişi göz önüne seriliyor. Anne ve oğlun birbirlerini arzulaması ve anne için hiç de iyi bitmeyen bir sonla bu arzunun nihayetine ulaşmasını izliyoruz. Arada bir çok aksak karakterle karşılaşıyoruz ve Pierre'in içine çekildiği bu hayattan kurtulma çabalarını ama bir yandan da bu hayatın onun gözünde yüceldiği anları görüyoruz.

Filmin sonlarına doğru bizim (en azından benim) için güzel anlamlar taşıyan The Turtles'ın So Happy Together'ı gibi güzel bir parçayı çok alakasız bir manaya gelecek şekilde dinliyor ve aklımıza o şekilde kaydedip "ah be Garrel bunu da yaptın ya artık..." diyoruz. Tabi filmin aklınıza bu hoş sahne ile kazınması için Louis Garrel hayranı olmanız lazım o ayrı konu.

Antichrist (2009): Lars von Trier filmini daha vizyona girmeden merak etmiştim nasıl bir şey olacak acaba diye. Gainsbourg ve Dafoe başrolde yahu iyi, güzel, süper olur herhalde demiştim. Az bile kalır okuyucu az bile kalır! İzlerken rahatsız oluyorsunuz, korkuyorsunuz, üzülüyorsunuz, karakterlerden hem nefret ediyorsunuz hem de hak veriyorsunuz. Film bittikten sonra iyi ki bitti diye derin bir nefes alıyorsunuz ama sonra da bir daha izlesem mi diye düşünüyorsunuz.

Çocuğunun ölümünü kabullenemeyen annenin eşine "sen zaten her zaman ilgisizdin" şeklinde suçlamaları ile başlayan film ilerleyen dakikalarda aslında suçlunun anne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamanıza ve sonunda gerçekten de annenin suçlu olduğunun gösterilmesiyle son buluyor.

Filmdeki hikayeyi anlatmak yerine izleyip kendi yorumunuzu yapın demek istiyorum. Zaten bahsettiğim filmler arasında en beğendiğim ve hakkında laf etmenin gereksiz olduğunu düşündüğüm tek film Antichrist oldu. Hikaye bir yana görsellik muhteşemdi. Özellikle film başlarken Tuva Semmigsen ve Barrokksolistene performansıyla Rinaldo'dan Lascia ch'io Piagna eşliğinde siyah beyaz sahneler çok etkileyici olmuş. Bana biraz da Tarsem'in The Fall'undaki açılış sahnesini hatırlattı.

İzleyin, izleyin ve izleyin diyorum ama yine de cinsellik ve aşırıya kaçan kanlı sahneleri izleyemeyenler, yani midesi sağlam olmayanlar izlemeden önce bir kere daha düşünsünler demeden geçemiyorum.

İzlediğim filmler hakkında atıp tutmaya vol.3 ile devam edeceğim. Ayrıca bu kadar uzun bir yazıyı okumaya vakit ayırdığın içinde teşekkürler okuyucu. Sevgiyle kal.

28 Ekim 2009

son zamanlarda duyduğum tek işe yarar fikir;


"Tüm kritiği, teoriyi,akademiyi,sokağı bırakıp bir manav açacağım Oslo'da ya da Heidenberg'te."

..ve son zamanlarda gördüğüm en güzel fotoğraf;

27 Ekim 2009

Seni Çok Seviyoru(m)z David Arthur Brown!

Öncelikle Brazzaville'i sevmeyen ölsün demek yerine Brazzaville'e bir şans vermeyen domuz gribi olsun demek isterim. (ki hemen çıkarma tırnaklarını, burnuma hamle yapma! N1H1 nedir ki biraz üstüne düşersen her şeyi bozduğun gibi grip mikroplarının da asabını bozarsın)

Mütamadiyen dinlediğim ve her ne kadar 2M1C "sürekli dinleyip tüketme şarkıları" dese bile vazgeçmediğim Brazzaville, Tiersen'den sonra "evlensek mi Mimiciğim yahu" dese peşinden Vegas yollarını aşındıracağım David Arthur Brown'ın naçizane grubu malumunuz. ("kısa cümleler kur Merve" diyen bir edebiyat hocam vardı Müzeyyen Hanım, blog sayfamı okusa verdiği 100lerin içine oturacağı kesin)


David Arthur Brown Brazzaville'in dağıldığını duyurup artık solo çalışacağını belirtmiş aradan pek de uzun bir zaman geçmeden bildiri kıvamında bir mektup yayınlayarak gurubun dağılmadığını söylemiş ve dinleyicilerinden özür dilemişti. Solo çalışmaları devam eden Sayın Brown'ın albümü an itibariyle çalma listemde yerini almış bulunmakta.

Saygıdeğer yarenim FSD dün haber vererek korsancılıksa korsancılık, konserlerine gider telafi ederiz ki mantığıyla albümü edinmemi sağladı. Yine de ilk olarak Brazzaville'in bir kaç parçasıyla ısınma turu attım. Hani nasıl birşeyle karşılaşacağım belli değil, zaten hep ya sevmezsem diye çok korkarak dinlerim bazı albümleri. Severek dinlediğin adamlar yeni albüm çıkarır hemen dinlemek istersin falan, benim için o olay tam tersi işte, "oha ya beğenmezsem ne olacak" şeklinde paranoya yaparım önce. Eski albümlerden sevdiğim parçalar ile başlarım, biraz ısınırım "amaaan güzel değilse de değil eski parçaları yeter bana" diyecek kıvama gelene kadar takılırım o şekilde. Bu sefer de öyle yaptım önce Brazzaville ile başladım ardından dayandım Brown'ın albümü Teenage Summer Days'e. Çok da beğendim çok da sevdim aşkım depreşti falan. (abartıda sınır tanımayan bir insanım kafanı yorma oku geç oku geç, burda işler böyle yürüyor.)

Favori parçalarım Teenage Summer Days, Barcelona, Fallujah, Morning Sun ve Hotel Devman (höh zaten 11 parça var yarısını beğenmişim evet) Albüm ülkemizde piyasaya çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum. Daha Amazon'da da görmedim. Edineceğim bu albümü evet.

Tadımlık parçalar koyuyorum tabi ki en kısa zamanda albümü dinlemenizi tavsiye ederim, saygılar.


Fotoğraf: ntvmsnbc.com

17 Ekim 2009




Sabah gazetelere bakarken bir dizi oyuncusu rol arkadaşına aşık olmuş, nişanlanmışlar diye bir habere gözüm çarptı. Yahu sizce de bizim ülkemizde gerçekten de sıkca karşılaşılan bir olay değil mi bu? Dizi çekiminde aşık ol sevgilini, eşini terk et rol arkadaşınla birlikte olmaya başla, çünkü biz aşık olduk falan diye açıklamalar yap. Açıkcası bana çok garip geliyor, tabi ki insanlar aşık olur ama düşünüyorum da bizde ki oyucu diye geçinen tiplerin profesyonellikten bi haber olmasıyla ilgili bir durum olsa gerek bu. Rol yapmayı beceremedikleri için her öpüşme sahnesini, dram dolu aşk hikayesini gerçek addedip, süregelen hayatlarında saçmalıyorlar. İnsanlar garip. Allah mesut etsin tabi.



11 Ekim 2009

Great Pan is dead!

The Rocket Builder çalarken, Gael Garcia Bernal gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde koşarak sokağa atar kendini, önünü göremez, duvarlara tutuna tutuna ilerlemek zorunda kalır, insanlar sanki onu görmüyormuş gibi geçip giderler yanından, kimsenin umurunda olmaz,kafasını kaldırıp gökyüzüne bakar ne bir bulut oynuyordur yerinden ne de tek bir kuş vardır havada süzülen, yere yığılır gibi çöker oturur dayanağı olan duvarın dibine, ellerini yere koyup avuçlamak ister dünyayı, ama kalın parke taşları engeldir, uzanamaz parmakları toprağa, sağına soluna bakar sonra yine başını kaldırır gökyüzüne, hala kimsecikler yok, kalır olduğu yerde, duvara sığınır. Eve dönmek istemez bir daha, orada yitip gitmek için dua etmeye başlar.



09 Ekim 2009



31 saattir uyumadım ve hala matematiksel hesapların peşindeyim.

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi okuyucu? Dur sakın cevap verme hileli soru bu. Ayrıca paran yoksa ne okuyabilirsin ne gezebilirsin? (soru işareti yanlışlıkla koyulmamıştır, uykusuz olmam yazım hataları yapabileceğim anlamına gelmez, düşme bu gaflete şunun şurasında hatrı sayılır bir mazimiz var seninle, canım okuyucu.) Ya da vazgeçtim, zaten düşünüp de bir şeyler yazıyor değilim şu sayfaya kaç yıldır, hiç de öyle soru cevap, kültürel ve sosyal mesaj kıvamında zırvalayamam.

Gidecek konser, görecek film-oyun, dinlenecek albüm, hayran kalınacak sanat eserleri yok hiç derken; kendi ukalalığımın içinde boğularak bir yazı daha heba ettim gitti, tembellikte çığır açtım. 1-2 haftalık tatil kaçamaklarında bile sezon sezon dizi izleyip, yığılan kitaplarını bitirme hevesinde biri olunca zor zaten eğlenip gülmek falan. Plaja gidip "neden bu kadar çok kum var amk, ağzım gözüm kum oldu" diyen birinden sen daha ne beklersin okuyucu? Zaten bir şey beklediğin yok biliyorum, bekleme zaten 789!

- Sabah sabah bu sinir niye Mimiciğim?
- Okula gitcektim olm ben bugün, unuttum ama olsun güzel kahvaltı ettik demi?
- Moore.
- Hea!?
- Moore-Kutcher? Değişti mi ki soyadı?
- Tadım kaçtı yemin ediyorum!

Taksim ne hale geldi öyle peki? Ona ne diyorsunuz? Hani nedir her gün kullandığın bankamatiği yakıp converseler, nikeler geçirilmiş ayaklarınla camlara tekme atmalar falan. Soruyorum, ne yani sen hiç kullanmıyor musun bankaları da gidip marjinal eylem deyip vandallığın gözünü çıkarıyorsun. Açsana bi cüzdanını allahaşkına nedir olay bir bakalım, bu kadar radikal eylemlerde bulunan insan gerçekten soyutlamış olmalı kendini evrensel toplumdan, yoksa bu hareketlerin sahibine vandal olduğun kadar aptalsın da derim, hiç çekinmem.

- Ya tabi, git sor bunları anında dalsınlar sana orda, kim misketlediye git.
- Ahaha kim misketlediye git ahahahakckdlsflkşs. İyiydi bu evet,öpüyorum alnından.

Ne oldu? Gidip gezi parkındaki eski kitaplara, afişlere, plaklara dadanıp sarı kokulu eşyaları elleyemedik! Sahaflara gitmek lazım artık, vakit bulabileceğiz de sanki, peh!

Müzik de dinliyorum tabi, Deathstars'ın yeni albümünü dinlemeyip, Rammstein'ın Pussy'sini izlemeyen kalmamıştır umarım. Eskilere dönüp Mando Diao dinlemek isterseniz de sorun olmaz yani. Ardından bir de The Darkness, ki ne güzel gruptun sen be The Darkness. Hatta => :( The Darkness.

Yahu zaten bu blogu okuyan minik kitlemin büyük çoğunluğu (okuyucu sayısının az olmasını eleştiren ve suçu kendisinde aramak yerine "aman okumayan okumasın lan" diyerek çirkefleşen yazar betimleyişi.) LastFm'de arkadaşım, açın bakın azizim, ben bakıyorum ara sıra sanatçı araklaması yapıyorum ki Cem senin sayfandan hiç bir sanatçı araklamışlığım yok bak, o ayrı konu. (vaaay okuyucuyla direkt muhabbete girmek, breh breh...) Breh breh ne lan sadfafdakkalfaş:D Çok eğlendim bir an, neyse

Saat 11 olmuş ki bence giderim okula bugün, evet. Araya 1-2 fotoğraf da sıkıştırıp kalkıyorum.
Öperim,saygı-sevgi, esen kal.





29 Eylül 2009

Leningradskoye Optiko Mechanichesckoye Obyedinenie


Lomo akımı diye birşey var malum, fotoğrafla az biraz ilgilenen herkes bilir. Yine de biraz aşinalık için bakınız: The First Photo Bender

Bir zamanlar ben henüz lisedeyken (5 yıl öncesi) lomo ile fotoğraf çekiyor olmak demek farklı bir kültüre ait olmak demek sayılıyordu. Gel gelelim ben bu lomoları abartıldığı kadar ilginç bulmamakla beraber, film banyosu zorunluluğu nedeniyle meşakkatli bulur " polaroid makineler daha iyi" derdim.

Sonuçta lomo ile çekilen fotoğrafların herhangi bir eleştirel yanı olmazdı ve bu nedenle "karmaşık sanat fikirleri olan aşmış, sorunlu sanat aşığı gençlerin" bir nevi kimlik kartı sayılırdı. Sanırım hala da öyleymiş. Derinlik, kavrayış, ışık vs vs. lomolarda önemli değildir, hatta eliniz titrerken çektiğiniz fotoğraf farklı bir sanat akımının temsilcisi sayılabilir. Zaten lomo ile çekilen fotoğrafın olayı hatalı olmasındır. Şimdinin fotoğraf programlarıyla, dslr ile çektiğini fotoğraflarınızı sanki lomo ile çekilmiş gibi gösterebilirsiniz. Ki daha ucuz ve daha pratik bir yoldur bu. (ben yapıyorum çünkü)

Fotoğrafı sanat akımlarına heba etmek ne kadar doğrudur tartışılır, gerçekten çok basit bir makineyle harikalar yaratılacağı gerçeğinin farkında olmak lazım tabi. Fotoğraf çeken adamın "fotoğraf bir sanattır evet ama kişisel bir sanattır" demesi gerekir her şeyden önce. Deklanşöre kendiniz için bastığınız gerçeğini unutup bir yerlere ait olmak isteği ile fotoğrafla ilgilenmek... Bilemiyorum, bazı şeylerin kalıplaştırılmaması lazım bence. Lomo makineleri "belli bir statüsü var yahu" deyip alan insanların olduğu gerçeği beynimi yoruyor, gerçekten.

Bu arada bende Lomo almak istemiştim 1-2 yıl önce, çünkü adam gibi bir polaroid bulamamıştım. Biraz da var olan makinelerime bir kaç tane de farklı bir şeyler eklensin isteğimle alakalıydı bu. Hocalarım bu makinelere en fazla 40 lira verilebileceğini ki bu paranın bile çok fazla olduğunu söylemişlerdi. Nedense her gittiğim yerde 80-200 arası değişiyordu fiyatlar ve Çin malı olup olmadığı da belli değildi. Duyduğuma göre (bugün konuştuğum arkadaşlarımdan öğrendiğime göre) hala aynı şekilde devam ediyor Lomo'nun olayı. Liseli gençlerin deliler gibi kapıştığı bir makine olup ayağa düştüğünü iddia eden bir Lomo aşığı arkadaşım üzülerek katıldı konuşmaya ve "herşeyin de bokunu çıkarıyorlar zaten" diyerek son noktayı koydu sanırım.

Bense hala polaroid makineleri savunuyorum, nostalji polaroid makinedir diyorum. Yeniden piyasaya sürülüp genellemelere konu olmadan alacağım bir tane.

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...