13 Temmuz 2009


En büyük hayalkırıklığımın ne olduğunu düşündüm bugün okuyucu. Akşam eve dönerken minibüsün canımdan yukarı baktım, balkonun iç demirlerine ip bağlayıp salıncak yapmış 12-13 yaşlarındaki bir kız gördüm. Önce gülümsedim sonra çok feci üzüldüm. O kız beni kahretti.

Üşengeçlikten yanımda taşımadığım fotoğraf makinem geldi aklıma ilk, ama bu nafile bir düşünceydi, düşünmek birşeylerin istediğiniz an da varolmasına yetmiyordu çünkü.

Yanımdaki bayana "sizin mutlaka kamerası olan bir telefonunuz vardır, rica etsem şu balkonda sallanan kızın fotoğrafını çekip size vereceğim adrese mail atar mısınız?" demeyi düşündüm. Tabi minibüs çoktan geçmişti kızın balkonunu. Zaten olmayacak bir düşünceydi dedim, iyi ki düşündüğümüz herşey o an gerçekleşmiyordu.

06 Temmuz 2009

Salonda spor yapan kokoş tiplere katıldım.

Tabi benim süpsüper eşofman takımlarım falan yok, tarzım değil. (tarzı değilmiş, haspam!)

Bir de üstüne para veriyorum, 2 gün spor (karmaşık böyle step bilmem ne vs.) 1 gün pilates.
Alt kat komşumuz da benimle geliyor tatile çıkmasına 3 hafta mı ne kalmış bir kaç kilo vermesi gerekiyormuş. (kiraz diyeti yapsana, akşama kadar klozette oturursun ama olsun işe yarar bir detox şekli.)

Bazen boş bir anıma denk geliyor ve;

- Mimi sende benimle gelir misin, arkadaş olursun bana.

...türündeki yaklaşımlara tav oluyorum.

- Olur gelirim 1 ay spor yaparım bende seninle.

Hadi bakiim, yolun uzun yavrucuğum.

...

Ehliyet sınavına girdim geçen gün. Çok kolaymış lan. Ehliyeti alırım yani kesin. Direksiyon dersleri de matraktı. Araba kullanmamın 2. günü transit yolda 5.vitesde gittim, gözetmenim "sen ilk kez araba kullandığına emin misin kızım?" deyip güldürdü beni. Dağa tepe tırmandım arabayla, eğimli yolmuş bozuk köy yoluymuş vs. zordu ama eğlenceliydi de. O yollardan sonra asfaltta bastım gaza, bastım gaza.

Eğitim aracımın adını da "Fıstık" koydum.

...

Bir arkadaşımla karşılıklı içeceğiz diye sakladığım bir şarap vardı (kaç ay olmuştu 9 mu ne) ellemiyordum ona hiç. Bugün açtım. Şarap yattığı yerden belli olurmuş hacı. Üstünü toz kaplasın falan sorun değil. Yatacak böyle sere serpe ahşabın içinde karanlıkta, en yavan şarap ortalama üstü olur.

1 şişe şarap = + 30dk. daha adımlamaca

...

Gelirim yine buralara, görüşürüz bence.


30 Haziran 2009

Evlenmek falan çok boş iş hacı.

Gerçekten bak, ayrıca çok da terbiyesizce sayılabilecek bir eylem bu.

Kız istemek mesela; kızın babasına "kızınızla yasal olarak sevişmek için izninizi istiyorum" demekten başka nedir ki?

Bi de adama çikolata ve çiçek götürüp gözünü boyuyorsun. Yuh diyorum sana yuh!

Bir sürü para dökülür, oraya buraya saçılır, tüketim çılgını olur aileler. Anne-baba bir de yatak odası alır kıza.

Sevişmek kadar doğal bir eylem yok. Anlıyorum da bu işi bu kadar kasmanın manası ne onu çözebilmiş değilim. Ki evlenmek yine de kabul edilebilir bir şey ama bu ev almak eşya almak, almak, almak, almak... Kafamın almadığı şey bu.

Yeni evlenen çiftler 1-2 ay sonra borçları yüzünden kavga edip ayrılmıyor mu? Ben mi yalnış değerlendirmeleri okuyorum yoksa bu aile planlamacıları sallıyorlar mı bir taraflarından.

Birini sevmiş ve evlenmek istemişsin (ki neden istenir bu? ömrümü seninle geçireceğim sana bağlı kalacağım seni ne kadar sevdiğimi anla demek içinse eğer gerçekten romatik bir olay kabul ederim.) peki yepyeni bir ev, eşyalar, banka kasasında saklanacak altın, incik boncuk vs neden. 100-150 kişilik davetler falan.

- Mimi?
- Efenim canım.
- Sen bunları anlayamazsın hayatım, o duygusal doyumsuzluk içindeki insanların anlayabileceği birşey.
- İltifat mı bu?
- Evet.
- Ehehe.

Biriyle aynı yaşamı tüketmek için ihtiyacın olan tek şey hoşgörülü olmak ve sevgini sakınmamaktır. Gerisi boş. İmza atıp, akşam yemeği falan da yersin ailelerle, çok istersen.





29 Haziran 2009

Hayatınızda istisna olmuş, size birşeyler katmış olan birilerinin öldüğü yaşta olmak garip.

Kanınıza kattığınız herkes sonsuzluk ve bir gün daha yaşayabilse...

Ve zaman kavga etmek istediğim tek gerçeklik.

15 Haziran 2009

Geceden korku. Gece olmamasından korku.

Ruhsal bir savaşımda, kendinin olanla dışarıdan geleni birbirinden ayırma saçmalığı (çok ağır bir söz).

Mutlak olana göre bütün bilim, bir yöntembilimdir. Öyleyse, su götürmez biçimde yöntembilimsel olandan korkmaya gerek yok. İşe yaramaz bir kabuk; ama Bir Olan’ın dışında bütün öbür şeylerden fazla bir şey değil.

Hepimiz bir savaş sürdürüyoruz. (Eğer, temel sorunun saldırısına uğrarasam, silahlarımı almak için arkama döner, ama silahların hangisini seçeceğime karar veremem, ve hatta seçebilsem bile, bana ait olmayan silahları seçmeye yazgılıyım, çünkü hepimizin silah deposu aynı.) Sadece kendime ait bir savaşı sürdüremem; eğer bir kere özgür olduğuma inanırsam, eğer bir kere çevremde hiç kimseyi göremesem, çok geçmeden bunun, benim o kadar çabuk kavrayamadığım ya da hiç anlayamadığım, genel durumun bir sonucu olarak üzerimdeki görevi üstlenmek zorunda kaldığım ortaya çıkıyor. Bu, hiç kuşkusuz, savaşta öncü ve artçı süvarilerin, pusuya yatarak ateş edenlerin, savaşın tüm alışkanlık ve anormalliklerinin olduğu gerçeğini dışlamaz, ama hiç kimsenin bağımsız savaş sürdüremeyeceği gerçeğini ortaya koyar.

Kendini beğenmişliğin aşağılanması mı? Evet, ama aynı zamanda gerekli, ve hakikatle uyum içinde bir yüreklendiriş.

Doğru yoldan sapıyorum.

Kendini beğenmişlik ve kibir patlamarından sonra her zaman derin bir nefes alın. Der Jude’daki hikayeyi okurken alınan haz? kafesindeki sincap gibi. Devinimin neşesi. Darlıktaki umutsuzluk, direnmenin çılgınlığı, dışardaki huzur karşısında duyulan perişanlık duygusu. Bütün bunlar gerek aynı anda , gerekse art arda, o son anın kepazeliğinde yine bir arada olacak.

Bir ışık huzmesi kadar mutluluk.

İnsanın evreni kendince kavrayışının izlediği yol ve bu yolun ayrıntılarını hatırlamakta belleğinin zayıflığı kötüye işarettir. Bir bütünün yalnızca parçaları. Nasıl oluyor da böylesine büyük bir ödeve el atabiliyorsun, hatta varlığını düşünebiliyorsun, hatta bu düş için yalvarabiliyorsun, yalvarma sözcüğünün harflerini öğrenmeye cesaret edebiliyorsun, karar anı geldiğinde, kendi bütünlüğünü atılacak bir taş gibi, ya da öldürecek bir bıçak gibi kendi avcunun içinde toplayamamışken?

Öte yandan: Sıkılıp yumruk haline getirilmeden önce insanın ellerinin içine tükürmesine de gerek yoktur.

Avuntu vermeyen bir şey düşünmek mümkün mü? Ya da daha doğrusu, avuntudan eser taşımayan bir şey? Bilmenin kendisinin avuntu olması çıkar yol olarak görülebilirdi. Yani insan pekala şöyle düşünebilir: Kendini kandırıp bir kenara koymalısın, ama yine de bu bilgiyi yanlışlamadan, onu artık biliyor olmanın bilinciyle, bir insan kendini koruyabilir. Bu gerçekten de bir kimsenin kendi saçlarından tutup kendini bataklıktan çekip çıkarması demektir. Fiziksel dünyada saçma olan bir şey, ruhsal dünyada mümkündür. Orada yer çekimi kanunu yoktur (Melekeler uçamaz, yerçekimi kanununun üstesinden gelmek zorunda değildirler, sadece, bundan daha iyisini düşünemeyecek olan maddi dünyada yaşayan bizlere öyle görünür), kuşkusuz bu bizim algılama gücümüzün ötesindedir, ya da ancak çok yüksek bir düzeye varınca akla uygun bir şeydir: Diyelim odama ilişkin kendi bilgimle karşılaştırıldığında kendi öz-bilgim nasıl da dokunaklı bir yetersizlik içindedir.

Niçin?

Dış dünya gibi, iç dünyayı gözlemlemek diye bir şey yoktur. En azından tanımlayıcı psikoloji, bir bütün olarak ele alındığında, antropomorfizmin bir biçimden, kendi sınırlarımızdan çöplenmekten başka başka bir şey derğil. İç dünya sadece yaşanabilir, tanımlanamaz. Psikoloji, maddi dünyanın tanrısal düzlemdeki yansımasının anlatımı, daha doğrusu, kendi maddi doğamızın içinde sırılsıklam olan bizlerin tasarladığı bir yansımadır. Anlatımıdır, çünkü gerçekte yansıma yoktur, ne yana dönersek dönelim gördüğümüz sadece dünyadır.

Psikoloji sabırsızlıktır.

Don Quijote’un şanssızlığı da hayal gücü değil, Sancho Panza’dır.

13 Haziran 2009

ve biraz müzik...


Müzik konusunda tüketici biriyim.

Bir kaç parçaya takılıp kalırım ve aylarca onları dinlerim. Beni bilen bir kaç iyi arkadaşım ve yarenim uyarıda bulunurlar bu kadar çabuk tüketme bu güzelim parçaları diye. Ama sabah kalktığında gözlüklerinden önce müzikçalarına uzanan biriyim.

Gün 24 saat ve bunun 18 saati kulağımda müzik ile yaşıyorum. Derslerde tek kulaklık kulağımda olur ya Mahler çalar ya Johannsson ya da Explosions In The Sky. Bir albümü 6-7 kere baştan sona dinleyebilen biriyim ki daha azı kurtarmamıştır hiç. Bu hastalık gibi birşey sanırım. Hani sigaraya alışmış birinin gün içinde maddeye duyduğu ihtiyaç ile eş değer benimkisi. Sabah Tiersen ile uyanıp Prodigy ile akşam etmek ve günü Louis Garrel ile bitirmek...

İnasanın gerçeklikten kopmasına neden oluyor tabi ki bu. Sürekli bir film içinde ya da parçada anlatılan hikayeye yamanmış bir karakter olarak yaşamak demek bu. Etrafında olanları istediğin gibi görmek ve algılamak. Yolda yürürken veya kendine bir bardak çay daha doldurmak için mutfağa giderken karşısına Andrew Bird çıkacakmış sanabiliyor insan. Minibüs beklerken arkasındaki bankaya bir göz atıp, kulağında Paul Oakenfold, "aslında banka soymak kolay ki lan" diye düşünebiliyor. Sonra kendine gülüyor falan :D

Dinlediğiniz parçaların etkisinde kalmak çok kolay hele bir de süper müzikler yapan sanatçılar varken. Hal böyle olunca sizde hayatınızın soundtrackleri eşiliğinde yaşamın içinde Audrey Hepburn edasıyla salınırsınız, benim gibi.

Bu da kısa günün kârı; Les Chansons D'Amour romantik komedi - dram müzikalinden (ki izleyin farklı ve sıcak bir hikayedir.)

Louis Garrel & Ludivine Sagnier - De bonnes raisons ve Inventaire

Her Şey Yerli Yerinde

Babam öldü. (şekere bağlı kalp yetmezliği -covid nedenli- babam şeker gibi adamdı zaten) Yeğenim doğdu. (kendime teyze diyorum, hiç zorlanma...